Âlem-i İslâm Yazıları, Taha Kılınç’ın kaleme aldığı makalelerden derlenmiştir. Bu çerçevede, arşivde bulunan 600’den fazla yazı titizlikle taranmış, kitaplaşmasında fayda görülenler ilgili başlıkların altında bir araya getirilmiştir. Yazıların sıralamasında kronoloji gözetilmeyerek, anlatımın ahengine uygun bir bütünlük yakalanmaya çalışılmıştır. Üslup ve ifadeye ise müdahale edilmemiştir.

Uzun yıllardır, her boyutuyla İslâm coğrafyasına odaklanan Taha Kılınç, bir yandan konuyla ilgili kitap ve makaleler yazarken, diğer yandan seyahatlerini de yoğun biçimde sürdürmektedir. Bu yöntem sayesinde teorik bilgiyle sahada akmakta olan pratik hayatı buluşturmaya çabalayan Kılınç, çalışmalarının temel hedefini “Sınırlarımızın ötesinde yaşananları, meraklı ve ilgili bakışların dikkatine sunmak” olarak tarif etmektedir.

Âlem-i İslâm Yazıları’nın, Türkiye’de İslâm dünyasının daha yakından ve dolaysız biçimde tanınması yolunda mütevazı bir rehber olmasını dileriz.

Peygamberimiz Hz. Muhammed'in (sallallahualeyhivesellem) hayatını kitaplardan okudun, büyüklerden dinledin.
Mekke, Habeşistan, Kudüs, Medine, Yemen, Hayber, Bedir, Uhud, Mûte, Tebük, Hudeybiye...
Birçok yer ismi duydun. Bu yerlerin nerede olduğunu merak ettin.

Melih abi bunu farketti. Merve Safa abla hazırladı ve yazdı. Ayşenur abla çizdi. Senin için efsane bir atlas hazırladık.

Efendimizin yaşadığı yıllara Asr-ı Saadet deriz. Asr-ı Saadet mutluluk zamanı demektir.
Umudumuz odur ki bu atlas elinden düşmesin.

Efendimizin hayatını okudukça dönüp dönüp bu kitaba bakasın.

Geçmiş iyileşirse gelecek de iyileşir...

“Dedesi koruk yer torununun dişi kamaşır” diye bir atasözü vardır. Anne babaların hatırlamadığı sırlar bile, çocukları hasta eder. Hepimiz bir zaman tünelinde seyahat ediyoruz, üstelik dededen toruna hiçbir şey kaybolmuyor bu tünelde.

Zaman su gibi akıp geçiyor, yıllar yılları kovalıyor sanıyoruz ama çoğu hiç geçmiyor ve içindeki anılarla yerinde öylece duruyor. Hatırlamadıkların bile hem seni hem çocuğunu hasta etmeye devam ediyor.

Oysa hepsini iyileştirmek mümkün...

Geçmişin karanlık tüneline girmeye cesaret edersen, hem çocuğunun fiziksel hastalıklarını hem de kendi çocukluğunu ve hastalıklarını iyileştirebilirsin. Sen çocukluğuna bir adım attığında çocukluğun da sana on adım atacaktır, çünkü sırlar her zaman ortaya çıkmak ister. Senin “hastalık” sandığın deneyim, aslında çocukluğunun anlaşılmamış bir mesajıdır. Bu kitap geçmişle yüzleşmek için değil anlamak ve iyileştirmek için yazıldı.

“Sadece beş ülkenin bütün dünyanın kaderini etkileyecek konularda
karar vermesi ne ahlaki ne adildir. Dünya beş ülkeden büyüktür.”


“Adil ve daha sürdürülebilir bir küresel barışın temini için çok kültürlülüğü ve çok kutupluluğu yansıtan bir BM’ye ihtiyaç vardır. Dünya ne tek kutuplu ne de iki kutupludur, ne hâkim bir kültürün ne de birkaç imtiyaz sahibi aktörün kültürel hegemonyası altındadır. Çok kutuplu, çok merkezli, çok kültürlü, daha kapsayıcı ve adil bir dünya inşa etmek mümkündür. Böylesi bir dünya için ilk adres BM’dir. Barışın, istikrarın, adaletin ve etkin küresel yönetişimin yolu, BM’nin reforma tabi tutulmasından geçmektedir. BM reformu ve özellikle Güvenlik Konseyi’nin yapısının yeniden oluşturulması, elbette tüm dünya ülkelerinin uzlaşmasıyla hayata geçecektir.

