Yaşayan ölüler mezarlığı

Batı’da medeniyetin her ögesi “ürün” iken, Doğu’da sanat ve mimari bizatihi “yaşam”dır. Bugün içinde bulunduğumuz ve yüz yıldır süren fetret döneminde yaşayan ölülere dönüşmüş olmamız; içimizde bir yerlerde uykuda olan genetik kodlarımızla buluşmayacağımız anlamına gelmez. Hacer Yeğin yazdı.

Yaşayan ölüler mezarlığı

Burası dünya

Ne çok kıymetlendirdik

Oysa bir tarla idi

Ekip biçip gidecektik…

21. yüzyıl, insanlık adına bilimsel, teknik ve tıp alanında sağlanan baş döndürücü gelişmelerin yanında, insanlık tarihi boyunca en hızlı çözülmenin ve tahribatın yaşandığı bir çağ olmuştur. Çünkü geçmiş çağlardaki nice meydan harplerinden sonra dahi bu kadar çok insanın açlıktan öldüğü, evsiz, işsiz, aşsız kaldığı dolayısıyla değişen siyasi ve ekonomik güç dengelerinin toplumsal bedellere dönüştüğü olmamıştı.

Geçtiğimiz yüzyılda dünya savaşlarında verilmiş olan ağır insan kaybıyla birlikte siyasi, mimari ve ekonomik kıyımların üstüne kurulan ve sözde Zümrüdüanka misali küllerinden doğan yeni medeniyetler (Almanya, İtalya, Japonya vs) de artık onca acı ve ıstıraptan “ter ü taze bir düzen”in devşirilemeyeceğini kanıtlar gibiler. Bu durumun en bariz örneğini ütopik bir hızla ve geometrik dizinle vuku bulan kentleşmenin şehirleşmeyi galebe çaldığı alanlarda görürüz. Teknik anlamda aynı gibi görünse de kültürel anlamda kent kavramının; yaşayan bir organizmayı tasvir eden “şehir” olgusundan birçok bakımdan farklılıkları vardır.

Çok katlı yapının tarihi

Tarihte biz ve öteki ayrımını ilk olarak yapan Yunanlılar, aynı zamanda kendi içinde bağımsız birer siyasi düzene ve nizami planlamaya sahip polis/kent devletlerini kurarak bu ayrımın altını çizmişlerdir. Ortaçağ’ın en önemli kent tanımı, Marver’in “duvarlarla çevrili insan yerleşimleri” ifadesidir. Yunanlılar dillerini anlamadıkları ve uygar olmadıklarını düşündükleri Mezopotamyalı/Doğulu halklara “barbaroi” (barbarlar) diyordu.

Kendinden olmayana hayat hakkı tanımayan ve ancak korkuya bağlı saldırı disiplininde varlık gösteren bugünkü Batı medeniyetlerinin felsefi tasavvuru da işte bu antik dönem Yunan ve Roma mimarisi/kentleşmesi ekseninde gelişir. Roma imparatorluk/emperyal hiyerarşik toplumsal düzeni; piramidin en tepesinde imparator, onun altında eş düzeyde yetkilere sahip yönetici sınıfı/ordu mensupları ve din adamları, daha altında memurlar ile en dipte halkın büyük bir çoğunluğunu kapsayan emekçi köle sınıfından oluşuyordu. Hâliyle bu sınıfların yaşam alanları birbirinden katı sınırlarla ayrılmış durumdaydı.

İmparator hanesi saraylarda ikamet eder, soylu zengin yönetici sınıf ise mahiyetindeki hizmetçi/köle tebaası ile özel malikânelerde yaşardı. Tüccar, zanaatkâr ve memurlardan müteşekkil orta sınıf, kent merkezlerindeki nizami birkaç katlı evlerde oturuyordu. En alttaki proletarya sınıfı ise bugünkü apartmanların atası konumunda, etrafı belli sınırlarla çevrilmiş “insula” denilen yapı adacıklarında sıkışmış durumdaydı.

Bu bloklar o zamanın kalabalık denilebilecek kentlerinde; özellikle yüksek olmaları yasayla teminat altına alınmış; içinde 200/300 kişinin hiçbir mahremiyet ve özel alan tesisi olmaksızın inşa edilmişti. İnsanlığın görmüş olduğu en acımasız ve kötü imkânlarla donanmış bu yapılaşmada sıhhi alanlar ortak, kiralar yüksek ve yaşam çok zordu.

