Ölüm bize ne uzak bize ne yakın ölüm

Ölümsüzlüğü tattık bize ne yapsın ölüm”

                                                     Erdem Bayazıt

Erdem Bayazıt Ağabeyi, şairliği başta olmak üzere değişik açılardan ele almak ve arzu edilen yanını öne çıkartarak anlatmak mümkündür. Hiç kuşkusuz şairliği, bütün yönlerinin önünde gelir. Ancak şiir kapısından içeriye girdiğiniz zaman lâbirentler gibi önünüze, düz ya da kıvrımlı birden çok koridorun açıldığını görürsünüz. Bu koridorlar bazen sizi kaçınılması gereken beton yığını şehirlere, bazen yaslanılması gereken dağlara, kimi zaman gam yükünü sırtlamış insanların arınmaya çalıştığı çilehanelere, çoğu zaman da kitleleri peşine takmış hedefine doğru koşan insanların mücadele caddelerine götürür.

Ne koridorlar bu kadardır ne de ulaşılması gereken hedefler bunlardan ibarettir. Kimi zaman Erdem Ağabey; memleket sevdası uğruna “kayaları kelimeler olan, gam dağlan kuran” ve bu “gam dağlarına çıkarak naralar atan” bir kahraman; Batı eksenli fikirlerin ve özenti akımların cazibesine kapılarak, tarihinden ve kültüründen utanılacak bir durummuş gibi söz eden tavırların karşısında bir kalkan; kendi öz benliğine yabancılaştırılan bir neslin kavgasını ve mücadelesini veren bir önder; dünyanın bilmem neresinde topluca veya tek başına yaşayan insanlığın ıstırabını omuzlarında taşıyan fikir hamalı; yeryüzünde Müslümanların aleyhine bir gelişme olsa, "bu insanlara nasıl yardım edebilirim" sualinin muhatabı olan bir şahsiyet; sorumlu kıldığı kişiliğiyle toplumu uyaran, her daim "emr-i bi’l-maruf ve nehy-i ani’l-münker" için kendi kendini hesaba çeken bir tebliğci olarak çıkar karşımıza.

“Yeryüzünün neresinde

bir Müslüman

Dara düşse

Ah! Diyorduk;

Kanıyordu içimizdeki yara.

Bir bıçakla sökülüp alınıyordu sanki bedenimizden yüreğimiz

Ah! Diyorduk;

Başka bir şey gelmiyordu elimizden”

dizeleri, onun mısralara dökülmüş sorumluluk anlayışının ipuçlarını vermektedir. Bu duygular bazen o kadar kabarır ki: “Haydi kalk savaşçı!” nidasıyla başlayan “Savaş Risalesi’ne Zeyl, Afganistan 1400” adlı şiirinde yer alan, “Öyleyse ey şair sen de davranmalısın/ Şiiri bir mızrak gibi kullanmalısın/ Mısralarını şarjör gibi sürmelisin damarlara/ Kalbinin titreşimlerini ayarlamalısın” ifadesiyle kendini mevzilere atar. Bunu yaparken küffara karşı topyekûn cihadın bir gereklilik olduğunu ortaya koyar.

Erdem Ağabey’in hayatı yaratılışın sırrını aramakla geçmiştir. Bu yolda ne savaşçı ruhu dervişliğini ne de dervişliği savaşçı ruhunu bastırabilmiştir. O hem bu dünyaya aitti hem de öte dünyanın meftunu idi. Dünyayı doğarken emanet alınmış yitik bir cennet olarak görüyordu. Hayatı Kur’an merkezli okuyor, okuduklarının zekâtını vahiyden bir nüve olarak şiirleriyle veriyordu. Şiirin sadece bu dünyaya ait bir meta olmaması için toprağını vahiyle sulayıp ahirete de göndermeyi düşlüyordu. Bunları, yapay ve yapmacık olandan uzak durarak, tabii ve fıtrata uygun olana yaslanarak gerçekleştiriyordu.