Biz Türkiye olarak, bu çerçevedeki teklifimizi uzun zamandır ifade ediyor ve tüm ülkelerin tartışmasına açıyoruz. çözüm önerimiz ise ‘Dünya beşten büyüktür’ ifadesinde kendini bulan, BM Güvenlik Konseyi’nin yapısının değiştirilmesini merkeze alan bir perspektifin hâkim kılınmasıdır. Konsey’in kıtaları, inançları, kökenleri ve kültürleri mümkün olan en adil şekilde temsil edecek bir yapıya kavuşturulacak şekilde yeniden yapılandırılması çözüm ve küresel barışın tesisi için devrimsel bir adım olacaktır.”

Recep Tayyip Erdoğan

Edith Nesbit, hayatın tüm zorluklarına göğüs gererken çevrelerini de dönüştüren üç kardeşin hikâyesini anlatıyor Demiryolu Çocukları’nda. Edith Nesbit

Londra’da mutlu bir hayat sürdüren Roberta, Peter ve Phyllis’in hayatı, babalarının bir gün evden ayrılmak zorunda kalmasıyla altüst olur. Anneleriyle birlikte başka bir kasabaya taşınmak zorunda kalan kardeşler, zorluklardan yılmayıp burada kendilerine olağanüstü güzelliklerle dolu bir dünya kurmayı başarır. Bir yanda yoksulluk ve hastalıklar vardır ama iyiliğin, dayanışmanın getireceği mutluluk ağır basar hep.

Bir demiryolunun kenarındaki sakin hayatlarını bir sürü arkadaş edinip renklendiren bu kardeşlere siz de yoldaşlık etmek istemez misiniz?

Türklerin Kökeni, Yönetimi ve Çin ile İlişkileri
“İslâm öncesi Türk tarihi sadece Orta Asya’da değil Kafkaslar ve Karadeniz’in kuzeyinde, hatta Macaristan ovalarına uzanan geniş sahada var olmuştur. Türk kökenli halklar tarih öncesi olarak adlan­dırılan dönemlerden 11. yüzyıla kadar, bugünkü Moğolistan’ın doğusundaki Kerulen Irmağı’ndan Tuna boylarına kadar doğu ve batı yönünde hareket etmişlerdir. Avrasya Türk Tarihi araştırmaları sonsuz derinlikte ve genişlikte bir denizde ilerlemeye benzer.”
Ahmet Taşağıl

Türklerin kökeni nedir?
Türklerin nasıl bir yönetim şekilleri vardı?
Çin ile ilişkileri nasıl gelişmiş, her zaman düşman mı olmuşlardır?
Çin’in başkentinde idam edilen 54 Türk beyi kimdir?
Türkler Çin topraklarına nasıl akın yapıyorlardı?
Doğu Gök Türk Devleti hükümdarı Shih-pi Çin’i nasıl kuşattı?
Ergenekon nerededir ve Türk tarihindeki yeri nedir?
Göktürkler kimdir ve sonraki Türk devletlerini nasıl etkilemişlerdir?
Kül Tegin Türk tarihine nasıl damga vurmuştur?
İpek Yolu nasıl doğmuştur?
Özkent, Turfan ve daha nice Türk şehrinin özellikleri nelerdir?
15. ve 16. yüzyılda Türk dünyası nasıl bir manzara teşkil etmektedir?

1981 yılında henüz 17 yaşında bir üniversite öğrencisiyken Avrasya Türk tarihinin siyasi, sosyo-kültürel, tarihi coğrafyası üzerine araştırmalar yapmaya başlayan duayen tarihçi Ahmet Taşağıl’ın kaleme aldığı Eski Türk Tarihi kitabıyla Orta Asya’dan Tuna’ya kadar Türklerin izlerini takip edeceksiniz.

Burası, kimsenin ötelenmediği, hiçbir duygunun kapı dışarı edilmediği bir yer. Sen, evet bu kapının eşiğinde bekleyen sen, içeri girmeye hazır mısın?

Hassas Kalpler Şehri’nin kapıları bir gün, hiç beklenmedik bir anda açılır. Bu şehirde herkes, içinden geldiği gibi davranabilir. Birini seviyorsa eğer, bunu bağıra çağıra söyleyebilir ya da usulca özür dileyebilir. Canı nasıl isterse! Çünkü burası, kimsenin ötelenmediği, hiçbir duygunun kapı dışarı edilmediği bir yer. Sen, evet bu kapının eşiğinde bekleyen sen, içeri girmeye hazır mısın?

