banner16

Fatih Baha Aydın: Roman Bilgeliği Aktarabilmenin Tek Yolu

''Karakterim realiteden kopmaya çok müsait değil. Zaten üst üste beş tane kurgu kitap okuyamam. Araya bir iki tarih veya iktisat kitabı atmam gerekiyor. Bu sefer realite sıkıyor, o zaman da romana dönüyorum. Hayalle ve realiteyle böyle bir ilişkim var.'' Fatih Baha Aydın, 'Bihaber' romanı üzerine Hatice Ebrar Akbulut'un sorularını cevapladı.

Fatih Baha Aydın: Roman Bilgeliği Aktarabilmenin Tek Yolu

Bihaber, bir ilk roman. Kurgusu, gerçek ve hayal ikileminde ilerler. Kazım’ın kendi yaşamına dair anlattıkları, romanın gerçek zemini; zihninde tasarladığı ve herkesi bu tasarıya inandırmak istediği Suat Hanım’ın hikâyesi ise hayal zeminidir. Bu zeminlerin kayması ve çakışması, Kazım’ın hayatını tam bir dilemmaya çevirir. Roman ilerledikçe Kazım, bir kapana sıkışır. Tuttukları ve tutundukları elinde kalır. Roman, asıl konusu olan Suat Hanım’ın nasıl ve neden doğduğu sorunsalı üzerine kuruludur. Suat Hanım’ın hikâyesi, Kazım’ın aile, arkadaş, iş ve aşk ilişkileri içerisinde doğar ve büyür; onun yaşadıklarında, büyüdüğü çevrede gelişip serpilir. Akademisyen ve yazar olan Kazım, Suat Hanım’ın hikâyesini anlatırken önce kendisini ve yaşadıklarını anlatmayı tercih eder bu yüzden. Aslında bununla ‘bir yazar, yaşadıklarından bağımsız değildir’ demek ister. Romanın ilk sayfalarında, bu konuya açıklık getirirken şöyle demekten alamaz kendini “… Suat Hanım’ın nasıl yaratıldığını bilmek için önce benimkini bilmeniz gerekiyor.” (Bihaber, s. 12)

Olay ve durum anlatımının yanında, karakter yaratmak daha zordur. Karakterin konuşması, düşünmesi, hâl ve hareketleri, bakışları, sevdikleri, sevmedikleri, öfkesi, hataları, düşleri, rüyaları… Kısacası anlatıcı, başka bir ruh hâline girer veya başka bir insanın yerine duyar, düşünür ve hisseder. Böylece yaratımını gerçekleştirir. Kendi ben’inden bir süreliğine ayrılır. Başka bir yerden, başka biri olarak bakar ve anlatır. Tabii ki bunu yaparken yine kendi iç dünyasına döner. Tıpkı dalganın, bir yere vurarak aynı noktaya dönmesi, sesin bir yere çarparak yankılanması ve ikinci bir ses olarak duyulması gibi. Kazım, Suat Hanım ve diğer yan karakterler, iç içe gelişen olaylar, karakterlerin iç ve dış betimlemeleri, Bihaber’in anlatıcısının, jest/ mimik/ karakter/ diyalog ve olay deposunun oldukça zengin olduğunu gösterir.

Bihaber yalnızca kurgusal olarak iki zeminli değildir. Tema olarak da iki temel mesele, yalan ve hakikat üzerine kuruludur. Yalan bildiklerimiz gerçek olabilir mi? Gerçek olarak bildiklerimiz yanıltıcı olabilir mi? Gerçek hakikati perdeleyebilir; yalan gerçeği ortaya çıkarabilir mi? Kazım’ın ömrünü vakfettiği Suat Hanım yalanı, bu soruları sorduruyor ve hakikat üzerine insanı düşündürüyor.

Fatih Baha Aydın ile Bihaber romanı üzerine konuştuk.

Bihaber romanının arka plânından söz eder misiniz? Nasıl bir yürüyüştü? Hangi vadilerden geçti de böyle bir romana dönüştü?

