İsmet Özel'in 1988 yılında yayınlanan "Waldo Sen Neden Burada Değilsin" kitabından hayatın tadını kaçıracak tespitler:

Eğer Türkiye'de İslami değerlerin belirleyici olduğu bir toplum düzeni tesis edilebilecekse, bunun bir siyasi iktidar değişikliğinden çok, Müslümanların böyle bir toplumun gerçekleştirilebilir olduğunu sosyal alanda gösterme yeterliliğine ulaşmalarına bağlı olduğunu savundum.

Türkiye'de yaşayan bizler için gündelik hayatın temel belirleyicisi, tepeden alınan kararlar olduğu düşünülürse, ne gibi insanlar olduğumuzu bilmek için ne gibi siyasi kararların gölgesinde kaldığımızı bilmemiz gerekir.

Yaratılmış olmayı kavradıktan sonradır ki yalnızlık benim için çok uzak bir duygu, uzaklaşan bir duygu. Çünkü yaratılmış olmayı kavramak, Yaratanın iradesine sürekli duyarlı kalmayı gerektirir.

Esasen yaşadığımız hayat ilk soruyu sorma gücünü gösteren, bu cesareti kendinde bulan insanlar için hazırlanmış tuzaklarla dolu. Her bunalımlı durumda, bizleri o sorgulamayan insanların kendilerini içinde rahat hissettikleri masallar bekler.

İnsan için önüne çıkan bütün yollar "yürünebilir" yollar ise o insan artık kaybolmuştur. Kaybolmak nereye gideceğini bilememek, yani her yere gidebilmektir.

İnsanların yaşama hakkı ve imkânı, fizik dünyasının kaçınılmaz zorlamaları yüzünden değil, düşünceler ve kabuller dünyasının gerekleri yüzünden doğar. Hiç bir insan bir diğerini eli, ayağı, beyni vardır diye "var" kabul etmez. Bir insanı diğeri için var kılan, karşısındakinin kendisiyle kurduğu anlam bağıdır.

Beden dedikleri bir kapta akıl ve şehvet harman edilmiş. Vakıanın böyle cereyan ettiğini fark eden kişiye varoluşsal uyanışı başlamış kişi dersek isabetli olur.

Bilmek, Kant'ın "sapere aude" beyanıyla Horatius'u zikrederek savunduğu gibi cüretkârlık gerektirmez. Bilmeye cüret etme durumunda değiliz. Zihnimiz bilmeye konu olan şeyi veya şeyleri üretebilelim diye değil, o şeyin veya şeylerin asıl biçimini tanıyabilelim diye bize verilmiştir.

Şiiri bizim için gerçek kılan şiirin, üstün, ince, yüksek düzeyde bir söz sanatı oluşu değil, bizim ona tutunma tercihimizdir.

Ya yaratılışımızı mümkün kılan, varlığımızı borçlu olduğumuz, yaratmasını devam ettiren Kudret iradesine uyum göstermeyi tek çıkar yol olarak kabul edeceğiz veya kendisi yaşamak için ihtiyaç içinde çırpınan, kendisine hiçbir şey borçlu olmadığımız, elinde tuttuğu imkanları bizim ve bizim gibilerin ezilmesi için kullanan birçok güce, birçok zorbaya, birçok zalime boyun eğeceğiz.

Herkes bir diğerine ''Neden buradasın?'' sorusunu soracaksa, onun alacağı cevap bir başka soru, ''Sen neden burada değilsin?'' olacaksa hepimiz masallarımıza umutsuz bir dirençle sarılmışız demektir.

İman taşımak bilgilenmeye sınırlar getirmeyi değil, kendinin sınırları olduğunu bilmeyi, haddini bilmeyi gerektirir. Mümin kişi Rasulullah Muhammet’in risaletinden önce ve onun irtihalinden sonra iman ve küfür arasında aynı uyuşmazlığın yürürlükte olduğunu fark etmede zorlanmaz. İmanımız, zahirle bâtın arasındaki, iç dünyamızla dışımızdaki dünya arasındaki sahih irtibatın kuruluşundan kuvvet alır. İrtibat güçlendikçe iman artar, irtibat azaldıkça iman zayıflar. Kâfirler bilgi ve iman ilişkisini reddeder. Küfrün iddiası her bilinen şeyin algı boyutlarında yer aldığıdır. Eğer karşılarına algıları aşan bir bilme çıkarılırsa, kâfirler bunu “anormallik” diye nitelendireceklerdir. Bu ise, gevezelikten başka bir şey değildir.

Dünyada herhangi bir hayvan gibi değil de, herhangi bir insan gibi yaşıyorsak gidermek istediğimiz bir hasreti içimizde taşıyarak yaşarız. Dünyadaki ıstırabın ve rahatsızlığın kaynağı biz insanların dünyada bulunmadığını fark ettiğimiz bir şeye duyduğumuz işte bu özlemdir

Ne zaman, haklı itirazımızı yapmaktan geri dursak, ne zaman mezalimi görmemek işimize gelse, ne zaman "âlemin enayisi ben miyim" diye düşünsek, ne zaman ilerideki mühim ve büyük iyiliklerimiz adına hemen önümüzde duran önemsiz ve ufak tefek kötülüklere rıza göstersek hepimiz bu adamlardan oluveriyorduk.

İnsan düşmeyi içine sindirememiş bir yaratıktır.

Müslüman olmak beni, kendimi bildim bileli içine düştüğüm yalnızlıktan çekip çıkardı. Nasıl oldu? Yeni dostlar, aralarında kendimi emniyet içinde hissedeceğim kardeşler, ihvan, bir cemaat mi buldum? Hayır. Yalnızlıktan kurtuluşum bir bakıma modern bir insan olmaktan kurtuluşum sayılır.

İnsanı insanın kurdu değil, ümidi olarak görenlerdenim. İnsan insanı ümit diye beller; ama insan ümidini insana bağlamaz. Allah'tan ümit ederiz.

Bizi kurtuluşa götüren düşüncemiz ve düşüncemizi mümkün kılan adlandırmalar, kavram ve tasavvurlar eğer yerli yerinde olmazlarsa bizim mahvımıza da sebep teşkil edebilirler. Yani bizi düşünemez, çarpık düşünceli veya düşüncenin ne olduğunu tanımayacak kadar kemikleşmiş kılabilirler. Gözümüzü açsın diye kullandığımız dil, gerçeklerin üzerini örtüp onları bize göstermez hale gelebilir.

Dünyaya gelmek bir saldırıya uğramaktır. Doğan bebek havanın ciğerlerine olan saldırısının verdiği acıyla haykırır. Soğuk saldırır bize, sıcak saldırır. Açlığın, hastalığın, korkunun saldırılarını savuşturma yoluyla yaşarız, hayatta kalırız. Yaşıyor olmak, savaşıyor olmaktan başka bir şey değildir. Bir gün son nefesimizi verdiğimizde bize yapılan ilk saldırıyı tamamen püskürtmüş oluruz. Savaş bitmiştir.

Editör Hakkında