Bu sebeple onun şiirlerinde “şehir” mesafeli durulması gereken ve dünyaya meyli ifade eden bir objedir. “Nereye gitsem hep apartmanlar çıkıyor önüme/ Alıp başımı duvarlara çarpıyor bu yollar/Gidip gelmelerim bu dar yapılarda/ Bir kısır döngüye girmek için bütün çabalar/Biz bunun için mi geldik” dizeleri şehir merkezli olarak dünya hayatını sorgulamaktadır. Fakat şairin, “erkeklere cihadı unutturan, kadınları doğurmaktan vazgeçiren ve çocuklara baharı hatırlatmayan”; anne olmamak için direnen kadınları, savaşmayı unutmuş erkekleri ve çocuk olmayan çocukları simgeleyen şehirlerle hesaplaşması, sadece bunlardan ibaret değildir. “Şehir” ona “köleliği”, “vebayı”, “ölümü” hatırlatır.

“Kimsenin efendisi değilsin kırlarda

Kendinin bile

Her şeyin kölesisin şehirlerde

Kendinin bile...

Herkesin veba görmüş bir şehrin hem halkı,

hem seyircisi olduğu bir günde

Ey düştüğü yerden kalkmaya hazırlanan ülke…

Şehir mahşer gibi içimizde ölür...

AItımızda kayan bu ölü şehri durdursana” mısraları, sanki şehirlere karşı gönlünde beliren duyguları dışa vurur gibidir. “Mekanik çizgide insanları tüketen ölü şehirler”, aynı zamanda “insanlığımızı da eskitmektedir”. Kafamızda şehir siluetini canlandıran “karanlık sokaklar” ve “betondan yapılmış sağır duvarlı apartmanlar”, “yumruklanası” objelerdir.

Sunî ve yapmacık olandan uzaklaşıp tabii ve fıtrata uygun alana akan duygularını anlatmak için dağlara seslendiği bir şiirinde, “Ey dağlar neredesiniz ey/ Kim bizi senden koparan/ Hangi ses çağıran bulvarlara/ Dengemizi bozan intihar vitrini bulvarlara” diyecektir.

Erdem Bayazıt’ın “şehir” kavramı altında tenkit ettiği şey, pozitivist çağın seküler yaklaşımlarıdır. Onun ötelediği şehirler ne Farabi’nin “Medinetü’l Fadıla”sıdır ne de köye karşı hep yeğlenen ve insanların ona çağrıldığı Mevlânâ’nın şehirleridir. Hele şehirlerin anası olan ve “medeniyet”ten “Medine” olan resuller Resulü’nün Medine’sidir. O sadelikten ve özden uzaklaşıp kabukta dolaşmayı eleştirmektedir. Bu yaklaşımında, Nurettin Topçu’nun “Medeniyetin Tenkidi” anlayışının ipuçlarını bulmak mümkündür.

O, “aşka”, “inanca”, “toprağa” ve “insana” veda eden şehirleri ve şehircilik anlayışını reddetmektedir.

Maraş’ın sırtını yasladığı Ahır Dağı’nın kuzeybatısında yer alan ve sakinlerinin şehri kuş bakışı temaşa edeceği bir konumda bulunan, “bir günde ayakların ucunda bitiveren çiçeklerin ansızın fark edildiği” güzelliklere sahip, Bayazıtoğulları’nın yayladıkları “Güzlek”te kâğıda geçirdiği şiirler başta olmak üzere; gözleme dayalı ve şuuraltı bir bilinçle yazılan, manzumelerin arasına saklanmış mısralar, şairin doğup büyüdüğü bu kentten esintiler taşımaktadır.

“Gün doğar rüzgâr eser bulut dolanır

Rahmet şarkısı söyler yağmurlar...