Bihaber’i yüksek lisans yaparken yazmaya karar verdim. Tabii ilk aklıma geldiğinde, çok daha başka bir hikaye yazacağımı düşünüyordum. Son haline gelmesi zaman aldı.

Forbes dergisi her sene bir rapor yayımlıyor. Resim piyasasını analiz ediyorlar. Hangi ressam piyasasını artırdı, tabloların fiyatını belirleyen unsurlar nelerdir ve saire... O vakitler Londra’da olduğum için Türkçeye hasret kalmıştım. Telefonuma o yılki raporu indirdim, dinlemeye başladım. Maksat biraz Türkçe kelime duymak, hasretimi gidermekti. Vakit gece. Kaldığım yurttan çıktım, yolda yürümeye başladım. Tabloların fiyatını etkileyen unsurları dinliyordum. Ama yarım kulak dinliyorum tabii. Bir ara “ölüm” kelimesini duydum. “Allah Allah, yanlış mı duydum?” deyip geriye aldım biraz. Rapora göre tabloların fiyatlarını etkileyen önemli bir unsur ressamın ölü olmasıydı. Ölü ressamlar, bir daha eser veremeyecekleri için otomatikman tablolarının da fiyatları artıyordu. Bunu duyunca kanım dondu. Tahmin edilemeyecek bir şey değildi bu tabii, ama yine de çok etkilendim. Ölü bir ressamı yazmaya o zaman karar verdim. Tabii zamanla bu nüvenin üzerine başka katmanlar da dahil oldu. Aile ilişkileri, akademi vs.

Seçtiğim konuyu uzun bir öyküde işleyebileceğimi düşündüm. Fakat daha sonra dosya yavaş yavaş romana evrildi. İlk etapta roman yazmak, yayımlatmak gibi bir fikrim yoktu yani. İlk romanım olduğu için birtakım problemlerle karşılaştım. Kurgu nedir, tempo nasıl ayarlanır, gerçekçi karakter nasıl yazılır gibi sorularla boğuştum kafamda. Kendimce cevapları bulmam vakit aldı. Eskiden musiki talebeleri, eser besteleyecekleri zaman hocalarının bir eserini seçer, aynı usulde fakat farklı bir makamda hocasının eserini bir nevi kıble edinerek baştan yeni bir eser bestelerlermiş. Mesela bildiğimiz kadarıyla Zekai Dede bazı eserlerini, hocası Dede Efendi’nin eserlerini örnek alarak bestelemiştir. Ben de aynı şekilde kendime Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nü örnek aldım. Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nde de yalan çok önemli bir tema malum. Fakat ben Hayri İrdal gibi etrafındaki absürtlüğü gören bir karakter yaratmak istemedim. O yüzden Kazım ne kendindeki ne çevresindeki tuhaflığın farkında... Kitabın macerasını kısa yoldan böyle özetleyebilirim.

Okuma ve yazma hikâyelerini okuduğumuz kimi yazarlar, genellikle yoksunluktan söz eder. Yani entelektüel bir aile ortamından söz eden çok azdır. Anneniz ressam, babanızsa akademisyen. Bunun, okuma ve yazma hikâyenize yansıması nasıl oldu veya oluyor?

Yoksunluğun türlü türlüsü var malum. Evet, ben çok şanslı bir evde doğdum. İlim de sanat da gündelik kavramlardı bizde. Fakat hatırlamak lazım ki akademisyenler devlet memuru. Çocukluğumda, yoksunluğu tecrübe etmedim diyemem. Yoksul denecek halde değildik ama halimizin vaktimizin yerinde olduğu da söylenemezdi. Ayrıca mahrumiyeti sadece materyal nimetlerin eksikliği şeklinde de tanımlamak yanlış olur. Şanslı bir ailede doğup da dostların, sevginin, saygının yokluğunu hissetmek mümkün... Fakat yine de yoksunluktan söz edecek bir durumum olmadı Allah’a şükür.

