Bu yazı, yalnızca büyük bir felsefe tarihçisini anma metni değildir. Aynı zamanda bir öğrencinin hocasına duyduğu sevginin, minnetin ve borçluluğun ifadesidir. Cevizci’nin eserlerinden, hakkında yazılan değerlendirmelerden; ama en çok da onunla kurduğum gönül bağından süzülen bir hatırlayıştır.
Bazı insanlar hayatımıza yalnızca bilgiyle değil, bir duruşla, bir ahlakla ve bir bakışla dokunurlar. Onlarla karşılaşmak, insanın kendi içine açılan yeni bir kapı bulması gibidir; hem kavramların ışığını hem de insan olmanın sorumluluğunu hatırlatırlar. Ahmet Cevizci de benim için böyle bir insandı: Bir hocadan öte, düşüncenin izini sürmeyi öğretirken kalbimizi de incelikle terbiyeden bir bilge. Onunla geçirdiğim yıllar, felsefenin kitaplarda başlayan ama hayatın içinde asıl karşılığını bulan bir yolculuk olduğunu öğretti bana. Her cümlesinde, her eleştirisinde, bir paragrafın tek bir kelimesine gösterdiği titizlikte ya da sesi alçak ama etkisi derin bir açıklamasında hakikatin önünde duyduğu saygıyı görmek mümkündü. Cevizci, felsefeyi yalnızca akademik bir disiplin olarak değil; insanın kendini tanıma çabası olarak kavrar, düşünceyi hayatın merkezine yerleştirirdi.
Hayatını felsefeye adamıştı ama bunu insanlardan uzak bir entelektüel yalnızlıkla değil, dilin en sade, en anlaşılır hâliyle konuşarak yaptı. Türkiye’de felsefenin hem anlaşılması hem sevilmesi için verdiği çabanın büyüklüğü, geride bıraktığı eserlerin sayısından değil, o eserlerin taşıdığı berraklıktan anlaşılır. Çevirileriyle, sözlükleriyle, ders kitaplarıyla, köşe yazılarıyla düşüncenin topraklarımızda yankı bulması için emek verdi. Fakat bütün bunlardan daha önemlisi, onun insana yaklaşım biçimiydi. Öğrencisine gösterdiği özen, sabır ve teşvik; bir metin üzerinde düşünürken kattığı özgüven; akademik disiplinden önce ahlaki bir çizgiyi öğretme çabası, bugün geriye dönüp baktığımda onun en büyük mirasıdır. Çalışmalarına katkı sunduğum, bazı bölümlerini yazdığım ve hazırlığında yanında bulunduğum kitaplar; hocanın bilgisiyle olduğu kadar insanlığıyla da yoğrulmuş eserlerdi.
Bu yazı, yalnızca büyük bir felsefe tarihçisini anma metni değildir. Aynı zamanda bir öğrencinin hocasına duyduğu sevginin, minnetin ve borçluluğun ifadesidir. Cevizci’nin eserlerinden, hakkında yazılan değerlendirmelerden; ama en çok da onunla kurduğum gönül bağından süzülen bir hatırlayıştır. Onun bıraktığı miras, sadece felsefi kavramların Türkçedeki karşılıkları değil; aynı zamanda düşünceye duyulan saygı, emeğe gösterilen özen, adalete bağlılık ve insanı incitmeyen bir bilgeliktir. Bugün, vefat yıl dönümünde hem akademideki yerini hem de kalplerimizde bıraktığı boşluğu hatırlamak; bize bıraktığı emaneti yeniden düşünmek ve bu emaneti layıkıyla taşımaya niyet etmek gerekiyor. Bu giriş, o niyetin ilk cümlesidir.
Ahmet Cevizci, kitapların arkasına saklanan biri değildi; bilgiyi insanın gözünün içine bakarak aktaran, öğrencisinin zihnini olduğu kadar ruhunu da gözeten bir öğreticiydi. Sadece derslerde değil, hayatın her alanında “öğreten” bir varoluşu vardı.
Bir talebesine yönelirken kibirli olmaması, öğrencisinin başarısıyla içten sevinmesi, zayıflığına kırılmadan yaklaşması; bir makalenin her cümlesini tek tek okuması; dipnotlara kadar inerek “eksik bırakma, haksızlık etme, adaleti gözet” diye öğüt vermesi, hem yazıda hem hayatta sürdürdüğü tutumun göstergesiydi. Türkiye’de felsefe tarihi alanının henüz tam kurumsallaşmamış olması, kavramların Türkçeleştirilmesi, literatürün oluşması, çevirilerin yapılması, bibliyografyanın düzenlenmesi gibi pek çok alanın hâlâ mücadele gerektirmesi düşünüldüğünde, Cevizci’nin yükü ne kadar büyük bir sorumluluk taşıdığı daha iyi anlaşılır. Hakkaniyetli bir felsefe tarihçisi olarak, filozofları anlatırken kendi yorumunu öne çıkarmak yerine filozofun sesini duyurmaya gayret eder; ideolojik bir çizgiye yanaşmadan, taraf tutmadan, bir geleneğin temsilcisi gibi davranmadan çalışırdı. Felsefe tarihçiliğini akademik bir soğukluk değil, adaletli bir sadakat olarak görürdü.
Cevizci’nin şu cümlesi ise tüm ömrünün yönünü belirleyen temel ilkeyi açık eder:
“Bu topraklara beslediğim muhabbet, hayatımı önemli ölçüde değiştiren felsefeye duyduğum borçluluk ve bu ülkede hayatın felsefi kültürün yaygınlaşmasıyla daha güzel ve zengin hâle geleceğine olan inancım, beni dar alanda uzmanlık tesis etmektense Türkiye’deki felsefe eğitimine daha geniş bir alanda katkı yapmaya sevk etti.”