Sanat tarihçisi Plutarkhos’un insulalarla ilgili şu rivayeti olayın vahametini yeterince açıklar: “Yerdeki hayvanların ve gökteki kuşların dahi yuvaları var, fakat Roma için savaşıp ölen yoksullar sadece gün ışığı ve havanın lütfuna erişebiliyorlar.” Bugün ülkemiz de dâhil insanlığın genelinin yaşadığı hâlihazırdaki çok katlı yapılaşmanın tarihsel menşei, gerçekte bu ilkel ve kurumsal sömürü düzenine dayanır; fakat biz bu gidişatı bir gelişmişlik tezahürü olarak algılarız.

Roma’daki insula

Oysa bizim “şehir”leşme medeniyetimizin yapısını mahalle kültürü belirler. 1840’lı yıllarda Mustafa Reşid Paşa tarafından feshedilmesine kadar Anadolu’da varlık göstermiş olan lonca teşkilatlarının üstlenmiş olduğu mahalle dayanışması misyonu; bir arada, hiçbir sınıfsal farklılığın olmadığı, birbirinden haberdar ve sorumlu olarak sürekli etkileşmenin ve yardımlaşmanın olduğu bir zemini ihtiva ediyordu. Bir mahalle mescidi, bir köşe başı çeşmesi, bir sıbyan mektebi, birbiriyle ilişkili esnaf dükkânları ve insan fıtratı ile uyumlu tesanüd hâlindeki yapılaşmanın mahalle efradına sağlamış olduğu bu sosyal teminatı, adına devlet dediğimiz organizmanın hiçbir güvenlik mekanizması ya da sivil toplum kuruluşu tek başına yerine getiremez. Bugün bütün dinamikleriyle egemen olan Batı kültürünün şehirlerimizde sebebiyet verdiği hızlı yozlaşma; mimaride kimliksiz ve kişiliksiz bir bloklaşma ile bize dair ne varsa hızla öğütüp tüketiyor. Beraberinde getirdiği apartman yoğunluğunu, dolayısıyla her bakımdan yaşanılmaz bir iskân politikasını da dayatmış oluyor. Toprakla ilişkinin tamamen kesildiği ve sağlıklı komşuluk münasebetlerinin gerçekleşmesine de katiyen imkân vermeyen meskenler ile iş yerlerinin iç içe girdiği bu gayri sıhhi çirkinlikler ortamında artık bir mahalle kültüründen bahsetmek mümkün değildir.

Yaklaşık yüzyıldır sınırlı arsalarda hep daha fazla ve yoğun yapılaşmayı, son dönemde ise küçük kutucukların üst üste konularak bir plaza kültürüne dönüştürüldüğü bu inşa stratejisi, geri döndürülemez bir ahlaki ve psikolojik çöküntünün yanı sıra uçsuz bucaksız bir yalnızlaşmayı da beraberinde getirmektedir. İnsanın kalabalıklar içinde giderek kaybolmasının, komşuların birbirinden kaçar hâle gelmesinin temelinde ölçüsüz kentleşmenin dayattığı modern göçebe hayat paranoyaları yatmaktadır. Tamamen kolektif kazanç ve katma değer üzerinde yapılaşan, alışveriş merkezleri, katlı oto parkları, geniş yolları ve gökdelenleriyle ön plana çıkan bu anlayış; bizatihi insanı merkeze alan bir yaşam mantalitesinden kopmuş durumdadır.

Büyük şehirlerde toprakla ve çevreyle ilişkili müstakil ev olgusunun marjinalize olmasıyla da bir türlü bir araya gelemeyen dolayısıyla cem olamayan bir insan kitlesine dönüşmüş oluyoruz. Köklerimizden kopuyor, kalabalıklaşıyor ve giderek aynı oranda yalnızlaşıyoruz.