Bizim eve gelen arkadaşlarım babamın kütüphanesini görüp hayret ediyorlardı. Ben de anlamıyordum tepkilerini. Her ev böyle sanıyordum... Okuma yazma hikayemde elbette içinde doğduğum bu ortamın büyük etkisi oldu. Kitaba veya daha geniş manasıyla bilgiye ulaşmam hiçbir zaman zor olmadı. Bana kitap tavsiye eden çok insan vardı, ki bu da keza büyük şans. Mesela babam bana Beyazıt’tan Kemalettin Tuğcu romanlarını almıştı. Gece Kuşları üzerimde çok büyük tesiri olan bir kitaptır. Ana karaktere benzemeye çalıştığımı, onu gibi geceleri sokağa baktığımı hatırlıyorum... Rahmetli Mehmed Niyazi hocam Peyami Safa’yı tavsiye etmese kim bilir ne zaman tanışacaktım Dokuzuncu Hariciye Koğuşu ile? İnsanın çevresinde okuyanlar olunca bazı mesafeleri daha hızlı ve acısız katediyor. Bunun için ne kadar şükretsem azdır. Niyazi hoca şanslı bir çocuk olduğumu ifade etmek için “Büyük adam olmazsan eşekliğindendir” derdi hep... Çok doğru bir laf.

Bihaber’in satırlarında, Türk edebiyatının güzide isimlerine rastlıyoruz. Ömer Seyfettin, Ahmet Kutsi Tecer, Yahya Kemal, Nihat Sami Banarlı, Peyami Safa, Necip Fazıl gibi… Yeni çıkanlardan başını kaldıramayan okurlar, hatta yazarlar var. Bir okur, bir akademisyen ve bir yazar olarak üç ayrı pencereden baktığınızda, geçmiş birikime yaslanılıyor mu sizce, nasıl gözlemliyorsunuz?

“Klasik” demek, her zaman için yeni demektir. Biz klasikleri okuyarak da bugünü takip edebiliriz, ân’ı anlayabiliriz. Yeni çıkanlardan başını kaldıramayanlar da bunu biliyor elbet. Ama işlerine gelmiyor, bu gerçek. Sadece klasikleri okumanın yanlış olduğunu söylerler ama sürekli yeni çıkanları okumanın etkilerini düşünen az gibi. Sadece yeni eserleri okumak, şayet edebî eser vermek istiyorsak, çok yanlış bir metot. Akademik bir makale yazdığımızı düşünelim. Temeli muhakkak literatür olmalı. Zaten “Geçmişte bunlar yazıldı, benim de diyeceklerim şunlardır” demektir aslında akademisyenlik. Önceki tartışmaları ve birikmiş bilgiyi göz ardı ederek bilimsel eser veremeyiz. Edebî eser vermenin raconu da bu bence. Geçmişteki tartışmaları bilmeden yazmamalıyız. “Büyük şehirde, kalabalık içinde yalnız hisseden” bir karakter yazalım mesela. Klasikleri okumadıysak orijinal bir karakter yazdığımızı sanırız. Halbuki çokça işlenmiş bir konu değil mi bu? Sadece bugünün edebiyatından beslenenler, sanıyorum hiçbir zaman kaliteli eser veremeyeceklerdir. Bugünün edebiyatçılarına kulak tıkamak da aynı şekilde bir başka yanlış olur tabii. Onu da ifade etmek gerek.

Bihaber’in başkişisi Kazım, öğrencilerine “Roman okumayı kimler seviyor” diye soruyor. Havaya kalkan parmakların az olmasına seviniyor, “Roman okumayı sevmeyenlere bir şeyler öğretmek kolaydı. Çünkü dimağları yanlış ve taraflı bir bilgiyle kirlenmemişti” diyor. Oysa genelde tam tersi düşünülür. Yani roman okumayı seven öğrencilerin, başarılı olacağına inanılır. Kazım’ın böyle bir ters mantık yürütmesini nasıl açıklıyorsunuz?

