Güney Afrika'ya İslam'ı Getiren Adam: Şeyh Yusuf

İslami eğitim için gencecik iken gittiği Arabistan’dan bir daha asla anavatanı Macassar’a dönemeyen Şeyh Yusuf’un, sürüldüğü uzak diyarları kendi ' Macassar’ına ' çevirebilmesinin hikâyesi de derin bir hikmet içermekte... Deniz Baran yazdı.

Güney Afrika'ya İslam'ı Getiren Adam: Şeyh Yusuf

Şeyh Yusuf yaygın olarak, Güney Afrika’da İslam’ın kurucusu (father of Islam) olarak bilinir.” Şeyh Yusuf hakkında açacağınız kaynaklarda karşınıza çıkacak ilk cümle muhtemelen bu olacaktır. İslam’ın kurucusu derken mana anlaşılıyor sanırım, İslam’ı o coğrafyaya ilk götüren; bir nevi Müslümanların ilk ceddi olan kişi olarak Şeyh Yusuf’u işaret etmek maksat. Peki bu onura layık olan Şeyh Yusuf kimdir, İslam’ın sesini bambaşka bir coğrafyaya götürme macerasına dönüşen hayat hikayesi nedir?

Miladi takvime göre 1626 yılına dönmemiz gerekiyor.

Tjoessoep’ten Şeyh Yusuf’a

Abadin Tadia TjoessoepHindistan’ın doğusunda kalan Goa’da, 1626 yılında hayata gözlerini açan bir kimsenin adıdır bu. Goa Kralı Biset’in yeğeni olup daha sonraları kendini İslami çalışmalara ve eğitime adamak için yıllarca Arabistan’a gidecek genç adam da yine Tjoessoep’in bizzat kendisidir. Ne tuhaftır ki uzak diyarlara İslami eğitim almak için gidişidir sonraki sefer İslami eğitim vermek için daha uzak diyarlara gitmesine yolu açacak olan... Zira o Arabistan’da iken memleketi Macassar, bölgedeki doğal kaynaklar için çekişen sömürge güçlerinden biri olan Hollandalılarca işgal edilir. Eve dönemeyen genç Tjoessoep ise Java Adası’nın (Bugün Endonezya’nın başkenti Jakarta’nın bulunduğu ada) batısındaki Banten’e dönebilir ancak. Orada dönemin Sultanı Ageng onu karşılar ve bu eğitimli genci bir nevi kadılık pozisyonuna getirdiği gibi kişisel danışmanı olarak da atar. Hatta kendisini gerçekten sevmiş olacak ki kızını da ona verir. İşte o gencin Şeyh Yusuf’a dönüşümü sanırım o zamanlarda olur. Tjoessoep’in ne zaman Şeyh Yusuf olarak anılmaya başladığına dair kesin bir bilgi bulamadım. Ancak biz onu artık Şeyh Yusuf olarak ansak bir noksanlık olmayacağını düşünüyorum.

İşte Şeyh Yusuf, anavatanının Hollandalılarca işgali sonrası dönebildiği Banten’de kendine saygın bir yer edinir ve tam 16 yıl burada kalır. Ta ki onu el üstünde tutan Banten Sultanı Ageng’in oğlu babasına başkaldırana kadar. Nitekim büyük olasılıkla Yusuf’un kaderinde yine sömürgeci Hollandalıların hışmından zarar görmek vardır çünkü kaynaklarda yazdığı kadarıyla kendi bölgesel çıkarları için Sultan Ageng’in oğlunu kışkırtanlar da Dutch East India Company, yani Hollandalılardır.

Nihayetinde baba-oğul arasında savaş patlak verir ve inişli çıkışlı bir sürecin sonunda, Hollandalıların da yardımıyla, kazanan taraf oğul olur. Sultan Ageng ise yanındaki yüzlerce kişiyle kaçmak zorunda kalır. O kişiler arasında Şeyh Yusuf da vardır. Bu kaçışın bir noktasında ise yenilginin acısı çıkacak ve Yusuf ele geçirilecektir. Ele geçirildikten sonra Seylan’da (bugünkü Sri Lanka) tutulan Yusuf’un sürgününe karar verilmesi ise tarihi bir dönüm noktası olacaktır.

“Kimseye arıza çıkarmayacağı” bir bölgeye sürüldü

1680’li yıllar Yusuf için savaş çalkantıları ile başlasa da bu sürecin sonunda uzak diyarların yolu gözükür. Afrika kıtasının en güneyine, uzun lafın kısası, “kimseye arıza çıkarmayacağı” bir bölgeye sürülmüştür. Kendi bölgesinde saygıdeğer bir din adamı ve kanaat önderi olan Şeyh Yusuf’un bölgede esir şekilde dahi tutulmasındansa uzaklara yollanması muktedir güç Hollandalılarca daha uygun görülmüştür. Tabi bu planın tutmayacağı pek yakında anlaşılacaktır.