Funda Uçuk Er, Adana’da düğün vesilesiyle yolları kesişen üç çocuğun macera dolu
hikâyesini, içindeki ışığı takip ederek dünyanın bütün seslerini duyabilenler için anlatıyor

“… Ben hâlâ, ölmeyi bile becerememiş utanmaz, aptal bir hayaletten, ‘yaşayan bir cesetten’ başka bir şey değildim.”

Yirminci yüzyıl Japon edebiyatının önde gelen yazarlarından, sıradışı hayatıyla da meşhur Osamu Dazai, intiharından hemen önce tamamladığı, Japonya’nın en çok okunan romanlarından İnsanlığımı Yitirirken’de topluma dahil olmayı beceremeyen, her şeyi eline yüzüne bulaştıran, çevresindeki herkesi hayal kırıklığına uğratmaya mahkûm bir ötekinin acıklı hikâyesini anlatıyor.

Dazai’nin yaşamıyla çokça paralellik taşıyan romanda, kendini çocukluğundan beri bir başarısızlık abidesi olarak gören, aristokrat bir ailenin oğlu Oba Yozo hem evde hem de okulda büründüğü “soytarı” rolüyle var olmaya çalışır. Bir itiraf niteliğindeki üç bölümden oluşan hatıratında alkolizmle, geyşalarla, sonuçsuz kalan intiharlarla dolu, “utanç” yüklü yaşamının günahını çıkarır.

Kalbimiz niçin bu kadar çabuk kırılıyor?
Duyduğumuz acılar aslında neyin işareti ve nasıl yorumlanmalı?
Kalbimizin hassas ve savunmasız yaratılmış olması arınma yolculuğumuzun bir parçası olabilir mi?
Her an mutlu olmak gerçekçi bir beklenti değilse acı ve ıstıraba bakışımız nasıl olduğunda içimizdeki boşluk hissi anlamla dolar?

Dünya çapında konferansları milyonlar tarafından takip edilen Yasmin Mogahed, İyileştir Kalbini adlı yeni kitabında bizi kalbimizle yüzleştirip ruhumuza doğru bir yolculuğa çıkarıyor ve içimizde hissettiğimiz boşluğun nedenleri üzerinde duruyor.

İnsanı üzen, boşluğa düşüren asıl nedenin, hayatımızın ve kalbimizin merkezine Allah’ın sevgisini yerleştirmememiz olduğunu anlatan Mogahed, önceliklerimizi yaradılış gerçeğimize uygun hale getirdiğimizde açılacak yolları, içinden geçtiğimiz imtihanlardan selim bir kalple çıkabilmemiz için hatırda tutmamız gerekenleri paylaşıyor.

Duygusal ve ruhsal iyilik için bir rehber niteliğinde olan İyileştir Kalbini, içimizdeki boşluk hissini dolduracak kaynakları, insanlık için apaçık bir rehber olan Kur’an ayetlerinden ve Peygamberimizin hayatından örneklerle sunuyor.

Merhaba arkadaşlar ben Şakir! Herkesin bildiği nam-ı diğer Kral Şakir!

Aslında ailem ve ben normal günler yaşamaya çalışıyoruz ama garip olaylar peşimizi bırakmıyor. Her zaman olmadık durumlara girip birazcık şans, birazcık zekâ ve çokça takım ruhuyla, sonu güzel biten eğlenceli hikâyelere koşuyoruz.

Yüzümde aniden beliren sivilce, Fil Necati Ağabey ’in yeni oyuncağı, Kumpir ’in kaybolan özgüveni daha bir sürü süper macera yeni kitabınızın sayfalarının arasında sizi bekliyor.

Hazırsanız kemerlerinizi bağlayın, sıkı tutunun ve maceraya hazır olun.

