Eylül 2018 dergilerine genel bir bakış-2

Cins, Şiar, Dil ve Edebiyat dergilerinin Eylül 2018 sayıları hakkında Mustafa Uçurum yazdı.

Eylül 2018 dergilerine genel bir bakış-2

Kültür savaşını kazanacak mıyız?

Cins dergisi 36. sayısı “Bir Sabah gelecek kardan aydınlık” kapağı ile çıktı. İçimizde hiç dinmeyen umut kuşlarının kanat vuruşlarını hissettiren bir aydınlık bu. Zaten bu umut da olmasa içimize her gün yeni yaraların açıldığı bu çağda ayakta kalmamız da zor görünüyor.

Umutlar bir köşede beklese de hakikatler de tüm çıplaklığıyla karşımızda duruyor. Ercan Yıldırım, “Kültür savaşı veremeyiz, çünkü…” isimli yazısında dökülen yanlarımızın canlı bir fotoğrafını sunuyor bizlere.

“Türkiye’de kültür hayatı gün geçtikçe daha da kısırlaşıyor. İmkânların artmasına, farklı kültür kanallarının kurulmasına, başta sosyal medya olmak üzere ‘malumat’a erişimin daha kolay olmasına rağmen kültür ve kalite geriliyor. Belki de sadece kültür ürünlerinin, entelektüel malzemenin tadı tuzu ya da ‘anlamı’ kalmadı.”

Bu girişten sonra kaybettiklerimizi sıralıyor Yıldırım. “Evimizi kaybettik” derken, “Müslüman asaleti yerlerde” derken hep aynı noktayı işaret ediyor; biz kendimiz olmaktan uzaklaştıkça kültür savaşını da kaybedeceğiz.

Yazısını ironik bir temenni ile bitiriyor Yıldırım; “Elbette bu ortamda biz Müslümanların dünya sistemine teklifi olacak; diyoruz ki, ürettiğiniz sistemi iyi yönetemediğiniz için sürekli kriz çıkıyor; bize bırakın, kapitalizmi taşlı tarlaya sokmadan yürütelim!”

Biz Karan’u izlerken

Karun isminin ilk çağrışımı “zenginlik”tir. Bilinen zenginliğin ötesinde “azgın bir zenginlik” onunkisi. Abdullah Harmancı, Kuran’ın ışığında Karun’dan ve Karunlaşanlardan bahsediyor yazısında. Net bir sonuç var Harmancı’nın yazısında paylaştığı; “Servete sahip olmak yasaklanmamıştır. Ama Karun gibi, servetin seni ele geçirmesi yanlıştır. Serveti kalbinin içine almak yanlıştır. Serveti Allah’tan bilmemek yanlıştır.”

Abdullah Harmancı, bizleri çıkardığı hikmetli yolculukta Allah’la kul arasındaki irtibatın kopukluğunun nelere yol açacağını anlatıyor örneklerle. Başarıyı kendinden bilerek başlayan bir çukura yuvarlanmanın eşiğinde bir hayat yaşayarak oluyor aslında bütün olanlar.

Etrafımızın Karun’larla sarıldığı bir zamanda kendimizi ancak Kur’an’ın emirlerine uyarak kurtaracağız. Herkesin bir Karun adayı olduğu dünyada kuruluş reçetesi de yanı başımızda; yeter ki mesajı doğru alalım:

“Kur’an’ın her cümlesi, yaşamakta olduğumuz hayata her an müdahale eder. Gaflet, bu müdahalenin yanı başında, onu bir ‘metin’ gibi algılamak olsa gerek.”  

Cesur bir mütefekkir: Lütfi Bergen

Cins dergisinden yapacağım son paylaşım Neşe Kutlutaş’ın Lütfi Bergen üzerine yazısı. “Cesur bir mütefekkir” diyor Kutlutaş, Bergen için. Bu fikre canı gönülden katıldığım için daha büyük bir keyifle okudum yazıyı. Kutlutaş yazısında kendisindeki Lütfi Bergen’i anlatıyor. Kitaplarıyla, yazılarıyla ve hayata karşı duruşuyla sıkı bir Lütfi Bergen portresi çizmiş Kutlutaş.