Takvim 1694’ü gösterdiğinde Yusuf, ailesi ve bazı takipçilerinden oluşan 49 kişi ile Cape’e (Güney Afrika Cumhuriyeti’nin bugünkü başkenti Cape Town’ın bulunduğu bölge) varır. Bölgenin Hollandalı valisi Simon van der Stel kendisini karşılar. Kentin dışında bulunan Zandvliet diye bir bölgeye yerleştirilirler. Amaç oradaki insanlarla fazla irtibat kuramamalarıdır. Zira yerel yerleşimciler içerisinde büyük bir kısım, Dutch East India Company yani aynı zamanda Yusuf’un uzak diyarlardaki topraklarını işgal eden Hollandalı sömürge şirketinin kölesi durumundadır.

Fakat “sömürgeci güç”, Yusuf’u ve İslam’ı köleleri üzerindeki kontrol hususunda bir tehdit olarak görmekte haksız değildir. Zira Yusuf’u uzak bir yerleşimde izole etme fikri dahi işe yaramaz ve kısa bir süre içinde Yusuf’un çevresinde dini bir topluluk oluşmaya başlar. Cape’teki köleler kendilerine ulaşan İslam mesajıyla etkilenmişlerdir ve Şeyh Yusuf’un yerleşim yeri adeta bir ibadethane, mabet hüviyetine kavuşmaktadır. İşte o yerleşim yerinde oluşan ve ekseriyetle köle-işçilerden oluşan topluluk, Güney Afrika’daki Müslümanların atası olacaktır.

Şeyh Yusuf’un ölümü ve mirası

1694 yılında yerleştiği Zandvliet’te elinden geldiğince İslam mesajını yaymaya çalışan Yusuf, bu sayede 5 yıl içerisinde etrafında oluşturduğu halka ile –belki de hiç fark etmeden- kıtanın güneyindeki bu toprakların geleceğine damga vuracak büyük bir değişimin de öncüsü olmaktaydı. Nitekim 5 yıl sonra vefat ettiğinde Güney Afrika’ya birkaç yüz kişiden oluşan bir Müslüman topluluğu miras bırakmıştı. Takip eden yüzyılda yerel halktan kadınlarla evlenen bu köle ağırlıklı topluluğun üyeleri zamanla hürriyetlerini de kazanıp Şeyh Yusuf’un mirasını bugünlere taşıyacak topluluğun çekirdeğini oluştururlar.

Şeyh Yusuf bugün hâlâ “Güney Afrika’ya İslam’ı getiren adam” olarak saygıyla anılıyor. Kaderin garip cilvesidir ki sürgüne geldiği devirde izole edilmek için yerleştirildiği Zandvliet, bugün “Macassar”, yani Yusuf’un anavatanının ismiyle anılır olmuş. İslami eğitim için gencecik iken gittiği Arabistan’dan bir daha asla anavatanı Macassar’a dönemeyen Yusuf’un sürüldüğü uzak diyarları kendi “Macassar’ına” çevirebilmesinin hikâyesi de derin bir hikmet içermektedir şüphesiz…

Bugün “Macassar”daki türbesi sık sık ziyaret edilen Şeyh Yusuf, yerel bazda “Tuan Guru” adıyla da anılırmış. Bir yazıda okuduğum kadarıyla Yusuf’un yaptığı önemli hizmetlerden biri de yaşadığı dönemde, bölgedeki ilk nüsha olacak Kur’an-ı Kerim nüshasını hafızasından yazmasıymış. Bu anlatı doğru olacak ki bu nüsha, bugün Cape Town’da Bookap isimli bir müzede sergilenmekteymiş.

Şeyh Yusuf’un mutasavvıf yanı

Okuduklarımdan gördüğüm kadarıyla Şeyh Yusuf’un İslami bir öncü kimliğini oluşturan önemli kısımlardan birini tasavvuf ile ilişkisi oluşturmaktadır. Kaynakların birinde İmam Abdullah isimli birinden icazet aldığı ve Kadirilik ile Halvetilik dahil olmak üzere birkaç tarikattan icazet sahibi olduğu yazmakta. Başka bir kaynakta da Yemen’de iken üstadı olacak Şeyh Abdülbaki Mizjaji ile tanıştığı ve Nakşibendilik yolu hususunda bilgilendiği belirtiliyor.

Tasavvufla olan bağını tam olarak tespit etmek mümkün olmasa da yaygın olarak kabul edilen bir anlatı, Şeyh Yusuf’ın keramet sahibi olduğudur. Bugün, onun türbesinin sıkça ziyaretçi almasının arkasındaki sebeplerden biri de budur diyebiliriz. Anlatılan odur ki Cape’e doğru sürgün yolunda iken gemide içme suyu bitmiştir ve Yusuf ayağını deniz suyuna sokup yanındakilere suya ayağını soktuğu noktadan su çekmelerini söylemiştir. Suyu kovalarla yukarı çekenler ise kabın içindeki suyun içme suyu olduğunu görürler.

Yüzyıllar önceden bugüne büyük bir miras bırakan Şeyh Yusuf, 2005 yılında “The Order of the Companions of OR Tambo in Gold” adı verilen bir ödüle de layık görülmüştür. Bu ödülle amaçlanan, Yusuf’un kolonyalizme karşı direnişe katkılarını anmak ve takdir etmektir.

Deniz Baran

Güncelleme Tarihi: 23 Şubat 2019, 15:19
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13

banner26