Aslında Kazım, akademide açıktan pek dile getirilmeyen bir hakikati itiraf ediyor: Kitabın her türlüsüne duyulan düşmanlığı. Çok az akademisyen kitap okur. Çok ama çok az akademisyen diyorum... Doçentlik veya profesörlük için olmayan her türlü uğraş, ilim dışı bir gayrettir.

Kitap mı okuyorsun? Ne gerek var, makale yaz. Makale yazmaya karar ver, sonra konuyu bulursun. Roman mı okuyorsun? Neden, çocuk musun sen? Ne! Roman mı yazdın? Sen böyle boş işlerle uğraşırsan zor doçent olursun...

Bizim ülkemizde akademisyenlik ilim üretmenin mesleği değil. Bunu kabul etmek lazım. Çok kıymetli insanlar da tanıdım hiç şüphesiz. Ama onlar o kadar azınlık ki... Kazım da burada romana yöneltilen eleştiriyi dile getiriyor ironik bir şekilde. O da tipik bir akademisyen nihayetinde.

Kazım, çok düşünceli, ince ve sabırlı bir karakter. Babasının fotoğraf makinasını satması üzerine ona küsüyor. Romanın ilerleyen sayfalarında, bu küskünlüğüne dair bir pişmanlık duyuyor. Evladın asi olmasını her zaman olumsuz görmemek lâzım değil mi sizce de? Fotoğraf makinesi mevzusunda, Kazım’ın hareketini çok haklı buluyorum.

Kazım elbette haklı. Zaten babası ile ilişkisi düzelmeye başladıktan sonra babasını kaybetmeseydi kendini haklı görmeye devam edecekti. Sonradan yaşadığı pişmanlık çocuksu bir tepki. Doğru ile yanlışı karıştırıyor. Baba ile çatışma malum psikanalizde de önemli bir mevzu. Erkek çocuğunun karakterinin oluşmasında önemli bir süreç. Ama Kazım’ın şanssızlığı kritik bir yaşta babasını kaybetmesi. Öyle olunca da tarafsız olma kabiliyetini yitiriyor.

Kazım’ın annesi, eşine yaşarken kıymet vermiyor. Eşinden yana yüzü hiç gülmediği gibi kendisi de eşinin yüzünü güldürmeye vesile olmuyor. Ancak kocasını kaybedince çok üzülüyor, pişmanlık duyuyor. “İnsan kendinden bu kadar mı bihaber olur” diye isyanı basıyor Kazım da. Kitaba ismini veren bu sözcük, Kazım’ın da kaderi değil mi? Yani Kazım da kendinden fazla bihaber davranmıyor mu? Bihaber’in esprisi burada yatıyor gibi geldi bana.

Kitabın tam olarak esprisi burada. Psikolojide projeksiyon diye bir kavram var. Bazen şahıslar kendinde görmek istemedikleri kusurları başkalarında görünce onları suçlar. Sinirlenir. Mesela çok dedikodu yapan ama bunun da yanlış olduğunu bilen insanlar zaman zaman “Çok gıybet ediyorsun” diye etrafına çatar. Bu da onun gibi. Kazım kendi yaşadığı ruhsal sıkıntıların aynısını annesinde de görünce ona patlıyor. “Bihaber” romanda sadece burada geçiyor zaten. O da romana ismini veriyor. Asıl kendinden bihaber olan Kazım yani. Babası ile çatışıyor, sonra babasının bütün değerlerini benimsiyor. Babasını acı bir şekilde kaybettiği için onu bir çeşit şehit mertebesine koyuyor. Ondan sonra da onun her fikri, her fiili mutlak doğru oluyor. Doğru ile yanlış birbirine karışıyor. Dedim ya Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nü kendime kıble aldım diye. Hayri İrdal bir yerde kendine itiraf eder: “Bütün bunlar hayatımda tek bir hadisenin doğurduğu şeylerdi. Emine ölmeseydi hiçbiri olmayacaktı...” diye. Benzer bir ilişki benim romanımda da var. Babası ölmeseydi, Kazım yalan söylemeyecek, Suat Hanım’ı yaratmayacaktı. Ben böyle düşünüyorum.