Gün olur toprak uyanır ağaç uyanır, uyanır böcekler

Sarı bozkır titrer, çıplak dağlar yeşerir, gök yıkanır kirli dumanlardan

Su coşar, deniz kabarır, canlanır ölü şehirler

Yemyeşil bir rüzgar eser yıldızlar arasından”

***

“Dirilmek yeniden

Yerin uyanması gibi, kımıldaması gibi toprağın

Bulutları yarması gibi gün ışığının

Yağmurun ansızın boşanması

Binlerce kuşun bir anda parlaması, havalanması

Erimesi gibi karların ve buzulların

Patlaması gibi dal uçlarında tomurcukların”

Fizikî anlamda ilkbaharla birlikte tabiatın canlanması ve manevî anlamda bir idealizm, gözlemle sarmalanarak ve her ikisi bir arada, ancak bu kadar özlü ve veciz bir şekilde anlatılabilir.

Şair bir dolunay gecesi, “Güzlek” sırtlarında başlayıp, şehrin aşina sokaklarına inişini; bir zamanlar medresesi, imareti, talebe hücreleri, şadırvanı ve merkeze oturan camii ile bir külliye olan Çınarlı Camii şadırvanında soluklanmasını, âdeta bir tablo halinde mısralarla tuvale dökmektedir.

“Dağlar, dağların üstünde tepeler ve tepelerin üstünde ben/Ayın on dördü, ay bir anne sanki/ Ay ışığını emiyoruz tabiatla beraber/ Birlikte bir gece dokunuyor üstümüzde/Gece dedimse kastettiğim yaşamak sadece/ Yaşamak aşkı, ıstırabı, vefayı, isyanı/Emerek ay ışığını nasıl da büyüyorsun ey kalbim/... Yerden göğe doğru incecik ırmakları/ Kendime mahsus bir tarzda dinlerdim ağaç bedenlerinde/O çınar, o cami, Çınarlı Cami, suyun tadına vardığımız şadırvan/ Gençlik anıları hayatımızdan bir parça olarak kalmış sokaklar/ Nasıl da duyardık/ Damarlarımızdan akan kanın/ Şelâleler yaparak/ Aktığını/ Sonra ağaç gövdelerinden/ Dal uçlarına doğru/Gürül gürül akan bahar özsularını...”

Şehrin çevresine hidroelektrik ve sulama barajlarının yapılması sonucu şimdilerde pek hissedilmeyen, halk tabiriyle “Maraş’ın delipoyrazı”nı anlatmak için “Durmasın ulu rüzgâr şehri göklere savursun” diyecektir.

Yine Maraş’tan, yine “Tabiat Risalesi”: dert ve de “Güzlek”ten bir iftar vakti:

“Duyulur duyulmaz bir top sesiyle/ Büyük kalaylı bakır taslara/ O bakır taslarda berrak sulara/Erişince oruçlu dudaklarımız/Artık kana kana uzanmak gerek cennet tatlarına/ Hamd ile şükr ile ve acele ile/Artık sabır bendinden boşanmış bir nehir gibidir/ Meydana salıverilmiş koşu atları gibi/ Uçabiliriz, uzanabiliriz aziz nimetlere/ Namazdan sonra evrensel sigaralara yaslanarak/Nefes nefes içimize çekebiliriz/Dağları, o dağların tepelerini, derelerini ve en kuytu yerlerini”

Şair gençlik yıllarında Maraş’ta yaşadığı bayram sabahını da “Şehrin Ölümü” başlıklı şiirin bir “anı” bölümünde döker mısralara.

“Bizim ellerimiz vardı, şimdi onlar nerede

Kadife gibi okşardık çocuk yüzlerini, şimdi onlar nerede

Şehirde evler olurdu, sıcak odaları olurdu evlerin

Sığınacak yataklarımız olurdu, bu bizim yatağımız derdik

Bayram günleri donanırdık, su gibi yumuşardı yüreklerimiz

Camilere dolardık, tüm olmaya ererdik/Biz vardık, şimdi o biz nerde”

Yörükân taifesinin yayla yolları üzerinde bulunan Maraş’tan bir kesit de göçerlerle ilgilidir.

