banner17

6 yüzyıl kayıplara karışan Dîvânü lugāti’t-Türk nasıl bulundu?

14. yüzyılda yazılan bazı eserlerde varlığından bahsedilen Dîvânü lugāti’t-Türk’ün bilinen tek orijinal nüshası II. Meşrutiyet’ten sonra Ali Emiri tarafından bulundu. Yaklaşık 6 asır kayıplara karışan Dîvânü lugāti’t-Türk nasıl bulundu? İşte hikâyesi…

6 yüzyıl kayıplara karışan Dîvânü lugāti’t-Türk nasıl bulundu?

Türkçenin ilk sözlüğü olan Dîvânü lugāti’t-Türk’ün, 14. asırda yazılan bazı eserlerde adı geçse de, asırlarca herhangi bir nüshasına ulaşmak mümkün olmadı. Ta ki 20. yüzyılın başlarında Ali Emiri Efendi tarafından bulununcaya kadar. Neredeyse 6 asır kayıp olan Dîvânü lugāti’t-Türk nasıl bulundu?

Kâşgarlı Mahmud tarafından yaklaşık iki yılda yazılan (1072-1074). Dîvânü lugāti’t-Türk, Türk milletinin faziletlerini ortaya koymak, Türk dilinin zenginliğini göstermek ve Araplara Türkçe öğretmek amacıyla hazırlanmıştır. Eser Türkçeden Arapçaya bir sözlük şeklinde tertip edilmiş. Bu sebeple eserde madde başları Türkçe, açıklamaları ihtiva eden kısımlar ise Arapçadır.

Dîvânü lugāti’t-Türk çeşitli boylardan derlenmiş bir ağızlar sözlüğü vasfını taşır. Eserin bir önemi de içindeki malzemenin, Kâşgarlı Mahmud tarafından bizzat o dönemde Türklerin yaşadığı coğrafyayı dolaşarak toplamış olmasıdır. Dîvânü lugāti’t-Türk’ü ayrıca 11. asırda konuşulan Türkçenin ses ve yapı özelliklerinin bulunduğu bir gramer kitabı olarak da görebiliriz. Bunların yanında Divan’dan kişi, boy ve yer adları, Türk tarihine, coğrafyasına, folklor ve edebiyatına dair bilgilere dair malumata ulaşmak mümkün. Kısacası eser Türklerin toplum hayatını her yönüyle kuşatan bir bilgi çeşitliliğine sahip.

Ebû Hayyân el-Endelüsî’nin, İbn Muhammed’in eserlerinde ve Kâtib Çelebi de Keşfü’z-zunûn adlı eserinde Dîvân’dan bahsetmiş. Ancak 14. yüzyıldan itibaren varlığı bilinse de Dîvânü lugāti’t-Türk’ün herhangi bir nüshasına asırlarca ulaşılamamıştır. Yaklaşık 6 yüzyıl herhangi bir nüshasına rastlanılmayan eserin bulunma hikâyesi de bir hayli enteresan.

Bugün dünyada orijinal tek nüshası olan bu kıymetli eser Ali Emiri Efendi tarafından tesadüfen İstanbul’da bulunmuştur. Ali Emiri Efendi kitabı II. Meşrutiyet’ten sonra (Ali Birinci 1914 tarihini veriyor) Fatih’teki bir sahaftan 30 altın karşılığında satın alır. Kitap dostu Ali Emiri Efendi’nin dikkati ve rikkati olmasaydı belki de Divan’dan tamamen mahrum kalabilirdik.

Bir sahafta yaşanan büyük heyecan

Ali Emiri Efendi’nin Dîvânu Lugâti’t-Türk’ü nasıl bulduğu Türk Dil Kurumu’nun sitesinde şu şekilde anlatılıyor:

“… Dîvânu Lugâti’t-Türk’ün bir nüshası eski Maliye Bakanlarından Nazif Bey’in kitaplığında bulunmaktadır. Türk dili ve kültürü bakımından önemini bilemeyen ancak değerli bir kitap olduğunu tahmin eden Nazif Bey, yakınlarından bir kadına kitabı verir ve ‘Bak sana bir kitap veriyorum. İyi sakla… Sıkıştığın zaman sahaflara götür. Altın para ile otuz lira eder, aşağıya verme!’ der.

Bir süre sonra paraya ihtiyacı olan kadın, kitabı Sahaflar Çarşısı’ndaki kitapçı Burhan Bey’e götürür ve otuz liraya satmak istediğini söyler. Dîvânu Lugâti’t-Türk gibi bir eser için otuz lira hiç de yüksek bir miktar değildir ama bu kitabın önemini ve değerini bilmeyenler için yüksek bir bedeldir. Burhan Bey, yüksek bir fiyatla alır diye kitabı Maarif Nazırı Emrullah Efendi’ye götürür. Nazır da kitabı İlmiye Encümenine havale eder. Kitabı incelemek için bir hafta süre isteyen Encümen, bir hafta sonra kitaba on lira değer biçer. Kitabın kendisinin olmadığını, sahibinin otuz liradan bir para bile aşağıya inmediğini söyleyince Encümendekiler, ‘Biz otuz liraya bir kütüphane satın alırız. Al kitabını, istemiyoruz’, diyerek kitabı Burhan Bey’e geri verirler.

İşte tam da o günlerde, ömrünü ve servetini kitaplara adayan, haftada birkaç kez Sahaflar Çarşısı’na uğrayıp, kitapçıları tek tek dolaşarak yeni bir şey olup olmadığını sormayı alışkanlık edinen Ali Emiri Efendi, kitapçı Burhan Bey’in dükkânına uğrar. Ali Emiri Efendi yeni bir şey olup olmadığını sorunca, Burhan Bey, ‘Bir kitap var ama sahibi otuz lira istiyor’, diyerek olanı biteni anlatır ve sürenin ertesi gün dolacağını, yaşlı kadının kitabı almaya geleceğini söyler.

