Hiç şüphesiz gelişiyle gönülleri sürura gark eden ay Ramazan-ı Şerif ayıdır. Öyle bir ay ki onun etrafında koca bir Ramazan kültürü inşa edilmiştir. (Kültür deyince, şu an Ramazan’ın içini boşaltan yozluklar anlaşılmasın.) Bu öylesine nakış nakış işlenmiş ve sindirilmiş bir kültürdür ki edebiyata, musikiye, mimariye ve en nihayet şehrin her yerine nüfuz etmiş.
İşin bir yönü var ki bugün artık metalaşan, ruhsuzlaşan şehirlerimize ve şehir insanına ayrı bir hayat iksiri sunacak bir cihetidir. O da Ramazan ayının şiirle, münacaatla, kaside, gazel ve manilerle taçlanmasıdır. Bunu, edebiyatımızda seçkin örnekleri ile yer alan Ramazaniyyeler ile görmekteyiz. Özellikle 18 yy. divan şairleri arasında yoğunluk kazanan Ramazaniyyeler bugün çağdaş edebiyatımızda da nadir de olsa örneklerine rastladığımız metinlerden oluşmaktadır.
Dün ile bugün arasında Ramazan şiirleri
Bugün Ramazanla irtibatlayarak söylemek gerekirse hepsine birden “Ramazan Şiirleri Güldestesi” diyerek adlandırmamızda bir sakınca yok. Zira aynı isimle yani “Türk Edebiyatında Ramazan Şiirleri” (Güldeste) adıyla alanında belki tek olan çalışma yayınlanmıştır. Bu vesile ile Ramazan'la evimize buyur edilen bu şiirleri yeniden okuyup ruhlarımızı Ramazan iklimine hazırlama zamanıdır. Kitap Dr. Filiz Kılıç ve Yrd. Doç. Dr. Muhsin Macit tarafından hazırlanmış. TDV Yayınları arasından çıkan ve 1995 yılında basılan eser, ne acıdır ki hâlâ tükenmemiş/tüketememişiz. Öyleyse aşkımızı şiirin hikmetli burçlarında tazeleyelim ve şairlerin dilinden Ramazan-ı Şerif’in o eşsiz iklimine tekrar yol alalım.
Nedim’den Ömer Lütfi Mete’ye…
İlk eserler Sâbit, Nedim, Nazîm Yahya, Seyyid Vehbi, Vâsıf, Surûri gibi divan edebiyatı şairlerine ait. Sâbit (1650-1712), Ramazaniyyesinde şunları terennüm eder:
Oldu her câmî-i zîbende birer hırmen-i nûr
Silme mikyâl-i kanâdîl-i zücâc-ı rahşan
(…)
Vakt-i imsaktaki micrime-i anberden
Hoştur alüfteye iftarda bir lüle duhan
(…)
Nitekim her sene ziynetle gelip mâh-ı siyam
Elde her kûşe-i dünyayı Çerâğân-ı cinân
Sonra Şeyh Galip (1757-1799) huzura gelir ve şöyle der:
Mülhidlere öğretmek için nâr-ı cahimi
Mâh-ı ramazan sayfa gelip bir haber etti.
Ahmet Remzi Akyürek (1872-1944) başka bir coşku ile nida eder:
Müjde mü’minler size ihsan-ı rahmandır gelen
Şanına ta’zim için bu mâh-ı gufrandır gelen
(…)
Zulmet ü kasvetten âzâd etmeye sâimleri
Nûr-i islâm nûr-i imân nûr-i irfandır gelen
Üftâde Hazretleri (öl. 1580)ise gönül diliyle seslenir:
Âşıklara edin salâ
Oruç ayı geldi yine
Rahmet denizi cûş edip
Âlemlere doldu yine
Mehmet Akif (1873-1936) ise Ramazan hürmetine münacatta bulunur. Dert aynı, Ramazanlar yine Müslümanlar açısından kan, revan, gözyaşı içinde idrak ediliyor. Bizler ise Akif’in duasına sadece amin diyebiliyoruz…
Ya Rab, şu muazzam Ramazan hürmetine,
Kaldır aradan vahdete hâil ne ise
Ya Rab, şu asırlarca süren tefrikadan
Artık ezilip düşmesin ümmet ye’se
Mâdâm ki verdin bize bir rûh-ı nevîn
Ya Rab, daha bir nefha-i te’yid insin
Necip Fazıl (1905-1983) ise Ramazan'ı maksadından çıkarıp “coşku ve eğlence (!)” aracına dönüştürenlere sanki sesleniyor. Üstadın yine ifadesiyle ağlasaydık, anlayabilirdik belki…:
Karagöz seyri değil, gözyaşı dökme ayı;
“Bilinmez”i bilirler, bilseler ağlamayı…
Arif Nihat Asya (1904-1975) İstanbul’da bir Ramazan akşamından seslenir:
İftar topu aksedince İhsaniye’den
Seslendi ezanlarım, Süleymaniye’den
Altında ve üstünde yanıp bir kandil
Nûr indi civara Nûruosmaniye’den
Dilaver Cebeci (1943-2008) ise daha yakınlardan seslenir:
Bu gece her tarafta kandil kandil feyiz var,
Yerde Cibril-i emin gökte nurdan deniz var
(…)
Akıl Furkan’a teslim bu gece fecre kadar
Gafletin derin uykuda, delâlet yok, temyiz var.
Son sözü merhum Ömer Lütfi Mete (1950-2009) söylesin:
İlk Teravih
(…)
Ön safta dedem ve en arkada ben
İlk defa böyle diriyim
İçimde hiç bilmediğim bir güven
Demek devlerden biriyim
Sözü çıkıyor dedemin
Beş duyuyla binbir duyum
Alnımı süzünce zemin
Yirmi kat tutuyor boyum
Vakit Ramazan, şiir burcunda söz sultanları bizleri bekliyor…
Kâmil Büyüker, aşk ile bir dahi “Ramazan ve şiir” dedi