“Ta uzaklardan tepelerden bayırlardan yankılana yankılana

Gelen bir çan sesi

Çobanların içine korkuyu damıtan koyun çanlarının sesi”

Bir de Kahramanmaraş’la ilgili “elveda” şiiri var ki “Hicret Burcundan” geliyor sesi. Okurken insanın yüreği burkuluyor.

“Elveda vatanım; doğduğum toprak!

Bedenimin eczası;

Akan suyu biten meyvesi

Damarlarımda kan olan!

Âcizlendiğimde gözyaşları dökerek

Üstünde umutlar yeşerttiğim;

Sokaklarını, bahçelerini, çeşmelerini

Ezbere bildiğim

Anılarımın tarlası;

Kimliğimin mayası;

Çocuklarımı büyüttüğüm; Kadınımla paylaştığım;

Anamı, babamı emanet ettiğim toprak,

Elveda!”

Erdem Ağabey, ölümle arkadaşlık kurmuş, ölümün ötesini düşünerek ve düşündürerek yaşamıştır. Onun şiirlerinde zikrettiği ölümün asla soğuk bir yüzü olmamıştır. Ona göre “Ölüm bir melek elinde gelir/ Ve öper usulca çocuk yüzleri…/ Bekleyin geliyor ölüm usulca/ Usulca girer koynumuza.../ Haydi gel sevgilim/Uzanalım toprağın altına/ Çiçekler mayalansın göğsümüzde/ Ve ölüm/Bir güvercin/ Beyaz/Süzülen masmavi gökten/ Berrak sulara...”

Mevlânâ’nın vuslat algısı ve sevgiliye kavuşma hakikati her mısraında ya açıktan ya da gizliden gizliye kendini gösterir. Modernite ölüm gerçeğini tüketmeye çalıştıkça, Erdem Bayazıt, ısrarla ölüme sahip çıkar ve âdeta ölümü korur. Her an ölümün sıcaklığını yüreğinde hisseder. Kalbinden yeryüzüne yayılan şiirlerinde, şerefli bir ölümün resmini çizer.

“Damla damla oluşuyor hayat/ Ölüm kımıl kımıl/ Duymak kolay/ Anlatmak değil/ Her an farkındayım/ az az öldüğümün…/ Bir gün öleceğim biliyorum/ Bunu her an ölür gibi biliyorum/ Biliyorum yaklaşıyoruz her an/ Biliyorum oruçlu doğar insan/ Ölümün iftar sofrasına…/ Toprak/Ölüme aç/ Ölüme muhtaç/ Hayat/ Ölüm muhakkak/ Tek kapısıdır ölümsüzlüğün/ Mahlûkta devinen/ Gürül gürül bir ırmaktır ölüm/ Bazen bir tekerlek altında/ Ansızın gelir ölüm/ Bazen akan bir film şeridinin/ Tek kare donan fotoğrafı gibidir ölüm” Bu mısralarda ölüm, elle tutulup okşanarak koynumuza konulan bir fotoğraftır âdeta.

Erdem Ağabey, bütün ölümlerin aynı olmadığını, herkesin ölümünün kendi konumuna uygun olarak geleceğini bilmektedir. İnsan yaşarken ölüme nasıl baktıysa ve onunla ne kadar ünsiyet kesp ettiyse, vakit tamam olduğunda ölümün de ona aynı şekilde yaklaşacağının farkındadır. “Ölümler vardır/ Bir ağacın köklerinin topraktan çatır çatır sökülmesi gibi/ Can (ın) çatır çatır damardan” çıkacağını sezinlemektedir. En az bu kadar bilmektedir ki: “Ölümler vardır/ Can kuş gibi uçar gider/ Bir martının süzülüp/ Kaybolması gibi maviliklerde”

Ariz / amik ölüm bahsini inceden inceye işleyen şairimiz, serlevhaya aldığımız aşağıdaki “mısra-i berceste” ile şiirlerinin en güzellerini yazdığı “Güzlek”te, bu konuya son noktayı koyar:

