Binbir Gece Masalları'nı biliriz. Geçtiği diyar Bağdat olan, bitmesini hiç istemediğimiz ve türlü hikâyelere, romanlara, filmlere konu olan klasiklerimizdendir. Hikâyeler, özelde halk hikâyeleri hakikatin tercümanı olmaya namzet metinlerdir. Olaylar, şahıslar belki temsilîdir ama işin özü, özeti bir hakikati haykırmaktadır.

Elimizde bu kıstaslara uyan bir hikâye yeniden yayınlandı. Kitabın aslında belirlenen ilk baskısı 1856 tarihini taşıyor ama “Hikâye-i Şâbur Çelebi” (Ocak 2014, 94 s.) adını taşıyan hikâyenin esas alındığı baskı 1925 tarihlidir. Âlim Kahraman’ın hazırladığı eser, Büyüyen Ay yayınları arasından çıktı. Büyüyen Ay’ın özenli, nitelikli baskılarını bilen bilir. Bu eser de neredeyse tadımlık bir halk hikâyesi...

Muhaddisân-ı rûzigârın beyanâtına göre…

Hikâyeyi kimin yazdığına dair bir beyan gözükmüyor ama sahip ve naşir olarak, “İkbal Kütüphanesi sahibi Hüseyin” zikrediliyor. Eski hikâyelerimizin başlangıç cümlelerinden olan “Râviyan-ı ahbâr, nâkılân-ı âsâr ve muhaddinsân-ı rûzigârın beyanâtına göre” diye başlayan hikâyenin başkahramanı Şâbur Çelebi’dir. Basralı tacirlerin anlattığı Bağdat şehrine hayran ve dahi âşık olan biridir Şâbur Çelebi. İş sadece bununla kalmıyor tabi. Şâbur’un Bağdat yoluna düşmesiyle ve Bağdat’ta bir hayat kurmasıyla yolculuk devam ediyor.

Kitabın giriş yazısından da anlaşılacağı üzere meselenin odağında sosyal bir kurum olan evlilik yatmaktadır. Hileli bir evlilik neticesi ile araya giren aşk bağı bütün her şeyi düğümler. Kızın babasının nüfuzu, parası ve satın almak istediği hukuk da işi çözemez. Sonunda bildik bir tarihi şahsiyet devreye girer: Harun Reşid. Netice elbette bu dünyada yapılanların yapanın yanına kâr kalmaması nev'indendir. Adalet er ya da geç tecelli eder. İyi niyetin, iyiliğin çözemeyeceği hiçbir mesele yoktur. Şâbur Çelebi’nin özü iyilik olan hayatıyla ördüğü bu hikâye hem kendisine hem de bizlere bir ödül olarak kalacaktır.

Saz, söz ve resimler eşliğinde meddah hikayesi

Kitapta Şâbur Çelebi’nin ağzından nakledilen beyitler, kıt’alar da ayrı bir bahis konusudur. Özellikle Şâbur’un eşi Gülrûh Bânu’ya sazı eşliğinde söylediği şu beyitler bize fikir verecektir:

Âşık oldum yine bir tâze gül-i ra’nâya

Ki salar el ile her dem beni yüz kavgaya

Bu ne iştir ki beni iğne gibi inceltir

Salar iplik gibi her dem bir uzun sevdaya

Eyvah eyvah gitti elden kâmet-i şimşâdımız

Gülmedi her gez, fenâda bu dil-i nâ-şâdımız

Etmez gamdan şikâyet ilâhi kimseye

Çerh-i kindârın elindedir bizim feryadımız. (s.57-58)

“Ondokuz kıt’a resimle müzeyyendir” şeklinde bir kayıtla resimlerin eşliğinde devam eden hikâye için ayrıca şöyle de bir tespit daha yapılır Âlim Kahraman tarafından: “Her ne kadar aşk konulu bir hikâyeyi andırıyorsa da, genel olarak değerlendirildiğinde bir meddah hikâyesidir.” Öyle ya da böyle herkesin bir hisse kapacağı bir hikâye olarak okunmayı hak ediyor Şabur Çelebi'nin hikayesi.