Ushuaia, Arjantin’in Tierra Del Fiego – Ateş Toprakları eyaletinin başkentidir. Dünyanın sonundaki şehirdir. Ushuaia’nın güneyinde sadece askerî üslerde insan varlığı bulunur. Antarktika’ya yakınlığı nedeniyle iklimi bir hayli serttir. 2013 sayımına göre nüfusu 60 bin olan Ushuaia’da bugün 70 bin kişinin yaşadığı tahmin edilmektedir. Son yıllarda turizmin gözde yerlerinden biri haline gelen şehirde, Dünyanın Sonu Müzesi, Dünyanın Sonu Deniz Feneri, Dünyanın Sonu Postanesi ve Dünyanın Sonu adını taşıyan pek çok otel, motel, restoran, kafe gibi çeşitli işletmeler bulunur. Antarktika yolculuklarının çıkış noktasıdır. Ushuaia’da isteyenlerin pasaportlarına “Fin Del Mundo – Dünyanın Sonu” damgası vurulur. Kimi turistler buna beş peso kimileri de on beş dolar ödediklerini söylerler. İkisi de doğrudur, damganın gerçek fiyatı belirsizdir.

Dünya bir şaka olmalıdır ayrıca.

Ayfer Tunç, okurlarını taşranın karanlığından alıp dünyanın bir ucuna götürüyor. Şimdilik daha ötesi yok.

Kuru Kız, tüm zamanların mağdurları üzerine, yenilikçi, ezber bozan bir roman.

Avukat Ergün Kazanır’ın, kocasından boşanmak isteyen danışanıyla imtihanı… Üstelik uğraşması gereken tek sorun bu da değil.

Hamile eşine destek olabilmeyi kendine görev edinen Ergün Kazanır, mesleğini de ihmal etmez. Yeni çocuk yeni masraflar demektir ne de olsa. Çok çalışmalıdır Ergün Kazanır, çok.

Kaderini değiştirecek davayı beklerken karşısına Kader’in boşanma davası çıkar. Ergün Kazanır, aklıselim davranıp kocasını onu aldatmakla suçlayan yeni anne Kader’i boşanma kararından vazgeçirmeyi başarır.

Ama bu hamlesi pişmanlık duyacağı olaylar zincirinin ilk halkası olacaktır. Lohusa şerbeti ile ekilen şüphe tohumları akşamları eve geç gelmelerle yeşerecek ve Avukat Ergün’ün evliliğini de içine alarak büyüyecek… Ergün’ün eski eşi Nurcan’ı da unutmamak gerek. Acaba yolları nasıl kesişecek?

Ergün Kazanır, polisiye öğelerle bezenmiş Lohusa Şerbeti’nde okuru hem güldürüyor hem de heyecanlı bir yolculuğa çıkarıyor.

Hiçbir yerinde tek bir güzellik pırıltısı yoktu. “Tıpkı yaşamım gibi,” diye düşündü Valancy kasvetle. Ani karamsarlığı geçmişti. Gerçekleri boyun eğerek kabullendi her zaman yaptığı gibi. Hayatın hiç dokunmadan yanından geçip gittiği insanlardan biriydi o. Bu gerçeği değiştirecek hiçbir şey yoktu.

Valancy Stirling yirmi dokuz yaşındadır, hiç evlenmemiştir ve tüm hayatı boyunca dırdırcı annesi ve dedikoducu geniş ailesiyle birlikte yaşamıştır. İçinde bulunduğu sıkıcı koşullardan, zihninde yarattığı Mavi Şato ile ilgili hayallere dalarak ve doğanın muhteşem güzelliği hakkında yazan en sevdiği yazar John Foster'ın kitaplarına sığınarak uzaklaşır. Ancak Valancy'ye ölümcül bir kalp rahatsızlığı teşhisi konulduğunda bunu ailesinden gizler ve aynı zamanda hayatında hiç mutlu olmadığını fark eder, böylece ailesinin ona her zaman dayattığı renksiz hayata isyan eder.

Mavi Şato bağımsızlığın ve gerçek mutluluğa giden yolda kendi benliğine sahip çıkmanın simgesi âdeta. Ona sürekli zorbalık eden, onu küçümseyen ve hor gören bir aileye sahip genç bir kadının en gizli hayallerinin bile ötesindeki aşk ve maceralarla dolu şaşırtıcı yeni bir dünyayı keşfedişinin hikâyesi.
L. M. Montgomery sürükleyici, ilgi çekici ve canlı bir anlatımla hayatı keşfetmeye ve yaşamaya dair ipuçları veriyor bizlere.

“Bir gün dönüp yazdıklarımı okudum. Düşünce derinliği şekline bürünen bir sürü ıvır zıvır saçmalık. ‘En azından bunun farkındasın,’ dedim kendime. Bir süre ara verdim yazmaya. Saksıya menekşe ektim, her gün suladım, bir akşam geldim soğuktan donmuş. Olabilir. Her şey olabilir.