“Ölüm bize ne uzak, bize ne yakın ölüm

Ölümsüzlüğü tattık bize ne yapsın ölüm”

Hicret’in 1400. yılına armağan ettiği, “Savaş Risalesi”nde, İslâm’ın doğuşunu, Resulullah sevgisini, Hicret’i, Bedir’i, Uhud’u, değme siyer kitaplarına sığmayacak kadar genişlikte ve fakat tek şiirde dile getirmiştir. Uzun yazmadan İslâm’ın inceliklerini muhatabına anlatacak kadar bu dini özümsemişti. Hesap günü ilk sorgulanacak “namaz” ve “yetimin hakkının korunması” konularını öne çıkartan şiirleri, onun dinî konulardaki vukûfiyetini ve hassasiyetini ortaya koyar. Mısralarını, namaz, mahşer, hesap ve mizan konuları süsler.

“Yeryüzü bana mescit kılındı/ Ant verdim, toprak şahit tutuldu/ Her sabah, her öğle, her akşam/ İkindiyle yıkanarak, yatsıyla donanarak...”

“Çıkacağız yola/ Hesap günü gelince/ Yağmur yüzümüze değince/ Güneş bir mızrak boyu yükselince/ Çün defterler açılıp hesaplar soruldukta/ Yetimin hakkı soruldukta, yoksulun hakkı soruldukta/ Milletim omuz omuza verip kıyama duruldukta...”

Erdem Bayazıt’ın şahsiyetinin ve poetikasının ipuçlarını kullandığı imgelerde bulmak mümkündür. Sanırım bunlardan bir kısmı şiirde ilk defa kullanılmaktadır.

“...Ey damarlarımızda donan buz yüzlü heykeller beldesi/ Namludan yeni çıkmış sıcak kurşun gibi/ Nar yangını gözler/ Ses beton gibi buz tutuyordu/ Bir ışık kesiyor karanlığı, bir ustura ağzında/ Bir kurşunun ete saplanması gibi/ Ey sesimi, keskin bir bıçak gibi/ Bir mızrağın hedefi gibi/ Kavalı ile sümbülü emzirmek/ Su gibi yumuşak/ Mutlak sözü damarda, kanda çizmek/ Bir tren atılır kurşun gibi geceye/ Kuşların sedef gagaları/ Heykelin taştan eli/ Mermeri toz eden rüzgâr/ Buz yüzlü heykeller/ Müjdenin kurşun yükü/ Yalanın çelik kabuğu…” Şair, bu imgelerle “kelimeleri, insanların üzerinden tank gibi geçen isyan şiirleri” yazmıştır.

Ellinci sanat yılını görme bahtiyarlığına eren Erdem Bayazıt, bu uzun sanat yaşamında bizlere heybetli, onurlu, gür sesli, umut dolu ve her biri şifrelerle örülü pek çok mısraa hediye etti. Yüksek sesle okunan şiirlerinde, milletinin manevî yaşantısı, inancı, umudu, öfkesi ve sevgisi büyük bir coşkuyla harmanlanır ve şiddetli bir şekilde tezahür eder. Onun şiiri kimi zaman bir feryat, kimi zaman bir meydan okuma, kimi zaman da muhteşem bir yakarıştır. Şiirlerinde, milletimizin içine düştüğü trajik tablo karşısında acıyı, hüznü, yer yer öfkeyi ve elbette umudu işlemiştir. “Kar Altında Hüzün Denemesi” şiirinde; “Dünyanın en uzun hüznü yağıyor/ Yorgun ve yenilmiş insanlığımızın üstüne/ Kar yağıyor ve sen gidiyorsun/ Ağlar gibi yürüyerek gidiyorsun”. Karamsarlığın dibe vurduğu bu mısraların hemen arkasından, önüne düşen başını kaldırır ve gür bir sesle “Dön bana ve dinle/Kuşlar uçuşuyor içimde/... Duy beni ve dinle/ Denizler boğuşuyor içimde” diyerek umutsuz yığınların önüne geçer ve sert adımlarla kütleleri peşinden sürükler. Gelecek için çok ümitlidir; adım adım gelecek zamanı haber verir. Dalların meyveye durmasını anlatır. Herkesin bu durumun farkında olmasını ve kendini buna göre ayarlamasını ister. Bu umut dolu coşkusunu, “Dünyanın kalbini dinle geliyor adım adım/ Dallar meyveye dursun, toprak tohuma dursun/ İnsan barışa dursun, selâma dursun zaman/ Sabır, savaş, zafer. Adım Müslüman” dizeleriyle açığa vuracaktır.