Nazif Bey, Kazım’ın iç dünyasını besleyen bir musikişinas. Bu nedenle Kazım’ın üzerinde çok etkisi var. Nazif Bey’in biyolojik oğlu Rauf ise babasına her anlamda uzak biri. Neden böyle oluyor, mum dibine neden ışık vermiyor?

Varlıklı ailede doğan insanlar, bazen ebeveynlerinin servetini reddeder. Şanslı olmak da bir yük olabiliyor. Ayrıca insan ne kadar çevreden etkilenirse etkilensin, bir yerde kendi yolunu kendi çiziyor. Habil ile Kabil’in hikayesi buna bir örnek mesela. İkisi de hiç şüphesiz aynı değerler ile büyüdüler. Ama birisi ilk katil olmayı seçti. Diğeri ise ilk şehit oldu. Aileden ne gelirse gelsin kişinin reddetme hürriyeti var. Rauf da sanırım buna benzer tercihi kendi hayatında vermiş zamanında.

Taşra dediğimiz şey sadece fiziki şartları kapsamıyor. Zihinsel ve duygusal dünyada da taşralılık söz konusu olabiliyor. Nazif Bey ve Rauf örneğinde olduğu gibi, babanın iç dünyası ve ufku geniş ama çocuğun dünyası karanlık. Çocuk, yanıbaşındaki âlemin farkında değil, taşralı kalmış. Nazif Bey-Rauf ve Kazım üçlüsüne bakınca, ilmî ve insanî anlamda yükselmek için gerçekten içten bir isteyiş ve içsel bir yürüyüş gerektiğini anlıyor insan. Bu üçlüye bakınca siz neler görüyorsunuz?

İnsanın içinde olacak derler ya. Büyük insanların çocuklarını görüyoruz. Annesi, babası müzisyen, edebiyatçı, akademisyen. Ama kendisi bambaşka bir yol tutmuş. Dediğiniz doğru. Bazen bir şeye çok maruz kalmak ters tepebiliyor. Çocuğun hangi tarafa gideceğini kestirmek mümkün olmuyor sanırım.

Yaşıtlarınızın aksine eski sözcükleri ehemmiyetle kullanıyorsunuz. Sizce de bu sözcüklerin çağrışımı ve zihinde yarattığı dalga daha etkili değil mi?

Sevdiğim kelimeleri kullanmayı çok istiyorum. Ama eğer kullanacağım kelimenin hayatımda hiçbir yeri yoksa, yani kırk yılda bir de olsa kullanmıyorsam, o zaman sakil duruyor işte. Sanki edebiyat hocası ödev vermiş de cümle içinde kullanmaya çalışıyormuşum gibi hissediyorum. Romandaki karakterim bir edebiyat hocası. Bu bakımdan biraz daha özgür hissettim kendimi. Eski sözcükleri kullanmam biraz şarttı. Karakterimin yaşı sebebiyle... Sevdiğim her kelimeyi maalesef kullanamıyorum. Güzel bir kelimeyi kullanmaya karar verince, günlük hayatta telaffuz etmeye çalışıyorum onu. Yazımda sırıtmasın diye. Bir gün “İklim” kelimesine denk geldim Yahya Kemal’in bir şiirinde. “Ben bu kadar güzel bir kelimeyi nasıl olur da hiç kullanmamışım” diye hayret ettim kendi kendime. Sonra günlük hayatta kullanmaya çalıştım bir süre. Nitekim birkaç yerde iklim diyorum romanda... Eski kelimeler, sonuçta belli bir birikimle bugüne geliyor. Ağırlığı da ona göre oluyor okuyucuda.

“Rüzgarı yanaklarında duyumsadı.” Şimdi bu cümle dil bilgisi açısından yanlış mı? Hayır! Ama bir daha okumak ister miyiz?

“Raflarda gördüğüm incecik romanlar, hacimsiz kitaplar, insanımızın okumaya vakti olmadığının birer ispatı” diyor Kazım. Karakteri böyle konuşan bir romanın kalın olması nasıl bir ironidir?