Tespitler tam isabet denecek türden. İyi bir okuyucunun yazarını bu şekilde ilmek ilmek çözümlemesi hem okuyucu adına hem de yazar adına tarifsiz bir mutluluk olsa gerek. Okuyucularını uyandırma, rahatsız etme, kendine gelmeye davet etme şeklinde sıralanabilecek bir hassas dokunuşa sahiptir Lütfi Bergen’in yazıları. Ben Lütfi Bergen yazılarını, kitaplarını okurken her cümlede önce kendime daha sonra da tüm insanlığa gönderilmiş bir mektup hissiyatını taşırım.  Neşe Kutlutaş bu duyguyu şu ifadelerle anlatıyor:

“On sene kadar önce Lütfi Bergen olarak yeniden yazmaya başladığında, en azından okuyucularının aklında kalan o hoş rahatsızlık hissine yeniden kavuştuk ve sarsıldık. Mola yerine geldiğimizde yan taraftaki arkadaşımızın, ‘Hadi kalk ayakların açılsın.” uyandırması tadında bir sarsılmadan söz ediyorum. Artık, şehri kurma temelli medeniyet fikrinin daha belirgin bir şekilde kendini gösterdiği yazılar ve onların kitaplaşması.”

“Cesur mütefekkir” sıfatının açılımıyla bitirmek istiyorum yazımı:

“Bergen, cesur bir mütefekkir. Kaybettiğimiz veya terk ettiğimiz her bir şey hakkında, onun ne işe yaradığını, ondan vaz geçerek aslında nereden uzak kaldığımızı rahatsızlık veren anlaşılırlıkla ortaya koyuyor. Gaflet veya arzu ile yöneldiğimiz eşya, fikir ve davranış ile nerede mekân tutmuş olduğumuzu da gösteriyor böylelikle.”

Dergilerin şiarı

Şiar dergisinin 18. sayısında dergilerde görmeye pek de alışık olmadığımız bir güzellikle karşılaştık. Günümüzde yayın yapan ve editörlüğünü edebiyat dünyamızın önemli isimlerinin yaptığı dergiler ve editörleri var Şiar’da; Hece-Resim Özdenören, Türk Edebiyatı-Bahtiyar Aslan, Karabatak-Ali Ural, Bir Nokta-Mürsel Sönmez, Edebiyat Ortamı-Arif Ay, Dergâh-Ali Ayçil ve Şiar-Serap Kadıoğlu.

Her editör dergisinin şiarını anlatıyor. Günümüz edebiyat dünyasını daha net görebilmek için editörlerin cümlelerini özenle okumakta fayda var. Bunu birçok kez yazmıştım. Edebiyat dergilerimiz sosyal medyanın bir ağ gibi her yeri sarmasına rağmen en zengin ve renkli günlerini yaşıyor. Günümüz edebiyatının olmazsa olmaz şair ve yazarlarının dergilerde editör olması ve eserlerini dergilerde yayınlıyor olmaları bu canlılığın en önemli basmaklarından biri.

Her editörden paylaşım yapmak istiyorum:

“Şiar dergisi; kırmızı çizgisi olan vatanı, şiarları edep ve samimiyeti önceleyerek birlik ruhuyla hakikatin safında olmayı; hakikat için, insanlık için edebiyat yapmayı kendisine vazife bilir. Hakikate erişmenin edep ile mümkün olduğunun farkındadır ve şuursuz bir şiardan Allah’a sığınır.” Serap Kadıoğlu

“Hece ve Hece Öykü her sayısında yeni ve genç yazarlara da kapılarını aralayarak hem onların görünür olmasını sağlamakta hem de usta yazarlarla bir arada gelişmelerine zemin hazırlayarak bir okul işlevi görmektedir.” Rasim Özdenören

“Edebiyat Ortamı; ülkemizin sanat, edebiyat ve düşünce dünyasına katkı sağlamayı, yeni şair ve yazarlar yetiştirmeyi, edebiyat okuru oluşturmayı amaç edinmiş bir dergidir.” Arif Ay

“Bir edebiyat dergisinin kendisinden beklenen ilk vasfı yerli olması, ikinci vasfı hür kalemlere fidanlık etmesidir… Karabatak Türkçe hassasiyetiyle çıkıyor. Dili de duruşu da şiarı da ‘Türkçe’dir.” A. Ali Ural

“Ortaya koyduğumuz edebî metinlerde ve bu metinlerin ailesi olan dergiyle insan gerçekliğimize, ‘mutlak hakikate’ bağlı varlık bilgisine, insan özdoğasındaki güzellik ‘iştiyâk’ına ve buradan hareketle bireysel ve toplumsal hayatın gerçekten ‘gerçeğin düzeni’ olmasına dair ‘imâ’larda bulunuyoruz. Ve yine bu doğrultuda dilimize dilimiz döndüğünce hayat suyu taşımaya çabalıyoruz.” Mürsel Sönmez 

“Dergâh dergisi ‘yerli ve milli’ bir dergidir. Bu şiarı Mart 1990 tarihinde yayınlanan ilk sayıda, derginin artık bir klâsik halini almış kapağının sağ sütununda okura açıkça ilan edilmiştir.” Ali Ayçil

