Selçuk Eraydın: Modern zamanların dervişi

Hutbe, vaaz ve sohbetlerde ayet ve hadislerle ilgili misallere dikkat ettiniz mi hiç? Hemen hepsi Asr-ı Saadet dönemine aittir. Sahabi; nesil olarak davranışları, sözleri, cihatları ile misal olarak gelir önümüze. Ardından Tabiîn ve biraz da Tebe’ut’tabiîn… Hoca efendiler en çok bildikleri yerden getiriyor misalleri, ne var bunda, diyorsanız haklısınız derim. Ancak ilave ederim. Pekiyi; bu İslâm dini sadece bundan bin dört yüz evvel mi yaşandı? Sahabe zincirine eklenecek başka halkalar yok mu? Yani, İslâm an be an yaşanan, bütün zamanlara cevap veren bir din olarak örneğini hep geçmişten mi getirecek?

Âlim ve ariflerin menkıbelerini, hayatlarını yakın dönem ilim adamlarının biyografilerini işte bundan dolayı seviyorum, okuyorum, okunmasını istiyorum. Çünkü bana İslâm’ın an be an yaşandığını örnekliyor bu eserler.

Böylece geçmiş dönemin zorlu şartları ile günümüz şartlarını, fedakârlıklarını, zamana göre yorum farkını öğrendiğimiz gibi; İslâm’ın bütün zamanlara hitap ettiğini de görmüş oluyoruz. 

Günümüz insanına örnek olarak zikredebileceğim bir Müslüman, bir mümin, akademisyen bir dervişin hayatına dair okuduğum bir kitaptan bahsedeceğim: Hocamız Selçuk Eraydın.

Bu kitabın benim için diğer bir önemi şudur: Bazı kesimlerde akademisyenlik, akademik titr ile bilginin kaynaşmadığına dair yaygın bir kanaat var. Özellikle dini ilimleri tahsil etmiş ve bu alanda kariyer edinmiş kişiler bağlamında yaygın olan bu kanaatin bütünüyle doğru olmadığını söylüyor bu kitap. Anlaşılan; medyanın menfi örnekleri yönlendiriyor bizi veya medya menfi örnekleri çıkarıyor önümüze veya menfilik, medya ile birleşince müspetlerin perdesi kararıyor.

İkinci olarak, ilim ehlinin birbirine hep eksiklik, yanlışlık noktasından baktığı, birbirini çekemediği söylenir. Bu kitap bu yargıyı da yıkıyor. Birbirinin ayağına basan örnekler yok mu? Okuduğum hatıratlarda buna dair misaller de okudum. Ancak onlar mevzi şeyler.

Esas olan bu.

Bilirsiniz. Cenaze namazı helallik istenmesi kadar; geride kalanların merhum/merhume için ikrar ettikleri şehadet bakımından da mühimdir. Mü’minin mü’mine şehadeti o kişiye cenneti vacip kılar çünkü. Bakalım Selçuk Eraydın’ın muhlis ve içi dışı tam bir Müslüman olduğuna dair şehadet eden kişiler kimlermiş?

Osman Nûri Topbaş, H. Kâmil Yılmaz, Emin Işık, M. Yaşar Kandemir, Mehmet Demirci, Mustafa Tahralı, K. Yusuf Ünal, Mehmet Erkal, Sadrettin Gümüş, Yakup Çiçek, İrfan Gündüz, Ali Namlı, Necdet Tosun, Mahir İz, Mustafa İsmet Uzun, İsmail Kara, Ali Hüsrevoğlu, Necdet Yılmaz, Hür Mahmut Yücer, Safi Arpaguş, Medet Bala, Şeyda Öztürk, Tuba İmik

Miraç gecesi onun urûc etti

Kitap bu kadarcık şehadetle yetinse de diğer şahitleri, cenaze namazında Selçuk Eraydın hocaya hüsnü şahadet için gelmiş binlerce Müslüman idi. Kader bir Miraç gecesi onun urûc etmesini takdir etmişti ki, bu bile başlı başına bir şehadet olarak yeter. Marmara İlahiyat’tan ister hoca ister talebe olarak yolu geçsin; Selçuk Eraydın denildi mi rahmetle, hayranlıkla, gözyaşı ile anmayan hiçbir kimse tanımadım.