Aslında kalın değil bence. Raflardaki çoğu kitap biraz fazla ince. Bihaber üç yüz otuz sayfa, yetmiş beş bin kelime. Bir doktora tezine baktığımız zaman rakamlar buralardan başlıyor. Her romanın da bir tezi olduğuna veya olması gerektiğine göre üç yüz otuz sayfa fazla değil... Bazen öyle oluyor ki, karakterin dünyasına gireyim derken kitap bitiyor. Karamazov Kardeşler’i okuyordum geçtiğimiz ramazanda. Bir ara kendi kitabımı ayraç diye romanın arasına koydum şaka olsun diye. Ama sırıtmadı. Düşünsenize, başka bir romanı ayraç diye kullanabiliyorsunuz! İşte kalın romandır o... Bihaber normal bence.

Kazım, yarattığı Suat karakterinin bilinmesi için elinden geleni yapıyor ve neredeyse bütün bir ömrünü buna vakfediyor. Suat Hanım’ın bir yalandan ibaret olduğu anlaşılınca bile Kazım, Suat’ın gerçekliğinden şüphe duymuyor. Paul Valery, eti kemiği olan insanlardan daha çok onun ruhuna inandığı “Monsieur Teste” isimli bir karakter yaratıyor zihin dünyasında ve onun varlığından şüphe duymuyor. Şimdi kurgu bir tarafta dursun, gerçekten de hayali bir karakterin ardı sıra gidebilir misiniz?

Sanırım gidemem. İngiltere’den döndükten sonra felsefede doktora yapmayı düşünüyordum. Bir yıl felsefe okudum sadece. Ama sonra vazgeçtim. Karakterim realiteden kopmaya çok müsait değil sanırım. Arada kopuyorum ama bir yerden sonra dönüş yapıyorum. Zaten üst üste beş tane kurgu kitap okuyamam. Araya bir iki tarih veya iktisat kitabı atmam gerekiyor. Bu sefer realite sıkıyor, o zaman da romana dönüyorum. Hayalle ve realiteyle böyle bir ilişkim var.

Unamuno, Sis romanında, “Augusto" isimli bir karakter yaratır. Romanın bir yerinde kurguya ‘yazar’ olarak dahil olur ve Augusto’ya “kurgusal bir mevcudiyeti”nin olduğunu hatırlatır. Augusto ile Unamuno arasında bir çekişme başlar böylece. Yazar karakterini öldürmek ister, karakteri ise isyan eder, yaşamak ister. Bihaber’deki Suat Hanım da son sayfalarda karşımıza böyle isyan ederek çıkmalıydı bence. Ne dersiniz?

Belki de. Çok da güzel olurdu. Ama bu Kazım’ın hikayesi. İlgiyi ondan almak istemedim hiç. Kitabın sonunu da, anlatım biçimini de hep Kazım’ı ön plana çıkaracak şekilde tasarladım. Sanırım sizin dediğiniz gibi yapmış olsaydım merkezini kaybedebilirdi roman.

Farklı bir alanın penceresinden edebiyata bakmak nasıl bir duygu? Bir iktisatçı olarak neler söylersiniz?

Bana iktisatçı demek, iktisatçılara hakaret olur. Ama iktisadın çok besleyici bir alan olduğunu söyleyebilirim. İktisat tarihinde uzun süre tartışılmış; sermaye birikimi, sanayi devrimi, ticari devrim, çitleme hareketi vb konular beni çok besledi. Hâlâ da besliyor. İnsanı anlamaya çalışan birçok bilim var. Biyoloji, psikoloji gibi. Dinler ve felsefe de bize insanın nasıl bir canlı olduğunu anlatır. İktisat da aynı şekilde insanı daha iyi anlamamıza yardımcı olan bir bilim. İnsan ile paranın, metanın münasebetini işliyor sonuçta. O yüzden iktisat tarihini okumayı ayrıca seviyorum ve faydalı buluyorum.