Oysa biz tarih boyunca bütün kazanımlarımızı ve değer sistemimizi mahalle teşkilatı ekseninde gelişen bir şehirleşme kültürü zemininde inşa ettik. Bunun en temel birimi olan “klasik Türk evi”nin karakterini üstad Turgut Cansever şöyle açıklar: “İnsan idrakinin ve sorumluluk duygusunun kısıtlamalardan ve şeytani bozulmalardan arındırıldığı bir ortamda Türk evini tesis etmiş nesillerin; maddi ve teknik malzemeye ait standartlar düzenini; mimari elemanları ve imkânlarını kendi tercihleriyle bütünleştirerek vücuda getirdiği bilinmektedir. Bütünlük içinde çeşitliliğin ve farklılaşmanın gerçekleşmesine de imkân veren bu düzen içinde her ev kendi bağımsız, ferdî özellikleriyle var olur. Öte yandan bu sağlam modüler yapı sistemi sokak düzeni, mahalle kültürü ve komşuluk ruhaniyeti ile yerini bir dizi sosyal ilişkiye bırakır. Bütün Batı kültürlerinde, Ortaçağ’da ve sonrasında evlerin tabiata ve bir çiçeğe bile yer bırakmayacak şekilde yatayda birbirine bitişik düşeyde yükselerek inşa edilmesinin evler arasında tesis ettiği tek düzelik; Türk ev ve sokak mimarisinde eşsiz bir zenginlik ve hususi bir karakterle aşılmış durumdadır.”

Yapay sosyalleşme yalnızlığı tetikliyor

Tabii bunun temelinde dinî inanç sistemine dayalı sanat görüşünü ortaya koyan bir kâinat ve yaradılış tasavvurunun önemi belirleyicidir. Çünkü İslam’da en temel yapılaşma kriteri, her hanenin bir cenneti gerçekleştirme iradesi olduğudur. İnsanın muazzam bir donanımla gönderildiği bu fena âlemini idrak etmesi, yaratıcının kendisini merkeze alarak yarattığı ve misafir olduğu arzı emanet bilinciyle koruyup, bulduğundan daha güzel bırakması esastır. O yüzden mimarideki malzeme seçimi dahi faniliğini simgeler şekilde ahşap/kerpiç yönünde olmuştur. Aynı çağlarda Batılılar ebediyetin ve kalıcılığın tezahürü olan taş mimarisini öncelerken; Müslümanlar taş işçiliğinde ve mimari üslubunda çok daha üstün oldukları hâlde sivil yapılaşmalarında bunu hicapla karşılamışlardır. Çünkü dünya hayatının geçiciliği bu türlü bir haddi aşmanın beyhudeliğini de sergiler gibidir.

Öte yandan bu sistem insanı içinde bulunduğu cemiyete sıla-i rahim hukuku, komşuluk hakkı, akrabalık bağı gibi birçok sorumlulukla zimmetlemiş bulunmaktadır.

Modern kentleşme dediğimiz tek düzelik işte bu manevi dinamiklerden beslenemediği için günümüzde her ne kadar yapay bir sosyalleşme ön plana çıkmış olsa da gerçekte birey sonsuz ve acımasız bir yalnızlığa mahkûm olmaktadır.

Batı’da medeniyetin her ögesi “ürün” iken, Doğu’da sanat ve mimari bizatihi “yaşam”dır. Bugün içinde bulunduğumuz ve yüz yıldır süren fetret döneminde yaşayan ölülere dönüşmüş olmamız; içimizde bir yerlerde uykuda olan genetik kodlarımızla buluşmayacağımız anlamına gelmez. Derler ki; “Malı mülkü değil, hırkası heybesi değil, evi barkı hiç değil; merhametidir bir insanı güzelleştiren…” İnsanın kendi iradesine bırakılmadığı, yalnızlığa ve merhametsizliğe terk edilmediği ve dolayısıyla şifa bulacağı yegâne disiplin olan “ilahî emrin” telkini ve tezyini sayesinde dünyayı güzelleştirme vazifesi gerçekleşir.

Bu çerçeve içinde “yeryüzü cennetlerini” yani geleneksel mimari ilkelerimizin esas alındığı; nefislerin sükûnet bulacağı “o haneler” hâlinde tasarlamak; şehirlerimizi bu eksende planlamak yaşadığımız kültürel sefaleti aşmak için bir çıkış yolu olacaktır.

Hacer Yeğin, “Yaşayan Ölüler Mezarlığı”, Bilimevi Kadın dergisi, Ekim-Kasım-Aralık 2018, sayı 7.

Güncelleme Tarihi: 01 Ocak 2019, 22:45
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13