Mutluluğun tek numarasının insana kötü bir geçmişi unutma gücü vermek olduğunu bilen insanlar... Utanç ve korku denen kayalar arasında ezilen insanlar... Sevmeyecekse bütün gücüyle nefret eden insanlar... Ezilmiş onurlarıyla sağa sola saldırmaya hazır insanlar... Ancak benzer nedenlerle kafayı yemiş insanların saçmalamasıyla inilebilecek derinliklere inen insanlar... Hiç kimsenin üşümediği ülkeyi arayan insanlar...

Emrah Serbes, Memnun Kalırsın’da çürüme hikâyeleri ve çürümenin içinden insan hikâyeleri anlatıyor. Gadrin ve hüznün içine sarılı bir şefkatle...

Olağandışına adım atan kitabın “Olağan hikâyeler” bölümü ise, Serbes’in yazı serüveninde değişik bir fasıl açıyor. Bir adamın yavaş yavaş mavi oluverdiği, son istasyonda veya olmayan bir peronda gerçekliğin değiştiği, fantastiğin, bilimkurgunun eşiğinden atlayan hikâyeler var bu bölümde.

Günümüzde tüketim kültürünün etkisiyle kişisel çıkarlar öncelik kazandıkça “ben” olgusu daha ön planda tutulmaya, dolayısıyla da bireyin kendisine olan hayranlığı artmaya başladı. Diğer taraftan bireyselleşmenin kimlik korumada önemli olduğu varsayımının sürekli körüklenmesiyle sosyal destek ve kolektif bilinç anlayışı giderek zayıflamaya başladı.

Bu durum; toplumları, aynı mekânda tek başlarına var olmaları gerektiğine inandırılan bireylerden oluşan kitlelere dönüştürdü. “Toplum” bilincinin yerini yoğun bir şekilde “ben’’ bilinci, “bireysellik” anlayışının yerini ise “bencillik” almaya başladı. Hâkim kültürün geleneksel ahlâk anlayışının, yerini yaşamı zevkten ibaret gören bir zihniyete bırakmış olması da narsistik kişilik bozukluğunun tetikleyici unsuru oldu.

Bu çalışma, çağın bir kişilik bozukluğu sorunu olan narsisizmin ele alındığı; narsist kişilik özellikleri, bağımlılık, narsistlerle iletişim gibi konular bağlamında “Bir narsisti nasıl tanıyabilirim?”, “Narsist değişir mi?”, “Kendimi bir narsistten nasıl koruyabilirim?” gibi temel sorulara cevap arayan bir başucu kitabı olarak hazırlanmıştır.

Bu kitapla sizinle NeuroFormat uygulamalarının 2023 yılında geldiği noktayı paylaşıyorum. Zira uygulama eski kitaplarımdan çok değişti ve daha gelişti.

Beni tanırsınız, tevazuyu severim ama iddialı bir şey söyleyeceğim: NeuroFormat’ın bugün geldiğimiz noktada tüm dünyada travma çözmek konusundaki en etkili, en hızlı, kapsam derinliği en geniş yöntem olduğunu söyleyebilirim.

Sizi temin ederim, bu kitapta anlattığım analiz şeklini ve yöntemi gerçek anlamda kavramayı başarırsanız, tüm travmalarınızı çok daha derin ve eksiksiz biçimde çözebileceksiniz. Böylece pek çok sağlık sorununu geride bırakacaksınız.

Sadece travmalarını temizlemek isteyenler için değil, dünyadaki travma üzerine çalışan bütün uzmanlar için de çok etkili bir yol haritası veriyorum bu kitapta. Naçizane, travma felsefesi üzerine bilimsel literatüre geçmesi gerektiğini düşündüğüm bir sistem oluştuğunu söylemek isterim.

Ve itiraf edeyim bu kitabı yazmayı düşünmüyordum… Zira tekniği uygulamalı olarak görmeden bir kitapta anlatmanın çok da kolay olmadığını düşündüm hep. Evet, hâlâ hiçbir kitap uygulamalı seminerlerimin yerini tutamaz. Ama bu kitapla gerçekten yeni sistemi olabildiğince paylaşmaya çalıştım.