“Türk Edebiyatı dergisi, yayın faaliyetine başladığı günden beri geleneğe vurgu yapmayı, geleneksel olanı doğru yorumlamayı, geçmişle gelecek arasında sağlıklı köprüler kurmayı şiar edinmiştir.” Bahtiyar Aslan

İyi öykücülerin şiarı

Mehmet Akif Demirelli iddialı bir başlık ile Şiar’da yer alıyor. Derginin dosya konusu edebiyatta şiar olunca Demirelli de “İyi Öykücülerin Şiarı”nı yazmış. “İyi” gibi göreceli bir kavramın başlıkta yer alması acaba hangi öykücüler yazıda ele alınmış merakını da beraberinde getiriyor ister istemez. Ömer Seyfettin, Sabahattin Ali, Sait Faik, Rasim Özdenören, Mustafa Kutlu ismiyle karşılaşınca yazıdaki başlığın isabetli bir seçim olduğu da anlaşılıyor.

Demirelli yazısında öykücülerin şiarlarını eserlerinden örneklerle anlatıyor. Öykücülerin şiarlarını birer cümle ile paylaşmak istiyorum.

Ömer Seyfettin: Öyküyü sanat yapmak, vatan-millet aşkı, Türk dili kavgası, hurafelerden arınmış inanç, sade-yalın bir üslup…

Sabahattin Ali: Bozuk düzen eleştirisi, muhalif tavır, adalet arayışı, kadın değeri ve yabancılaşma eleştirisi…

Sait Faik: Öyküye sadakat, fotoğraf, deniz, İstanbul,  yalnızlık, sokak, “Hişt”…

Rasim Özdenören: Gelenekten kopuş, aile, tasavvuf, ölüm…

Mustafa Kutlu: Memleket, hikmet, dava, kent-şehir (köy), tasavvuf…

Şairler Atlası'nın şairi Nadir Aşçı

Aynı dönemde edebiyat dünyasında yer alan isimlerin birbirleri hakkında yazdığı yazıları çok önemli buluyorum. Yaşadığımız körlüğün aslında herkese bulaşmadığının net bir göstergesi bu. Yaşarken değer vermenin cümlelere dökülmesi kadar önemli bir yazar eylemi yok diyebilirim. Mesela Hüseyin Akın gazetedeki köşesinde olsun, dergilerde olsun gönülden bir muhabbetle yaşayan şair ve yazarlar hakkında yazmaya devam ediyor. Akın’ın incelikli cümleleri yazar ve şairleri yüreklendiriyor, söz sahiplerinin bulunduğu yeri sağlamlaştırması için yol işaretleri sunuyor.

Orhan Tepebaş da çağına tanık yazılarla yer alıyor dergilerde. Muhabbetle anlatıyor şairleri. Şiar’da Tepebaş, Şairler Atlası’na Nadir Aşçı’yı konuk etmiş. Hoş bir portre bu. Nadir Aşçı’nın şairliğine olan şahitliğimizi bir kez daha pekiştiriyor Tepebaş’ın yazısı.

“Günümüz şairlerinin pek iltifat etmediği hece şiiri, Nadir Aşçı ile bilindik değerlerinin dışında bir mecrada akmaya başlamış. ‘Gölgede Kırk’ ve ‘Fi’d Dünya’ adlı kitapları olan şairimizin hece şiirine kattığı değer nedir? Belki tam olarak karşılamasa da ‘duygusal gerçeklik’ diyebiliriz.”

“Türk şiirini metafor olarak bir dağa benzetirsek dağın büyüklüğü kadar bir bölüm de toprağın altındadır. Bizim gördüğümüz dağ, gerçek dağın yarısı kadardır. Nadir Aşçı da Türk şiirinin o toprak altında kalan görünmeyen kısmındadır. Türk şiirine kattığı o özel tat ve temiz işçilik gerçekten takdire şayan.”

Mukaddes çiledir dergiler

Dil ve Edebiyat dergisi 117. sayısını “Şehir, Medeniyet, Kimlik” vurgusu ile çıkardı. Yahya Kemal ve Ahmet Hamdi Tanpınar merkezli yaklaşımlarla şehir ve medeniyet üzerine değiniler yer alıyor dergide.

Ben ilk olarak Mehmet Nuri Yardım ile dergiler ve Oku mecmuası üzerine yapılan söyleşiye dikkat çekmek istiyorum. Söyleşiyi Uğur Canbolat gerçekleştirmiş. Yardım’ın cümlelerinden birkaçını paylaşmak istiyorum.