Eline aldığı kitabın adını okuduğu anda Ali Emiri Efendi, bayılacak gibi olur… Dünyada eşi benzeri olmayan, Türk dilinin en değerli eseri Dîvânu Lugâti’t-Türk’tür elindeki kitap… Otuz değil, otuz bin lira bile değer bu kitaba. Kendisini hemen toparlayan Ali Emiri Efendi, kesin alıcı görünmemek, kitapçıyı şımartmamak amacıyla, ‘Dağınık bir eser… Acaba tamam mı değil mi? Yazarı da Kâşgarlı adlı bir adammış… Kimdir, necidir, belli değil… Sarı çizmeli Mehmet Ağa… Ama ne de olsa bir eserdir… Encümen on lira teklif etmiş, ben de on beş lira veririm…’ der.

Burhan Bey, ‘Kitap benim olsaydı verirdim. Sahibi mutlaka otuz lira istiyor. Alacaksanız bir kadına iyilik etmiş olursunuz, almayacaksanız sahibine geri vereceğim’, diye söyleyince Ali Emiri Bey, ‘İşte şimdi işin şekli değişti… Bir kadına yardımcı olmak gerekir. Peki, kabul ettim’, diyerek kitabı satın aldığını söyler ama yanında yalnızca on beş lira vardır. Eve gidip gelecek olsa kitabın bir başkasına satılması ihtimali bulunmaktadır. Paranın üstünü daha sonra vermek üzere kitabı almak istese kitapçı bunu kabul etmeyecektir. Kitabı bırakıp gitmek de istememektedir. Böyle karmaşık düşünceler içerisindeyken kitabı Burhan Bey’le birlikte bırakır, bir rivayete göre dükkânın kapısını kilitleyip anahtarı cebine koyar ve bir tanıdığa rastlamak umuduyla çarşıya çıkar. Birkaç dakika sonra eski Darülfünun edebiyat hocası Faik Reşat Bey ile karşılaşır. Hemen yanına koşar, ‘Varsa, aman bana yirmi lira ver! der. Faik Reşat Bey’de on lira vardır, hemen onu verir. Geri kalanını getirmek üzere aceleyle evine gider. Ali Emiri Efendi de Burhan Bey’in dükkânına döner ve gönül rahatlığıyla Faik Reşat Bey’i beklemeye koyulur. Burhan Bey şaşkın vaziyettedir. Kitabın önemli bir eser olduğunu o da anlamıştır artık…

Birkaç dakika sonra Faik Reşat Bey elinde on lira ile gelir. Ali Emiri, otuz lirayı hemen verir ama Burhan Bey bir de bahşiş istemektedir. Üç lira da Burhan Bey’e verir ve Faik Reşat Bey ile birlikte dükkândan ayrılırlar, konuşa konuşa çarşıdan çıkarlar. Fakat Ali Emiri’nin gözü arkadadır, Burhan Bey’in satıştan vazgeçip arkasından gelip kitabı istemesinden korkmaktadır. Kimsenin gelmediğinden emin olunca, ‘Oh… Elhamdülillah!’ diyerek evine gelir. Ne kadar değerli bir esere sahip olduğunu, kitabı incelemeye başladığında anlar.

Dostlarına, arkadaşlarına kitabın değerini şöyle anlatır Ali Emiri Efendi: ‘Bu kitap değil, Türkistan ülkesidir… Türkistan değil bütün cihandır. Türklük, Türk dili bu kitap sayesinde başka bir parlaklık kazanacak. Arap dilinde Sibeveyh'in kitabı ne ise bu da Türk dilinde onun kardeşidir. Türk dilinde şimdiye kadar bunun gibi bir kitap yazılmamıştır. Bu kitaba hakiki kıymet verilmek lazım gelse cihanın hazineleri kâfi gelmez… Bu kitapla Hz. Yusuf (as) arasında bir benzerlik vardır. Hz. Yusuf’u arkadaşları birkaç akçeye sattılar. Fakat sonra Mısır’da ağırlığınca cevahire satıldı. Bu kitabı da Burhan bana otuz üç liraya sattı. Fakat ben bunu birkaç misli ağırlığında elmaslara, zümrütlere vermem…’

Ali Emiri Efendi’nin Dîvânu Lugâti’t-Türk’ü bulduğu ve satın aldığı haberi önce İstanbul’da sonra ülkede ve daha sonra da dünyadaki Türklük bilimi âleminde dalga dalga yayılmaya başlamıştı. Haberi duyan ilk kişilerden biri olan Ziya Gökalp’tir.”

Dîvânü lugāti’t-Türk’ün bilinen tek yazma nüshası Fatih Millet Kütüphanesi’ndedir (Arapça, nr. 4189). Kâşgarlı Mahmud’un yazdığı esas nüshadan 1266 tarihinde Muhammed b. Ebû Bekir b. Ebü’l-Feth es-Sâvî tarafından istinsah edilen bu yazma büyük boy olup 319 varaktır. Daha sonra bu nüsha esas alınarak eserin Türk Dil Kurumu (Ankara 1941) ve Türkiye Cumhuriyeti Kültür Bakanlığı (Ankara 1990) tarafından iki adet tıpkıbasımı yapılmıştır.

Güncelleme Tarihi: 26 Kasım 2018, 08:02
banner12
YORUM EKLE
banner8

banner20