Beni “tamam, pes ediyorum, yazacağım” noktasına getiren şey, yaşadığımız yıkıcı deprem oldu. Sadece depremi bizzat yaşayanlar değil ülkece bir travma geçirdik. Ve tam da şimdi NeuroFormat yöntemine ihtiyaç duyan yüz binlerce kişi olduğunu biliyorum. Aslında bu ihtiyaç beni yazmaya, kendi kuralımı bozmaya itti diyebilirim.

Umarım kitabım hepinize, hepimize şifa olur…

İnsanın asıl sırrı kendi kalbinin içinde beklemektedir...
Kalbinizdeki sırrı unutturmak isteseler de...
Aslında yolunu bildiğiniz bir sırgâhınız var...
Birbirinize gülümsediğiniz, kelimeleri hiç
incitmediğiniz ve incinmediğiniz şefkatli,
hikmetli, aşkın bir iklimin yurdu...
Hayati Sır, bu hakîkatli iklimden sesleniyor...
Sükûnetle... Âgâh olalım, kendimizi
‘an’layalım diye... Özün özüne, ‘söz’ün
yurduna çağırıyor...
‘Söz’ün yurduna vardığınızda, siz de çağırın
sevdiklerinizi, çocukları, kuşları...
Yazının mümbit bahçesinde buluşun,
birlikte ‘oku’yun bu sözleri... ‘Söz’ verin...
‘Söz’ünüzü hatırlatın birbirinize...
Aşk’a ait olduğunuzu hatırlayın...

Modern Türk tarihçiliğinin popüler konularının başında gelen ve fazlasıyla yazılıp çizilen Sultan II. Abdülhamid hakkında yeni bir kitaba ne gerek vardı, diye düşünebilirsiniz.

Fakat Sultan II. Abdülhamid: Arafta Bir Hünkâr’ı okuduğunuzda ne kadar farklı olduğunu göreceksiniz. Sultan II. Abdülhamid ve dönemi hakkında makro ve mikro düzeyde yeni bilgileri ve yorumları fark edeceksiniz. Kişisel özellikleri üzerinden veliahtlığının ve hükümdarlığının bütün olarak ele alındığını; hükümdarlığı ile dönemi izah edilirken psikolojik ve sosyal psikolojik değerlendirmeleri okuyacaksınız.

Çocukluğu ve gençliği nasıl geçti?
Genç yaştaki annesinin ve babasının veremden, ilk çoğunun da yanarak vefat etmesi onu nasıl etkiledi?
Hangi kişisel özelliklere sahipti, bunlar hükümdarlığını ve dönemini nasıl belirledi?
Günlük hayatı nasıldı?
Veliahdlığı sürecinde hükümetle ve İngilizlerle hangi görüşmeleri yürüttü?
İç siyasette Abdülhamidî yönetim ile Jön Türkler arasındaki mücadelenin maliyeti ne oldu?
Etkili bir istihbarat teşkilatı kurabilmiş ve Panislamcı dış-iç siyaset takip edebilmiş miydi?
Dış siyasette İngiliz geleneğinden Alman geleneğine neden geçti?
Eğitim ve kültürel modernleşme yoluyla modern toplumsal dönüşümü nasıl etkiledi?

Dönemin uzmanı Prof. Dr. Necmettin Alkan, Sultan II. Abdülhamid’in hayatını doğumundan ölümüne kadar ele almakla kalmıyor, kişiliğine dair analizler de yapıyor. Kitapta Abdülhamidî dönemi oluşturan şartlar göz önüne seriliyor. II. Abdülhamid’in tahta çıktığı sıralarda Osmanlı Devleti’nin siyasî, askerî, iktisadî ve diplomatik durumu genel hatlarıyla tespit ediliyor. Sultan Hamid’in çocukluğu, gençliği ve kişiliği anlatılarak hükümdarlığını nasıl etkilediği tartışılıyor. Psikolojik analizlerin de bulunduğu Sultan II. Abdülhamid biyografisinde âdeta Osmanlı’nın panoraması da çiziliyor.

Prof. Dr. Necmettin Alkan, Sultan II. Abdülhamid: Arafta Bir Hünkâr adlı kitabıyla spekülatif tartışmalara ve abartılı yaklaşım­lara girmeden; günlük siyasî endişelerden ve kavgalardan uzak bir Sultan II. Abdülhamid biyografisini sizler için kaleme aldı.