Zaten edebiyata meraklı öğrencilerime önce bir meslek edinmelerini ısrarla tavsiye ediyorum. Roman veya hikaye yazmayı, bir tepede bina inşa etmeye benzetiyorum. Başka bir tepeden bakmadan binanın güzel olup olmadığını anlamak mümkün değil. Biraz uzaklaşabilmek gerekiyor. O yüzden en az bir sanatla daha uğraşmak gerekiyor. Üstelik roman yazmak için analitik zekanızın da gelişmiş olması gerekiyor. Edebiyat okumak bunu sağlamıyor. Mesela bir mühendislik talebesi aynı cümleyi bazen on defa okur. Niye, çünkü bazı ilişkileri ve kavramları beyin hemen kavrayamaz. Edebiyatta anlamak için değil, güzel olduğu için birkaç kere okuruz. Beş on sefer okununca anlaşılan bir edebî cümle kötü yazılmış demektir. Ha! Derinliğini ve manasını anlamak uzun sürebilir o ayrı...

Mühendislik, matematik, iktisat, hukuk gibi bölümlerde okuyunca kafa daha farklı çalışıyor. Bunun da çok büyük katkısı var yazılan edebî metne. Peyami Safa mesela, Avrupa’daki tıbbi dergileri daima takip ederdi. Oğuz Atay ve Dostoyevski mühendisti. Baudelaire çok saygın bir resim eleştirmeniydi... Farklı alanlardan edebiyata gelmenin büyük avantajları var.

Mustafa Özel, Roman Diliyle İktisat kitabında “edebiyatçılarımız iktisat bilmiyor, iktisatçılarımız roman okumuyor” diyor. Aslında varmak istediği, kurgudan bir gelecek tahayyülü çıkarabilme mantığıdır. Yani bir roman veya başka bir edebî tür, ilahiyatı, iktisatı, tıbbı ve sair alanları aynı derecede ilgilendirmeli, herkes kendi alanınca kurgudan bir şeyler çıkarabilmeli. Genel olarak roman üzerine siz neler düşünüyorsunuz?

Roman bence bilgeliği aktarabilmenin tek yolu. Bilgiyi artık kolaylıkla sonraki jenerasyona aktarıyoruz. Ama bilgelik aktarımı çok mümkün değil. Hayat, ölüm, aşk gibi konuları geçmiş ile tartışmanın tek yolu yine roman. Allah göstermesin, birisini kaybediyorsunuz. Daha önce hiç hissetmediğiniz duygular sarmış sizi. Ne yapacaksınız? Halbuki ilk insandan itibaren insanoğlunun alışkın olduğu bir his yas... Ama yine de bocalıyoruz. Ateşi görünce şaşırmıyoruz, ama aşık olunca, sevdiğimiz birini kaybedince afallıyoruz. Her insan, bilgeliğe giden yolu kendi yürüyor ama roman okursak bize arkadaşlık edecek, yol gösterecek birçok insan tanıyoruz. Romanın ve daha geniş anlamıyla sanatın böyle bir misyonu olduğunu düşünüyorum. Romana sırt çeviren insanlar çok ama çok büyük bir mirası ellerinin tersiyle itiyorlar bence.

Romanınızı Mehmed Niyazi Beyefendiye ithaf ediyorsunuz. Mehmed Niyazi Hoca ile tanışıklığınızdan, bir anınızdan bahseder misiniz?

Ben Mehmed Niyazi hocayı ortaokulda tanıdım. On beş yıl öncesi yani. Lise sınavlarına İSAM’ın kütüphanesinde hazırlanıyordum. O da orada üçüncü kattaydı sürekli. O zamanlar az insan gelirdi kütüphaneye. Herkes birbirini tanırdı. Bir gün baklava ikram etti bana ve tanışmış olduk. Uzun yıllar çay ocağındaki sohbetlerinde sessizce dinleyen, sadece “Hocam çay içer misiniz?” diye sormak için konuşan çocuk oldum. Tabii o yaştaki insanlar, terbiyeli çocukları çok severler. Benim de sessizce dinliyor olmamı hep överlerdi. Hocamın bir dostu, “Üstat” demişti, “Baha’da en iyi taraf ne biliyor musun? Baha dinliyor” demişti. Ben de yıllarca sadece bu sıfatımla aralarında bulundum.