Pekiyi, Selçuk Eraydın hoca bize hangi davranışları ile örnek olarak gösteriliyor?

Tevazu ve aşk ehli oluşu, fedakârlığı, cömertliği, ilim öğrenme ve öğretme sevdası, mahviyet, takva ehli oluşu, Allah dostlarına olan yakınlığı ve o dostların yakınlığını celbetmiş olması, ilim vasıtasıyla yaptığı cihat.

Daha ne olsun.

Selçuk Eraydın hocayı biz, Mahir İz’in hatıralarında gördük ilk kez. İnsandan en iyi anlayan insan olarak Mahir İz eğer bir kişiyi sevmişse, ona kefil olmuşsa orda artık durulur.  

İsmail Kara anlatıyor:

“Bandırma'da rahmetli derya-dil Ali ağabeyin devlethanesinde, 80'li yılların sonları olmalı. Bir bayram ziyareti için ağabeyim Mustafa Kara ile birlikte Bursa'dan kalkıp gitmiştik. Nezahet ve nezaket içinde akıp giden sohbeti bir müddet sonra çalan telefon sesi böldü. Arayan bir başka Bandırmalı, Selçuk Eraydın hoca imiş. Bir iki arkadaşı ile birlikte ziyarete gelmek için destur istiyorlarmış.

Ne hoş tesadüf; bayramın bereketi artıyor, diyorum içimden. Az sonra geldiler. Musafaha, öpüşme, tebrikleşme...

Mukabele faslı bitti, hep beraber oturduk. Sohbet bereketliydi. Letafet, hüzün, derinlik, acı, tebessüm, hayret, zevk... bir­likte, yan yana, iç içe gidiyordu. Birçoğumuzun Ali ağabeye sorup öğrenmek istediği meseleleri vardı. Ben de o yıllarda daha ziyade kafamı meşgul eden meselelerden biri olarak Cumhuriyet döneminde yetişen şeyh efendiler, hoca efendilerle ilgili birkaç noktayı sor­maya hazırlanıyordum. Ne yaptılar, meslek ve meşreplerini nasıl sürdürdüler, Ankara yaranını nasıl değerlendirdiler, Türkiye'nin geleceği için ne düşünüyorlardı?

Ali ağabey, yüzüne yayılan o derin mahcubiyetle "Selçuk'a hiç anlatmadım, o da ilk defa duyacak" diye söze girdi: “Mahir İz bey birkaç adım önde ben arkasında Bandırma'nın içinde soh­bet ederek denize doğru yürüyoruz. Selçuk uzaktan gözüme ilişiverdi. Belli ki yüzmeden geliyor. Pehlivan yapılı vücudunun üstü açık. Alt tarafı deniz kıyafeti herhalde ve terlik... Gördüğüm manzarayı biraz garipsedim ve mahzun oldum. İçimden gayr-ı ihtiyari Mahir Bey tasavvuf tarihi için daha iyi bir asistan bulamaz mıydı? gibi düşünceler geçti. Mahir hoca birden geriye dönerek ve yumuşak bir eda ile "O sonra belli olur Ali Bey" deyivermesin mi? Aman Allah’ım, kim söyledi, nereden duydu! Bir utandım, bir sıkıldım...

Yâ! Bu Selçuk böyledir...”

Yüzü mahcubiyetle yıkanıyor

Selçuk hocanın yüzü mahcubiyetle yıkanıyor, ardı sıra gelen tatlı bir tebessümle aydınlanıyor. Gözlüğünü düzeltiyor, yere bakıyor, kendine mahsus eda ile dudaklarının kuruluğunu alıyor, ilikli ceketini yokluyor...

Ben de dersimi alıyorum.”

Selçuk Hoca’nın dudağından eksik olmayan beyitleri, kalemini ona şahit eyleyen hemen herkesin dilinden okuyoruz:

Bidayette tasavvuf sûfî bî-can olmağa derler

Nihayette gönül tahtında sultan olmağa derler.

*

Tasavvuf  yâr olup bâr olmamaktır

Gül-i gülzâr olup hâr olmamaktır.