Onunla olan ilişkim akademik bir bağın ötesindeydi. Kitaplar arasında bana yol gösteren, düşünce içinde ışık olan, insanlık konusunda öğretmenlik yapan bir hocaydı. Yıllar içinde bir metnin kenarına düşülen küçük bir not, bir paragraf üzerine söylediği bir söz, bir çevirideki tek kelimeye gösterdiği hassasiyet beni yalnızca bir öğrenci olarak değil, bir insan olarak da dönüştürdü. Sekreterliğini yaptım, kitaplarının hazırlanışında yanında bulundum, bölümler yazdım, metinlerine katkı sundum. Ama o bana hiçbir zaman bir “yardımcı” gibi davranmadı; “düşüncenin yol arkadaşlığını” ciddiye aldı. Onun gösterdiği ahlaki çizgiyi, düşünceye yaklaşımını, insana duyduğu saygıyı hayatıma düstur edindim. Bugün düşündüğümde, en büyük öğretisinin ne kitapları ne de makaleleri olduğunu görüyorum; en büyük öğretisi kendi hayatıydı.
1 Aralık 2014’te hocayı kaybettiğimizde yalnızca bir akademisyen değil, Türk düşünce hayatında bir omurga kırıldı. Felsefenin “zor ve uzak” bir alan olmaktan çıkmaya başlamasında onun payı büyüktür. Asım Öz’ün tespitiyle, Cevizci’nin eserleri felsefenin hem kadim hem güncel meselelerini açık ve anlaşılır biçimde anlatmayı görev edinmiş, felsefe meraklıları için bir referans noktası olmuştur. Bugün hâlâ öğrenciyle akademisyeni aynı masada buluşturan metinler bırakmıştır. Kavramların Türkçede yerli yerinde karşılanmasını ondan öğreniyoruz. Bir filozofun adil biçimde nasıl temsil edileceğini onun metinlerinde görüyoruz. Ve bugün hâlâ bir öğrencinin hocasına duyduğu sevgiye yakışan bir mirasın içinde yaşıyoruz.
Bir insanı anlamak bazen bıraktığı cümleleri, bazen yürüdüğü yolu, bazen de yetiştirdiği insanları izlemekle mümkündür. Ahmet Cevizci söz konusu olduğunda ise bu üçü birbirine karışır; cümleleri yol olur, yolu insan yetiştirir, yetiştirdiği insanlar onun cümlelerini geleceğe taşır. Bıraktığı külliyatın büyüklüğü, akademiye kazandırdığı berrak dil, Türkçenin felsefe terminolojisine kattığı derinlik ve çevirdiği eserlerin kapsamı elbette tek tek sayılabilir. Fakat bunları asıl anlamlı kılan, her satırın arkasında duran o sessiz ama sarsılmaz iradedir: Bu topraklarda felsefenin kök salabileceğine duyduğu inanç.
Bir felsefe tarihçisi olarak üstlendiği vazife, yalnızca filozofları anlatmak değil; düşüncenin tarih içindeki yolculuğunu adil, doğru ve eksiksiz biçimde ortaya koymaktı. Fakat bütün akademik başarılarına rağmen, onu gerçekten büyük yapan şey yalnızca bunlar değildi. Onu büyük yapan, insana yaklaşım biçimi, öğrencilerine duyduğu şefkatli fakat disiplinli ilgi, verdiği emeğe gösterdiği sadakat, alçakgönüllülüğüyle birleşen entelektüel ciddiyetiydi. Onun yanında çalışmak, bir kitap hazırlamak, bir bölüm yazmak ya da bir paragraf üzerinde konuşmak bile insana büyük bir eğitim sunardı.
Bugün geriye dönüp baktığımızda, onun yokluğunun büyük bir boşluk bıraktığını görmek yalnızca insani bir tespit değil, akademik bir gerçektir. Çalışma disiplini, üretkenliği ve Türkçeye kazandırdığı tutarlılık, yerinin doldurulmasını zorlaştıran bir alan açtı. Fakat bıraktığı boşluk kadar bir başka şey daha var o bize bıraktığı emanet. Bu emanet, düşünceye duyulan saygı, memlekete beslenen muhabbet ve doğruyu arama çabasıdır. “Bu topraklara beslediğim muhabbet…” diye başlayan cümlesi, bu emeği bir bilimsel faaliyetten öte ahlaki bir görev olarak gördüğünü açıkça ortaya koyar.
Bugün bizlere düşen, hem bu emeği anmak hem de bu emeğin ışığını geleceğe taşımaktır. Onun öğrencileri, okurları, dostları ve fikirlerini önemseyenler olarak; Cevizci’nin açtığı yolu sürdürmek, felsefenin bu ülkede daha fazla yer bulması için çaba göstermek, düşünmeyi, sorgulamayı ve anlamaya gayret etmeyi bir kültür hâline getirmek en büyük karşılıktır.
Ahmet Cevizci artık aramızda değil; fakat kitaplarının her satırında, çevirdiği her kavramda, berraklaştırdığı her düşüncede yaşamaya devam ediyor. Onun mirası, yalnızca raflarda duran kitaplardan ibaret değil; düşünceye adanmış bir ömrün sabırla ve iyilikle inşa ettiği bir yoldur. Bu yazı, o yola duyulan saygının; öğrencisinin hocasına olan derin sevgisinin ve borçluluğunun bir ifadesidir.