Hayatı boyunca baskülden korkmamış, bir an bile kilosundan rahatsızlık duymamış şanslı azınlık dışında çoğumuz, en az bir kez diyet denemesinde bulunmuşuzdur. Ve yine çoğunlukla, bir süre sonra gelen kilo gideni aratmıştır.

Fransız doktor Pierre Dukan’ın 40 yıldan uzun süredir üzerinde çalıştığı, hem hastalarını, hem de tıp dünyasını şaşkınlığa uğratan, insanların “hayatını değiştiren” diyeti, sayısız mucize yarattı. Dukan Diyeti’nin Türkiye “şampiyonları” Dr. Pierre Dukan’ın bu ilk kez Türkçe yayınlanan kitabında, hâlâ istediği bedene ulaşmak için bir yol bulamayanlara gerçek bir umut olmayı amaçlıyor.

Dukan Diyeti’yle sağlıklı beslenerek, istediğiniz kadar yemek yiyerek kilo vermek ve bir daha hiç geri almamak “kolay”. Dukan mucizesini gerçeğe dönüştürerek hayatını değiştiren ve kendi mucizesini yaratanların sesi, hayatınızın kararını vermenizi sağlayacak. Hadi! Kaybederek kazanın.

İnsanlığın binlerce yıllık birikimine ve tecrübesine rağmen insan bugün ölçüsüzlüğü ve değer aşınmasını en yoğun haliyle yaşamaktadır: Sefalete, yoksulluğa, savaşlara, çocuk istismarlarına, kadın cinayetlerine hülasa haklının/masumun güçlü tarafından, yasanın kanun tarafından ele geçirilişine; en yücelere çıkarılan insanın en aşağılara düşüşüne tanık oluyoruz.

Onca birikimiyle ve tarihe tanıklığıyla insan bütün bu olup bitene nasıl müdahale edebilir? İnsan, tarihin önümüze getirip koyduğu sonuçlara maruz kalmanın ötesine geçip sebeplere etki eden bir özneye nasıl dönüşebilir? Çözülmüş/tükenmiş insanlara nasıl hayat iksiri olabilir?

Herkesin tanıdığı ama hiç kimsenin anlamadığı insanı yeni bir dünyanın kurucusu olarak yeniden nasıl konumlandırabiliriz?

Bu kitap, yeni bir yaşam için çaba sarf eden hakikat uğrunda varoluş sancısı çeken insanlara odaklanıyor.

“"Yaşamak istiyorum. Hayatı yazmak, okumak, hissetmek; yaşamak istiyorum. Göz açıp kapayıncaya dek geçen ömrümüz süresince hissedilebilecek her şeyi hissetmek istiyorum. Depresyondan nefret ediyorum. Ondan korkuyorum. Hatta düşündükçe dehşete düşüyorum. Ama diğer yandan beni ben yapan şey de o. Ve eğer –benim için– yaşamı hissetmenin bedeli buysa, ödemeye değer."

Yaşama Tutunmak İçin Nedenler, dünyadaki vaktimizi en iyi şekilde geçirebilmek hakkında. Matt Haig yirmi dört yaşındayken kelimenin gerçek anlamıyla uçurumun kenarındaydı ve atlamak üzereydi. Bu kitap onun neden atlamadığının, nasıl iyileştiğinin, anksiyete ve depresyonla yaşamayı nasıl öğrendiğinin hikâyesi. Aynı zamanda, nasıl daha iyi yaşanır, daha iyi sevilir, daha iyi okunur ve daha fazlası hissedilir gibi sorulara dair iyimser ve cesaretlendirici bir keşif yolculuğu.

Haig’in zihninden geçenleri okudukça kendimizi daha iyi görüyor, içimizdeki dehlizlere inmeye daha kolay cesaret ediyoruz. Yaşama Tutunmak İçin Nedenler, iyi hissetmenin mümkün olmadığını düşündüğümüzde, halimizden dolayı suçluluk duymadan, yaşama bir ucundan tutunabilmek için yazılmış alçakgönüllü bir manifesto.

Bazı çocuklar onun peşini hiç bırakmıyorlar.
Durmadan turuncu saçlarıyla dalga geçiyorlar.
Bu yüzden kalbi kırık ve mutsuz bu aralar.

Üzülmemek elde mi?
Ama elbet var bir çaresi.

Senin de böyle çocuklar sardıysa etrafını,
Bazı taktiklere başvurmalı.
Hepsi bu kitabın içinde saklı!

Editör Hakkında