*

Sanman taleb-i devlet ü câh etmeye geldik

Biz âleme bir yâr için âh etmeye geldik

*

Sen çıkınca aradan, kalır seni Yaradan

Hele Emin Işık hocanın cennete gönderdiği bir mektup var ki, onu Dünyabizim için iktibas etmek lazım. Ancak o zaman tadı çıkar.

Son söz olarak şunları söylemek istiyorum.

Ne güzel insanlar yetiştirmişiz Allah’ım!

Bizler onu dünya gözü ile görmedikse de ahrette görmeyi ve Efendimizle birlikte Selçuk hoca gibi O’nu sevenlerle komşu olmayı dileriz.

Ey kürsü ehli kişiler! Hutbe, vaaz ve sohbet örnekleriniz artık güncellensin. Artık biraz hatıra, biyografi okuyun ve insanlara, içimizden çıkan kişileri numune olarak sunun. Artık sohbetlerinizi Mahir İz, Bandırmalı Ali Efendi, Selçuk Eraydın gibi isimler süslesin.

Biz de dilimizi Selçuk Eraydın hocaya bir Fatiha ve üç ihlas ile süsleyelim vesselam.

Cennete Mektup

Sevgili Selçuk,

"Geçmiş zaman olur ki, hayali cihana değer" derler. Şimdi seninle eskiden olduğu gibi sohbet edeceğiz. Hani şu birlikte olduğumuz, şiirden, tasavvuftan konuştuğumuz zamanlardaki gibi. Önce şunu ifade edeyim ki, ölümün acısını geriye kalanlar belki daha çok çekiyorlar. Sevenler, sevdikleriyle beraber taksit taksit ölüyorlar. Ne demek istediğimi çok iyi anlıyorsun sanırım. Mahir Bey hocamızın vefatında bu duyguyu sen de yakından yaşadın. Ancak o zamanlar gençtik. İleriye dönük hayallerimiz ve ideallerimiz vardı. Gerçekleştirmek istediğimiz emeller peşin­deydik. Onlar bizi dünyaya bağlıyor, ayakta tutuyordu. Oysa hepsinin birer tûl-i emel olduğu zamanla anlaşıldı: Kimlere güvenmiş, nelere bel bağlamışız. Dev sandıklarımız birer cüce, arslan zannettiklerimiz birer çakal çıktı. Hayat galiba kırk yaşına kadar hayal kurmak, kırkından sonra da hayal kırıklığına uğra­maktır.

O mübarek Mîrac gecesinde sen bizi perişan edip gittikten sonra hepimiz seni anmaya, birbirimize anlatmaya başladık. O günden beri seni konuştuk durduk. Acaba bizim anlattıklarımız gerçekten sen miydin? Senin şahsında biraz da kendimizi anla­tıyorduk. Evet, evet daha çok kendimizi anlatıyorduk. Başka tür­lü de yapamazdık. "Mü'min mü'minin aynası" olduğuna göre, herkes sende gördüğü kendisini anlatıyordu. Seni tanıyanlar böyle yapıyordu. Seni yakından tanımayanlara, seni kelimeler­le anlatmanın faydalı olacağına inanmak istemiyorum. Çünkü insanların tanışmaları yalnızca kelimelerle olmuyor. Bazen bir iyi hareket, bin güzel sözden daha tanıtıcı oluyor. Dış görünüşünü, atletik beden yapını, o güzel endamını, boyunu boşunu, kaşını gözünü, sıcak bakışlarını, tatlı dilini, sabırlı ve mütevekkil halini, insana güven veren dostça yaklaşımını konuşup duruyoruz: Yiğit insandı, alperendi, gönlü gözü toktu, cömertti, hamiyetliydi, derviş meşrepliydi, kibardı, iffet ve hayâ sahibiydi, vefalıydı diyo­ruz. Seninle ilk tanıştığımız günden itibaren bu hallerini sevmiş ve beğenmiştim. Ne yalan söyleyeyim, bu meziyetlerine imrenmiştim. Zaman zaman kendi kendime bu çocuk yoksa melek mi diye sorduğum da olmuştur. Çünkü bir insanda bu kadar iyi huy bir arada olamaz, insanoğlu bu kadar iyi niyetli olamaz diye düşünmüştüm. Sahi sen nasıl bu kadar iyi, herkese bu kadar dost olabiliyordun? Bunu anlayabilmiş değilim.