Hukuk Fakültesinde başladığı yüksek öğrenimini, Edebiyat Fakültesinde noktalar. Diriliş, Edebiyat ve Mavera dergilerinin yazar kadrosunda yer alır. Aralıklarla kamu hizmetinde görev aldığı dönemler olur. 1987 Milletvekili seçimlerinde Anavatan Partisi’nden aday olur. Kahramanmaraş’tan Milletvekili seçilir. TBMM’nin 18. dönem çalışmaları süresince Milli Eğitim ve Çevre Komisyonlarında görev alır. Fakat O, Milletvekilliğini, mütefekkirlerin okuyup-yazmayı unuttuğu kayıp yıllar olarak görür. Bu sebepten de siyaseti eleştirmekten geri durmaz ve bir daha yasama organı üyeliğine aday olmaz.

Kurucusu olduğu Akabe Yayınlarının ve Mavera dergisinin yönetimini üstlenir. Mavera, bir yaşama biçimi halinde öz uygarlığımızı yeniden yürürlüğe koyma davasını güdenlerin, edebiyat alanındaki bir buluşma yeriydi. Bu anlayışla yayın hayatına başlayan dergi, Türk düşünce hayatında önemli bir çığır açtı. Derginin ünü kısa sürede sınırları geçti ve dünyanın her noktasında İslâmî hassasiyeti olan çevreler tarafından tanınır oldu. Bu çevrelerden yolu Türkiye’ye rastlayan yerli ve yabancıların uğrak yeri haline geldi. Mesai çıkışı ve hafta sonları burası, evrensel boyutta dünya tasavvuru olan, ulusal ölçekte fikri ve derdi olan, bu hususlardaki tespit ve çözüm önerilerini edebî bir nezaketle dillendirmek isteyen edepli insanların uğrak yeri idi. Bu fakir de müdavimler arasında yer alanlardandı.

Selanik Caddesi/ Kızılay adresinde bir iş hanının üçüncü katında bulunan bu yerde genç şair ve yazarların yetişmesi için büyük gayretler sarf edildi, bir kültür ortamı oluşturmaya çalışıldı. Erdem Ağabey yalnız şairliği ve şiirleriyle değil, bu yönleriyle de kalıcı olmuştur.

Erdem Bayazıt’ı en çok heyecanlandıran ve mutlu eden konular arasında, Rahmetli Özal döneminde başlayan Türkiye’nin dışa açılması programına paralel olarak Kahramanmaraş’ta, ihracata yönelik sanayi yatırımlarında sağlanan gelişme olmuştur. Söz ekonomiden ve Kahramanmaraş’ın kalkınmasından açıldığında, bir şairden beklenmeyecek kadar meselenin detaylarına girerek rakamlara dayalı anlatımlarda bulunurdu. Her vesile ile kültürsüz ekonomi, ekonomisiz kültür olmayacağının üzerinde dururdu.

Anadolu insanının tok gözlü ve güçlü şairidir Erdem Bayazıt. Kendisi gibi şiiri de heybetli ve yiğit görünümlüdür. Şiirin doğduğu ve büyüdüğü yerden çıkmış, fakat orada kalmamıştır. Şiirlerinde Anadolu’nun kalp atışlarını dinleyebilirsiniz.

