Bende Hüsrev Hatemi’nin 1968-1990 yılları arasında yazdığı şiirlerden oluşan Şiirler (Dergâh y., II. Baskı 1998) kitabı bulunuyor. Diğer şiir kitaplarını da en kısa sürede temin edip okumak istiyorum. Çünkü her şeyden önce Hüsrev Hatemi ilgi çekici bir özgünlüğe sahip. Neredeyse ilk şiirlerini yazdığı yıllardaki şiir eğiliminden tamamen olmasa da büyük oranda farklı bir yol izlemiş; kendi sesini hemen yakalamış, kendi imge, sembol, kelime kullanımı, anlatım ve söyleyiş şeklini bulmuş bir şair. Fakat yine de onu çağından soyutlamak mümkün değil.

İki açıdan Hüsrev Hatemi’yi çağından soyutlayamayız. Birincisi; etkilendiği şairler açısından. Ki söz konusu olan Hüsrev Hatemi’yse buna etki değil sevgi, ilgi, beğeni demek lazım. Yani Hüsrev Hatemi sevdiğinden etkilenir. Genel kabul görmüş veya ortamı şiir ve yazılarıyla etkisi altına almış şairlerden neredeyse bütün genç veya yeni şiir yazmaya başlamış şairler etkilenir. Hüsrev Hatemi’ninki öyle değil. O, daha çok kendinde karşılık bulan şiir ve şairlerden etkilenmiş gibi. Modaya uymak şeklindeki bir etkilenme Hüsrev Hatemi şiirinde yoktur. Yani genel akışa kendini kaptırmamış bir şair diyebiliriz Hüsrev Hatemi için. O daha çok okuduğu, yaşadığı, sevdiği, beğendiği şairlerden kendi şiirine bazı etkiler taşımıştır.

Müteşairlik tehlikesi ne zaman baş gösterir?

Hatemi bunu da bilinçli bir şekilde yapar. Şair vardır, okuduğu şiirden etkilenir, fakat fark etmez. Bu fark edişi belki yıllar sonra gerçekleşir. Yahu şu şiirimde şöyle bir şiirden etkilenmişim de farkına varmamışım diyebilir. Nasıl olur bu? Şair, şiir yazarken yoğun bir duygulanım içindedir. Buna duygulanım diyoruz fakat, bazıları ilham der. Bazıları derinleştirilmiş veya inceltilmiş fikir diyebilir. Her neyse o artık, şair o anda biraz bilinçli, biraz bilinçsiz olabilir. Hüseyin Cöntürk’ün “iyi şair, şiirinin içinde ve dışında neler olduğunu iyi bilir” deyişine muhalif söylemiyoruz tüm bunları. Onlara ek olarak söylüyoruz. Şiirin, şairin ifade etmek istediğinden daha fazlasını ifade eden bir özelliği olarak. Cöntürk zaten bu cümleyi kurarken şairin şiir yazma esnasındaki ruh haliyle ilgili konuşmamaktadır.

O yüzden şair, özellikle genç şair, bazı mısralarında ister istemez farklı şairlerden izler taşır kendi şiirine, fakat bunu fark etmez. Kendisinin sanır. Bilinçsiz bir etkilenmedir bu ve çok tavsiye edilmez. Yani farkına varmadan, bazı şeyleri ödünç alırsınız başka şairlerden. Fakat onları kendi malınız sanmak gibi bir tehlikeyle de karşı karşıyasınızdır. Kendi malınız sandığınız an, müteşairlik tehlikesi baş gösterir. Müteşairlik aslında bu söylediğimizden farklı bir şey değildir. Yok eğer bilinçli bir etkilenme içindeyseniz, o zaman bu etkinin faydasından söz edilebilir. Çünkü o etki bir yere kadar kullanılacak ve zamanı gelince kaldırıp atılacaktır.

Şairin bilinçsiz, yani bütünüyle bilincine varmadan yazdığı mısraların tamamını diğer şairlerden aldığı etki diye parantez içine hapsettiğimiz anlaşılmasın. O, meselenin bir yönüydü. Diğer yönlerine zaten salt akılla yaklaşmak, çok bir şey kazandırmayacaktır. Şiirin akılla açıklanamayan veya aklın sınırlarını tanımayan bir yönü var. Bu, metafizik diye vasıflandırılan şiirlerde daha belirgindir. Diğer şiirlerde ise belirli oranlarda bulunur. En realist şiirlerde bile bu böyledir.

Hüsrev Hatemi’de dün ile bugün ve yarın birbirinden ayrılmazlar

Hüsrev Hatemi’nin ilk şiirlerinden itibaren hem çağdaşlarından hem de kendisinden önceki şairlerden bilinçli bir şekilde etkilendiğini söylemeliyiz. Örneğin Ahmet Haşim ve Attila İlhan’dan. İkisinin de Hatemi’nin şiirinde özel bir tarafı vardır. İkisinin de lirizm yönüyle Hatemi’de yer edindikleri söylenebilir. Attila İlhan modernizm, bugün, şehir ve yakın dönemin lirizmiyle; Ahmet Haşim modernizmin başlangıcı ve dünün lirizmiyle. Ahmet Haşim’de tabii modernizmle birlikte geleneğin son halkası olmak gibi bir özellik de yakalanabilir. Diğer ifadeyle onun sembolizmi artık Osmanlı şiirinin son noktası diye değerlendirilebilir. Gerçekten de Hatemi’nin şiirinde bu iki şairin hüznü, lirizmi, olay ve şahıslar karşısındaki duygulanışı yönüyle etkiden söz edebiliriz. Diğer yönlerden, mesela mısra kuruluşu, ses, teknik, inanç, dünyayı algılayış ve değerlendiriş açısından değil. Kaldı ki Hatemi aslında bu iki şairden bilinçli ve kısmen etkilenmiş. Ve bu etkiyi kendi şiiriyle de dile getirmiştir. Hatta bazı şiirlerinde o şairlerle sohbete bile girmiştir.