Seni çok sevdiğimi biliyordum. Sen de bunun farkındaydın. Ancak ben seni bütün bu güzel hallerinin, eşsiz hasletlerinin ötesinde daha derin duygularla sevdim. Sen de biliyorsun ki, bu saydığım meziyetler iki insanı dost yapmaya yetmez. Gönülden gönüle akan meveddet ırmakları olmadıkça insanlar birbirlerine dost olamazlar. Bana sorarsan, iman gibi, hidayet gibi, dostluk da kalblerimizi kudret parmakları arasında tesbih gibi çeken ilahî iradenin eseridir. "Vedûd" isminin tecellisiyle meydana gelir. Sevmek de sevmemek de kulun elinde değil, kişi ile kalbi arasına giren Allah'ın iradesiyledir. İlâhî iradenin böyle tecelli etmesi için "nefs-i emmâre"nin aradan çekilmiş olması lâzım. Evet, aynen böyledir. Ne demişler "Çekilirsen aradan, kalır seni Yaradan". (…)

Hani bir gün her şeyi para ile ölçen, para ile değer­lendiren insanlardan, onların kuru ve karanlık dünyalarından söz ediyorduk. Ben "onların dünyasında her şey paradır. O dünyada para etmeyen hiçbir şeyin değeri yoktur. Kutsal dedikleri de paradır" demiştim de herkes hayretle birbirine bakmıştı. Yalnızca sen bana hak vermiştin, "Emin doğru söylüyor" demiştin. Sonra da Ziya Paşa'nın şu beytini okumuştun:

İman ile din akçedir erbâb-ı gınâde

Namûs-ı hamiyyet sözü kaldı fukarâde

Ah sevgili Selçuk, ah!

İnsanlar anlaşılmadıklarından, kendilerini hakkiyle anlayan kimseciklerin olmadığından yakınır dururlar. Oysa ben, seninle olduğum zaman, en ince duygularımı bile en sert ve kaba bir dille ortaya koymaktan sakınmazdım. Anlaşılmayacak veya yan­lış anlaşılacak diye bir endişeye kapılmazdım. Sen onları yine de bütün inceliğiyle anlardın.

(…) İlahî kudret karşısında kulun ne kadar aciz olduğunu biliyo­ruz. Hani o son akşam sana şaka yollu takılmıştım: "Konuşmacı olarak gittiğin yerde halka, Mîraca nasıl çıkılacağını mı anlata­caksın?" demiştim. Daha doğrusu sen bana "Miracın mübarek olsun." demiştin de bunun üzerine ben de sana "kim çıktıysa ona mübarek olsun. Yahu, Mîraca çıkan yok, çıkaran var. Görmüyor musun âyet ne diyor? “Kulunu bir gece aldı götürdü" diyor. Kos­koca peygamberi kendisi alıp götürüyor, bize gelince kılın nama­zı, çıkın Mîraca, buyuruyor. Kul gücüyle olacak şey mi bu? Gali­ba Fatiha Sûresi'ndeki "iyyake nesteîn" bunun içindir." dedim. Sen de tasdik eder gibi başını salladın. Sanki o gece gideceğini biliyordun. Ben bu akşam gideyim de sen de gör, diyor gibiydin.

Seninle beraber sohbete dalınca, zaman ve mekân boyut­larının tayyolduğunu hissederdim. Dünyayı unutur, onun hemm ü gamından da kurtulurdum. Seninle olan dostluğumun ebedî olduğunu biliyorum. Ben sana, senin gidişine değil, senden uzak kalışıma yanıyorum. Sana yazarken seninle beraber oluyorum. Bundan dolayı sana sık sık mektup yazacağım. Çünkü sana anla­tacağım şeyleri başkalarına açamıyorum. Yanlış anlamalarından korkuyorum. Bundan sonra ya susmalıyım, ya da herkesin bil­diği şeyleri tekrar etmeliyim. Yeni bir şey söylememek de zaten susmak demektir.

Seni seviyorum ve seni bana sevdiren Allah'a hamd ediyo­rum.

                                                                                         Emin Işık