“İpek Yolundan Afganistan”a adını taşıyan seyahat yazılarından oluşan eseriyle TYB’nin 1983 Gazetecilik ödülünü, “Risaleler” isimli şiir kitabı ile de TYB’nin 1988 Şiir ödülünü alan Erdem Ağabey; 16-18 Ekim 2003 tarihleri arasında Fransa’nın Strasbourg kentinde yapılan Türkçe’nin 5. Uluslararası Şiir Şöleni’nde Yahya Kemal adına verilen Türkçe’nin büyük ödüllerinden birinin sahibi olmuştur. Ödül töreni sonrasında, AB İnsan Hakları Mahkemesi’nin önünden kıvrılarak şehri dolaşan Ren Nehri’nin kenarında, kıyıya sıralanan evlerin balkonlarını süsleyen, birbirinden güzel çiçeklerin altında, sahil boyunda dolaşırken, “ömür merdivenin son basamaklarını tırmanmakta olan Erdem Ağabeyi’ne büyük ödülü vererek, sanat yaşamına son noktayı koydun” demesi ve bu cümle karşısında zihnimde kopan fırtınalar, hayatının en mutlu anında dahi ölümle hem dem oluşu, mahcubiyetten ve ne söyleyeceğimi bilememekten ağzımın içinde dilimin dolaşması, o günden bugüne zihnimde büyüyüp gelişen bir hatıra yumağıdır.

Kahramanmaraş İl Halk Kütüphanesi Müdürü olduğu dönemde, Uzunoluk Caddesi/ Sümerbank Mağazası üzerinde hasır iskemleler ve üzerinde çay bardaklarının konumlandığı masif çam tahtasından yapılmış sehpalarla dizayn edilmiş “Köşk” adıyla müsemma ikinci katta yer alan çay ocağında, etrafına kümelenen gençlik halkasına dâhil olduğum andan; Eyüp Sultan’dan başlayan son yolculuğuna kadar yakın çevresinden hiç ayrılmadığım Erdem Ağabey, gerçek bir ağabeydi, dosttu, insan evladıydı, beyzadeydi. O beyoğlu olarak doğdu, ömrü tevazu ile bu onuru taşımakla geçti. Sevdiği kimseler önemli görevlere geldiğinde, onları tebrik için ziyaret eder, bir daha da o koridorlarda görünmezdi. Zira onun yapmak istediği, gıyabi desteğini vicahiye çevirmekten ibaretti. Fikrî yapısı ve hareketleriyle modernizeme olması gereken noktadan bakan ve bizlere gösteren bir yapısı vardı. Bu bakımdan hadiseler karşısında heyecanlıydı, aktifti, duyarlıydı. Hiçbir haksızlığa tahammülü yoktu. Yaşam boyu, Doğu mistisizmine uygun olarak yüreği ile düşünmüş; kimi kesimlerin ve de şahısların yaptığı şekilde, kendi eserinin ve şöhretinin piyasasını oluşturmak gibi bir ayıbı, hiç olmamıştır.

Eyüp Sultan Camii bahçesindeki musalla taşına konulan tabutu arkasında devlet erkânı ve sevenleri saf tuttu ve cenaze namazını İstanbul Müftüsü Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı kıldırdı. Cenaze namazı sonrasında onu son yolculuğuna uğurlamak için ülkenin dört bir yanından İstanbul’a akın eden dostlarından helallik dilemek üzere mikrofonu eline alan Çağrıcı’nın ilk cümlesi, “bir mümin olarak bu dinin iyi bir mensubu, verdiği eserlerle bu ülkenin güzel bir temsilcisiydi” oldu. Mezarı Piyer Loti eteklerinde, Haliç’e nazır bir yamaçtadır. Şimdi Erdem Ağabey, maneviyat iklimi ile dünya güzelliklerinin kesiştiği bir noktada; mahşere, hesaba, sırata, havz-ı kevsere ve vuslata birlikte yürümek için bizleri beklemektedir. Ruhu şad olsun.

Türkiye Yazarlar Birliği Yayınları: 34
Anma Kitapları: 2
Erdem Bayazıt Kitabı
ANKARA, Ocak 2009