Dillerin ölümü insanlığın kaybolması demek

İsmail Güler’in Cuma Meclisi sohbeti için seçtiği konu, bizim, gündelik kaygılar dışında dikkatimizi nereye yöneltmemiz gerektiğini ihtar ediyordu belki de: “Dillerin Ölümü”.

Dillerin ölümü insanlığın kaybolması demek

 

Birlik Vakfı Bursa Şubesi’nin son Cuma Meclisi, insanlık kadar eski ama hâlâ mahiyeti ve işlevi tam olarak kavranamamış bir konuya ayrılmıştı: Dil!.. Gerçekten de dil, çok doğal bir şekilde bizle beraber var ve biz onu o kadar doğal kullanıyoruz ki, birçoğumuz onun hakkında kafa bile yormuyor. O, bizimle hep var ve hep de olacak diye bir algılamamız var. Ama işin gerçeği bu mu acaba? Ya da dil nedir ve ne işe yarar?

Profesör doktor İsmail Güler, Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi öğretim üyesi. Dile kafa yoran bir akademisyen. Cuma Meclisi sohbeti için seçtiği konu, bizim, gündelik kaygılar dışında dikkatimizi nereye yöneltmemiz gerektiğini ihtar ediyordu belki de: “Dillerin Ölümü”. Kalabalık ve ilgisi diri bir dinleyici topluluğu karşısındaydı İsmail Güler Hoca ve esprili anlatımıyla bizi insan zihninde güzel bir gezintiye çıkardı.

Dil, söz demektir

İlk insanın muhtemelen söze şiirle başladığını söyleyen İsmail Güler Hoca, atalara uyarak söze şiirle başladı ve ardından şöyle devam etti: “İlk insan tek dille ve muhtemelen şiirle söze başladı. Bu yüzden söze şiirle başlamak gelenektir. Dil dediğimiz şey, aslında konuşmadır yani sözdür. Bu yüzden dil bilimciler ‘dil’ dendiğinde sözü anlar, yazıyı değil. Söz ise, konuşmak demektir. Konuşma, kendisine muhatap arayan bir eylemdir. Konuşmak için başkasına gerek duyan insan, ister istemez toplumsal bir varlıktır. İnsan, tek yaşayabilen bir varlık olsaydı, dile gerek duymazdı belki de.”

Dille ilişkimiz duygusaldır

İsmail Güler Hoca, doğal ortamımızda hazır bulduğumuz dille de bir ilişki kurduğumuzu, kurduğumuz ilişkinin duygusallık olduğunu şöyle anlattı: “Dille ilişkimiz duygusaldır. O bizim ‘Güzel Türkçemiz’dir mesela. İnsan dilini sever ve onu tarif ederken de güzel sıfatlar bulur. Bilinir, Konfüçyüs’e bir ülkeyi yönetseydi işe neyle başlayacağı sorulduğunda verdiği yanıt dildir. İnsanlar anlaşırsa uyum içinde yaşar ve anlaşmak için de dil gerekir. Dili bozulan bir toplum yok olur ona göre ve bunda da haklıdır.

Öte yandan, İsmail Berdük Olgaçay da ‘Hayvanlar koklaşa koklaşa, insanlar konuşa konuşa anlaşır, diyorlar. Koklaşan hayvanlara baktığımda, aralarında çok sorun görmüyorum. Oysa konuşan insan, kavga ediyor. Acaba koklaşmak, konuşmaktan daha mı iyi, diye düşünüyorum.’ der. Bunu düşündüğümüzde, iki şeyle karşılaşırız: Ya koklaşmak gerçekten konuşmaktan üstündür ya da konuşmada değil ama insanda sorun var. Ben, konuşmanın değil ama insanın sorunlu olduğunu düşünüyorum doğrusu.”

Kaç dil var dünya üzerinde?

Dillerin sayısının günden güne azaldığını söyleyen İsmail Güler Hoca, bunun çok kötü bir gelişme olduğunu çünkü dil denen şeyle birlikte dünyanın ortak bilgisinin de yittiğini söyleyerek gidişat hakkında şöyle bilgi verdi: “Şu an dünyada tahminlere göre altı-yedi bin civarında dil var. Lehçeleri de dil sayarsak, bu sayı yirmi bine çıkar. Lehçenin ne olduğunu da söyleyelim: İki dil karşılaşıp konuştuğunda, çoğunlukla anlaşabiliyorlarsa, buna lehçe denir. Çoğunlukla anlaşamıyorsa, dil denir. Ama bu tanımlama bazen siyasi, bazen coğrafi ve bazen de sosyal olaylar sonucunda değişebilir.

