İnsan ya kafasıyla, ya gönlüyle, ya etiyle yaşar. Ya mazide yaşar, ya istikbalde yaşar. Mazi lağım, istikbal uçurum. Kafam önüme atılan kemikleri yalamaya mahkum bir sokak iti.
Görmek yaşamaktır, vuslattır görmek. Her bakış, dış dünyaya atılan bir kementtir, bir kucaklayıştır, bir busedir her bakış.
Gören hangi hakla yalnızlıktan şikayet edebilir? Mevsimler bütün işverilereyle emrinde, renkler bütün cilveleriyle hizmetindedir. Yıldızlar onun için doğar, çiçekler onun için abideleşir, güneş, kuşların kanadında, onun için, aleimisemanın bütün nüasalarına geçit resmi yaptırır. Şehrin bütün kadınları onun için giyinip süslenir. Çocukların tebessümü onun içindir.
Realiteyi görmemek için dini, sanatı aşkı yaratmışız. Faust'un susuzluğu sonsuz bir çölünkinden farksız. Zerdüşt'ten beri hangi muammayı çözebildik? İnsanlık daima daha kötü oyuncaklar peşinde koşan bir çocuk.
Çok zaman kaybettim. Çok zaman ve biraz ümit. Yaşamak da bu galiba. İnsanları eskisi kadar sevememek. İnsanları ve eşyayı, galiba ölmek de bu.
Yarası olmayan yaşar, yaratmaz. Yazmak, gelecekte yaşamak. İnsan bazen kılıçla yontar hayalindeki dünyayı, bazan kalemle. Gerçek aşklar da sessizdir. Doyan, konuşmaz.
İnsanları sevmek için onlardan kaçmak gerek. Ben kütüphanedeki insanları seviyorum. Onları sevdiğim için dışardakilere de muhabbet besleyeceğimi vehmediyorum. Ama her temas yaralayıcı. Kılıç yarası değil bu. Tırnak yarası. Kirli ve şiiriyetsiz.
Anadolu şuuraltımız. Kimsenin bu karanlık dünyaya ışık sıkmak cesareti yok. Tarihin dışında bir dünya. Tarihin ve bütün ilimlerin. Orada musiki ancak düğünden düğüne sahneye çıkar. Hep aynı monoton, aynı bedbaht, aynı şifasız inilti. Şiir, aynı şiir, kimin söylediği bilinmeyen ve ancak musikinin koltuk
değnekleriyle sürüklenen sekiz on kıta. Anadolu’nun şiiri bundan ibaret.
Benim trajedim şu birkaç satırda. Sevebileceklerim dilsiz, dilimi konuşanlarla konuşulacak lakırdım yok. Yani dilimle zevklerimle, heyecanlarımla, yarımla Büyük Doğu kadrosundanım. Düşüncelerimle, inançlarımla Yön'e yakınım. Bu bir kopuş, bir parçalanış.
Kitap bir limandı benim için. Kitaplarda yaşadım. Ve kitaptaki insanları sokaktakilerden daha çok sevdim. Kitap benim has bahçemdi. Hayat yolculuğumun sınır taşları kitaplar. Bir kanat darbesiyle Olemp, bir kanat darbesiyle Himaleya. Ayrı bir dil konuşuyordum çağdaşlarımla. Gurbetteydim.
Söz zehirli bir kama. Ama kelimelerin gönülde açtığı yarayı ancak kelimeler iyileştirebilir: Aşil’in kılıcı gibi söz. Kelimeleri ciddiye almamalı. Bir avuç konfeti onlar. Günlerin rüzgârı hepsini alır götürür. Bir rebabın tellerinden dökülen ses ne kadar rebabsa, kelime de o kadar insan. Kelime şuurun güneşinde eriyiveren bal mumundan düşüncelere giydirdiğimiz elbise. Kelime sinen, şahlanan, kanatlanan, kâh uçuruma atılan, kâh ufuklara süzülen rüya mahluklarının boyunlarına takmak istediğimiz kement.
Cehennem, hatıraların küllenmesi, ümitlerin susması. Cehennem haykıramamak, ağlayamamak. Cehennem çöl değil, kuyu; sularında yıldızlar pırıldamayan kör bir kuyu cehennem. Çölde yıldızlar konuşur, rüzgâr konuşur…
Vücudumuzu aşmak, ‘ben’in dar ve sevimsiz geometrisinin ötesine geçmek, sonsuza yönelmek, bir insana sarılmak, hatıralarda yaşamak. İşte aşkın, dinin ve kahramanlığın kaynakları.
İnsan, kendi varlığını her gün biraz daha az kusursuz bir heykele benzetmek için boşuna gayret harcıyor. İçi bir zafer vehmiyle kabarırken, kaderin iblisçe kahkahası elinden çekicini düşürüveriyor. İradenin kazandığı zaferler, kardan bir heykel kadar fani. Yarattığınız heykel, sizden başka hayranı olmayan bir kukla. En küçük dalgınlık, yılların emeğini yok etmeye kadir.
Coğrafi kader, biyolojik kader, sosyal kader. Bunların bir tanesi benden çok daha kabadayısını felce uğratmaya kâfi iken üçü birden çullandılar üstüme.
Kırktan sonra cihangirlik arzuları külleniyor. Tecessüsün kanatları kurşunlaşıyor. Yeni seyyarelere uçmak istemiyor insan. Ocak başında hatıraların tespihini çekmek tek arzuladığı şey. Ben susuzum. Bilgiye susuzum, sevgiye susuzum. Yaşamadan geçen yılların acısını beynimin içinde duyuyorum.
Edebiyat, prensip olarak, hayatın bir anını kelimelerle ifade eder. Bu anı yaşamakla yetinmeyen ama onu değiştirmek gibi bir iddiası da olmayan, sadece yaşadığını kelimeleştirmek, kelimelerde yaşatmak isteyen bir zekânın eseridir edebiyat.
Kurumuş bir deve dikenine benziyor ruhunuz, rüzgârların sürüklediği bir deve dikeni… Yapraklarınız dağılmış, çiçekleriniz dökülmüş, meyveniz yok. Bir ağaç iskeleti ruhunuz. Bulmaktan korkarak arıyorsunuz. Neyi? Akmayan bir çeşmeye benziyor ruhunuz. Hoyrat eller musluğunu bile sökmüşler.
Kaderi ipek bir kumaş gibi işleyen büyük aksiyon adamlarının yanında, ruhu ipek bir kumaş gibi örseleniveren faniler var. Gönülleri meçhulün ve erişilmezin özlemiyle tutuşan bu ezelî mağluplar için dünyamız tahammül edilmez bir gurbettir. İbrahim Peygamber gibi kucağına fırlatıldıkları ateş denizini, hem kendileri hem de gelecek nesiller için bir gül bahçesine çevirebilenler pek nadir…