Aslında Ahmet Haşim ve Attila İlhan’la yakaladığımız yön, Hatemi’nin şiirinde başat bir özellik olarak da görülebilir. Başka ifadeyle onun şiirinin temel özelliklerinden biri haline dönüşür. Bu iki yön, geçmişle geleceğin birlikte değerlendirilişidir. İç içe ve üst üste bindirilişidir de diyebiliriz. Birbirinden ayrı düşünülemeyeceği şeklinde ifadelendirirsek, daha isabetli olur. Hüsrev Hatemi’de dün ile bugün ve belki de yarın birbirinden ayrılmazlar. Fakat homojen bir karışım içinde kaybolmazlar da. Mutlaka kendi renk, koku, şekil ve anlamlarını belli ederler. Heterojen bir şekilde dururlar ve birbirini iter veya çekerler, dolayısıyla anlamlandırırlar. Sanki Hüsrev Hatemi, şiiriyle iki, hatta üç zamanı birden yaşar. “Grili çocuk” diyerek geleceğe ister istemez bir gönderme yapar. İstanbul’un çeşmelerinden söz ederek veya musiki, sema, tasavvuf, Ahmet Haşim’den… geçmişle, kültürle, gelenekle bağını vurgular. Blucini, deterjanı veya marketi ise şiirine taşıyarak bugünle bağını koparmaz. O zaman Hatemi şiirinde geçmiş Ahmet Haşim, şimdi Attila İlhan’la sembolleştirilebilir. Bu ikisiyle birlikte gelecek, Hüsrev Hatemi’dir.

Çünkü Hüsrev Hatemi “yeni imgeleri de sevmiyorum” diyerek geçmişten tamamen kopmak istemez. Geçmişten kopmak istememesinin sebebi, Haşimvari bir bugünden memnuniyetsizliktir. Hüsrev Hatemi modernizme, yani 1968-1990 arası yaşananlara, olaylara, sözlere, dünyanın gidişatına, yazılanlara karşı daima eleştirel bir mesafeden bakar. Çok incelikli ve değişik açılardan onları eleştirir. Ve ister istemez onlara karşı bir kaçış içine de girer. Çünkü yaşananlar önü kesilemez bir fırtınaya veya sel felaketine benzer. Dünya ölçeğinde geri dönüşü çok mümkün olmayan bir felaket demektir aslında modernizm. İki dünya harbinden sonra bu daha da belirginleşmiş, son ümitler Soğuk Savaş döneminden sonra tükenmiştir. Geçmişe dönük atılış ve özlem ya da geçmişten imge, sembol veya anlatımlar taşımak, bundan kaçışı ve buna dönük en temelli ve sağlam eleştiriyi ifade eder.

Her haliyle Hüsrev Hatemi, şarkısını mırıldanır ve dinletmeyi başarır

Fakat kaçış mümkün olmaz. İnsan kendinden ne kadar kaçabilir? Kendini tamamen geçmişin içinde yaşıyor zannetmek ise sinirsel bir hastalığın belirtisidir. Bu hastalık Hüsrev Hatemi şiirinde görülmez. Onda aslında bugüne dönük sağlam bir fikir, bilgi ve duygu birikimi, dolayısıyla bilinç vardır. O, şiiriyle günün meselelerine eğilmekle de kalmaz. Günün meselelerine geçmişin penceresinden bakar demek istemiyoruz. Günün meselelerine geçmişin yedeğinde eğilmeyi başarır demek istiyoruz. Ne geçmişte, ne de bugünde takılıp kalan bir bakışa sahip Hüsrev Hatemi. Kendisi olmayı biraz da buna borçlu. Hüsrev Hatemi’nin Türk şirinde İkinci Yeni ve 1960 Kuşağı gibi tazyikli, etkisi büyük, çıtası yüksek iki akımın çemberi dışında şiirini kurabilmesi de buna bağlanabilir.

Her halükarda Hüsrev Hatemi içli, hüzünlü, sıcak, yer yer esprili ve eleştirel bir şiir kurmuş. Onda dediğimiz gibi yazıldığı döneme ait çizgilere rastlanır ve bu, şiirin çağını yansıtması, göstermesidir, mutlaka olması gereken bir şeydir. Onda ayrıca geçmişten izler de bulunur, fakat bu, Hüsrev Hatemi’nin yorumuyla, şekillendirmesi ve hayal dünyasıyla. Onda geleceğe dönük de bir atakla karşılaşılır, bu da kendi sesi peşinde yürüyecek her şair için istifade edilmesi gereken bir damardır, orijinalitedir. Her haliyle Hüsrev Hatemi, şarkısını mırıldanır ve dinletmeyi başarır. Ondaki üç zamana tanıklık etmek veya müdahil olmak için okuyucusunu davet eder. Çünkü herkese kapısı açıktır. Açık, anlaşılır, okuyucuyu zorlamaz, ama mutlaka şiire doyurur bir kitap Şiirler. Yıllar sonra bile karşınıza ansızın çıkabilir. Ve o üç zamandan biriyle sizi yakalayabilir.