“Dergiler okul olmalı. Bu mektebin öğrencileri olmalı, bu talebelerin hocaları olmalı. Bu öğretmenler de doğru kaynaklardan beslenmeli. Hâsılı kelâm dergiler bir irfan sofrası olmalı ki gelenlerin heybesi dola, umutları kırılmaya, hevesleri bozulmaya…”

“Türkiye bir bakıma dergi cennetidir. Bizde bu mecmuaların en eskilerinden birisi Servet-i Fünûn’dur ki edebiyatımızda bir devre isim olmuş, nam salmıştır. Cenaplar, Fikretler, Halit Ziyalar ve diğer üdeba, bu çatının altında serpilip yetişmiş edebiyatımızda iz bırakmışlardır.”

“Bugün Türkiye’de söz sahibi olan kadrolar, yetişmiş insanlar farklı kaynaklardan beslenmiş olsalar da en çok Büyük Doğu ve Diriliş’ten feyz almışlardır.”

“İnanmış insanların çıkardığı Oku mecmuası herhangi bir grubun, hizbin, partinin, tarikatın, cemaatin veya ekolün dergisi değil. İlle de cemaat diyeceksek ‘cami cemaati’ne hitap eden, ufku geniş ve kucaklayıcı bir anlayışla süregelen bir dergiden söz ediyoruz. “

Mihrabad Yayınları tarafından Oku mecmuası taranarak hazırlanan kitap hakkında da bilgi veriyor Yardım.

“Mihrabad Yayınları tarafından yayınlanan bu ciltte, 1961-1978 yılları arasında mecmuada neşredilen makalelerden seçmeler bulunuyor. Düşünce hayatımızda ‘okul’ görevi üstlenen Oku mecmuası titizlikle taranarak hazırlanan cilt, yayımlanan yazılardan meydan geldi.”

Kahve bahane

Millet kıraathaneleri vurgusunu geçen sayı hem kapağıyla hem de Murat Ertaş’ın yazısıyla yapan Dil ve Edebiyat dergisi bu sayıda da aynı minvalde yazılara devam ediyor. İbrahim Yasak, Sivas Kıraathaneleri başlıklı yazısında “kahve bahane” diyerek muhabbetin dem tuttuğu mekânların kulağını çınlatıyor.

Anılar var Yasak’ın yazısında. Elbette Çerkes’in Kahvesi de. Sivas’ın kıraathane kültüründen bahsederken ilk sırayı alır Çerkes’in Kahvesi. Elbette böyle güzel mekânların müdavimleri de olur. Bunlardan da bahsediyor Yasak. Türkülerin ve halk hikâyelerinin eşliğinde bir muhabbet ortamının insanlara neler kattığına şahit oluyoruz. Anlaşılıyor ki kıraathaneler sadece çay ve kahve içilen mekânlar değildi o zamanlar. Bir mektepti de aynı zamanda. Günümüzde de muhabbet ortamlarının az da olsa devam ettiğini anlatıyor İbrahim Yasak.

“Çaylar demli, kahveler sade içilir hâlâ Sivas’ta. Ve hâlâ, adı ister kahvehane olsun ister kıraathane koyu muhabbetler birçok çay ocağında bir masa başında devam ediyor. Kıraathaneler, her sabah açılıp gecenin geç vaktine doğru müdavimleriyle dolup taşmaktadır. Hâlâ kıraathanelerde ağırlıklı olarak siyasi analizler yapılmakta ve toplumun nabzı bu mekânlarda atmaktadır.”

Uzaklara türkülerle gitmek

Ercan Ata türkü tadında bir deneme ile yer alıyor Dil ve Edebiyat’ta. Yolculuk hazırlığında olanlara yol azığı olacak tavsiyeleri var Ata’nın.

“Eski bir yaranın yanık uğultusu bağrımızı bir ok gibi delerek geçmiştir belki de. Kulaklarımızda çınlayan bir rüzgârın sesine, derenin çağıltısına kanarak, derinlerde gizli gizli kanayarak, sinsi bir mikrobun bedenimizi kemirip ruhumuzu örselemesi gibi acıtarak uzaklaşmıştır. Ellerinde solan gülün kokusunu, gecenin korkusunu hatırlarsın. Zamanın etinde şirpençe gibi dağılan yasını. Yetim bir yaranın yasını tutmak sana yakışmaz. Geçip giden günlerin, ömrün hicranlı bakiyesini kanırtmak için yüzüne vurduğun dağların soğuk suları da içindeki ateşi söndürmeye yetmez. Yetmez mi gerçekten? Gölgesinde uyuduğumuz o kadim bilgelik ağacının altında adına hayat ve rüya dediğimiz kısa filmin tekrar başa sarmasını isteriz. Bekleriz, yine geliniz. Henüz zaman varken. Bu sonsuz bahçede aşkın rüyasına sarılarak biraz daha uyuyalım. Ya da hep birlikte gidelim buralardan. Türkü söyleyerek uzaklara…”

Mustafa Uçurum

Güncelleme Tarihi: 18 Eylül 2018, 10:31
banner12
YORUM EKLE
banner8

banner7

banner6