Dünya nüfusuyla konuşulan dillere baktığımız zaman, ilginç bir sonuç ortaya çıkıyor. Dünya dillerinin % 4’ü, dünya nüfusunun %96’sı tarafından konuşulmaktadır. Diğer diller ise, dillerin daralması da göz önüne alındığında, ciddi bir risk taşımaktadır.

Dillerin nasıl öldüğüne baktığımızda, karşımıza üç şey çıktığını görüyoruz. Bu üç şey birbirinden bağımsız olabileceği gibi, iç içe geçmiş de olabilir: 1. Nüfus yitimi, 2. Zorla dilsel geçiş, 3. Gönüllü dilsel geçiş.

Bir dili konuşan kimse kalmayınca, o dil ölmüş olur. Bazen de bir toplum, hâkim dilin konuşulmasını ister, diğer dillere hayat hakkı tanımaz. (Burada aklıma hemen Moriskolar geliyor. İspanyolların o inanılmaz zulümleri altında inleyen Moriskolor…)  Bir de, gönüllü olarak dillerini terk eden toplumlar vardır. Mısırlılar mesela, kadim dillerini terk edip Arapça konuşmaya başlamışlardır.”

Dillerin ölümünü umursamalı mıyız?

Bu konuda insanların hiç de naif düşünmediklerini söyledi İsmail Güler Hoca. Tam tersine, dillerin yitip gitmesinden, insanlığın tek dil konuşmasından memnun olacak birçok inanç ve birçok insan bulunduğunu söyleyen Hoca, bunu şöyle açıkladı: “Pek çok kişi dillerin ölümünü umursamaz. Bazılarına göreyse de, ilk dil en mükemmel dildir ve bu yüzden o dile geri dönmek gerekir. Çünkü o dilden ayrılan diller, ayrıldıkça yozlaşmıştır. Yozlaşmayı engellemenin yolu, asıl ve mükemmel dile dönmektir, derler. Yine Batı kültürü, bir Babil efsanesini çok ciddiye alır. Bu efsane, Tanrılar katına çıkmak isteyen Babillileri cezalandırmak isteyen Tanrının, onların her birine farklı dil vererek onları cezalandırdığını anlatır. Kısacası onların bilinçaltlarında dillerin farklılığı cezadır. Bu sebepten de tek dil isterler ama istedikleri bu tek dil de, kendi dilleridir nedense.”

Oysa dillerin çeşitliliği…

“…Oysa dünyada bir sistem vardır, ekosistem denen bir sistem. Bu sistem, farklılıkların oluşturduğu bir bütündür ve bu bütün birbirini tamamlar.” diye devam eden İsmail Güler Hoca, sözlerini şöyle sürdürdü: “Bu sistemde sosyal, kültürel ve biyolojik alanlar birbirini hem tamamlar hem de destekler.  Aynı zamanda dil, kültürün taşıyıcısıdır. Bu taşıyıcı unsur yaşamalı ki bir şeyler aktarılabilsin.

Bunun yanında, birden fazla dil bilmek de önemlidir. Birden fazla dil bilen insanlar, hayata geniş alanlardan bakarken fiilî olarak da iki bakış açısına sahiptirler. Bu da onları zenginleştirir.”

Dil-kimlik ilişkisi

İsmail Güler Hoca, dil-kimlik ilişkisinin derin bir ilişki olduğunu vurgulayarak konu hakkında şunları anlattı: “Dil, bir kimliktir. Galler bölgesinde şöyle bir söz vardır: ‘Dilsiz millet, kalpsiz millettir.’ Bunu anlamak için çok dil bilmeye bile gerek yok aslında. Bir dilin ağzına bakarak da bu anlaşılabilir. Türkçeden Karadenizlilerin konuşmasını çıkardığımızda, geriye yavan bir şey kalır. Karadeniz fıkraları bile kalmaz geriye. Bu anlamda dil, kültürün taşıyıcısı ve tarihin ambarıdır.

Bir milleti diğerinden ayıran, yani ona şahsiyet kazandıran tarih ve kültürün taşıyıcısı da dildir. Aynı zamanda dil, insanlığın toplam bilgisinin bir parçasıdır. Hiçbir dil, tek başına insanlığı temsil edemeyeceği için, bir dilin kaybolması, insanlığın bir bölümünün de kaybolması demektir. Bu yüzden diller kaybolmamalıdır çünkü dil kaybolunca, insanlığın bir bölümü kaybolmuş demektir.”

İsmail Güler Hocanın akıp giden sohbeti sona erdiğinde, elimizin altında hep var olan şeylerin de bir gün olmayabileceği düşüncesi dolaşıyordu kafalarda muhtemelen.

 

Ahmet Serin dinledi, aktardı

Güncelleme Tarihi: 27 Mayıs 2013, 12:12
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13