Çeşit çeşit insanlar onun yanına gelip gitti. Bazen aykırı tipler de gelirdi çay ocağına. Herkes dağılınca “Sen bunları dinle ama çok da tutma aklında” derdi... O gün, üstümdeki kıyafeti beğenmişse, “Ben senin sınıfında olsam, seni sevmesem bile seninle arkadaş olurdum. Sırf senden seken kızları tavlamak için” derdi gönlümü almak maksadıyla. Zaten tanıdığım en kibar insandı... Çatalı sol elle tutmak değil kibarlıktan kastım. İnsanın gözünün içine bakardı dinlerken. Kalp kırmamaya özen gösterirdi özellikle. Ben o vakitler küçük çocuğum, beni bile kırmaktan itina ederdi.

Onun yanında kendimi çok kıymetli hissederdim. Yemen Ah Yemen kitabı baskıya gittiği zaman “Kitabın ilk nüshasını sana vereceğim” demişti. Aradan vakit geçti biraz. Bir süre kütüphaneye gidemedim. En sonunda yolumu düşürdüm. Üçüncü kata çıkınca her zaman olduğu gibi “Ooo neredesin ya?” diye sordu ve elini çantasına attı. Kitabı çıkardı ve her zaman olduğu gibi adi bir kalemle imzaladı. Şimdi imza atmak için kullandığım kaleme bakıyorum da... Kitaptan pahalı... Hoca ise hep en ucuz kalemle imza atardı...

O yıllarda hocanın zaten masasında eksik olmayan iki şey vardı. Biri ucuz tükenmez kalem, diğeri kan üzümü. Kalemi daha çok kendisi alırdı ama kan üzümü almak hep benim işimdi. “Bağlarbaşı’na ne zaman gideceksin?” diye kibarca sorardı. Ben de her seferinde bir yalan uydururdum. Çünkü sadece onun işi için gitmeme razı olmazdı. “Hocam fatura yatırmam lazım zaten. Ben alırım geçerken” deyince razı olurdu...

Ben kendisine hocam diyorum... Ama aramızda öyle bir ilişki olmadı hiç. Bir gün eski bir ahbabı İstanbul’a gelmişti ben lisedeyken. İki Dünya Arasındaromanındaki Hildegard... Hoca onun bir kızı olduğunu öğrenmiş. Fotoğrafını da görmüş. Ben kütüphaneye gidince “Sana Hildegard’ın kızını alalım. Ata da biniyor. Seninle aynı yaşta” demişti... Beni evladı gibi sevmese böyle bir şey demezdi sanırım. Bir hocanın talebesine diyeceği cinsten bir şey değildi çünkü…

Bu güzel söyleşi için teşekkür ederim.

Güzel sorularınız için ben teşekkür ederim.

 

Röportaj: Hatice Ebrar Akbulut

Güncelleme Tarihi: 22 Haziran 2018, 15:01
banner12
YORUM EKLE
YORUMLAR
Abdurrahman
Abdurrahman - 3 ay Önce

Romanı bilgeliği aktarmanin ve almanin bir aracı olarak görmesi Baha Bey"in harika bir tespit bence. Edebiyata, sanata böyle bakan yazarlarımız varoldukça dijital çağın bilgi sanilan yığınları altında kalmayacağımızı söyleyebiliriz. Röportaj harika. Son olarak, "Ben o vakitler küçük çocuğum, beni bile kırmaktan itina ederdi." cümlesindeki 'itina' kelimesinin yanlış aktarılmıştır diye düşünüyorum. Fatih Baha Bey "imtina" kelimesini kullanmış olmalı.

banner8
SIRADAKİ HABER

banner7

banner6