Terk edilen ‘Savaş Anneleri’

İçimizde yaşayan Suriyeli mültecilerin bilmediğimiz yalnızlıkları, iyileştiremediğimiz veya iyileştirilmeyi bekleyen hikâyeleri var. Savaşların, çatışmaların en büyük acısını yürekleri büyük kadınlar, anneler taşıyor.

Terk edilen ‘Savaş Anneleri’

İnsanoğlu yaşadığı toplumsal yapının ve sosyal hareketliliğin içerisinde mücadele ederken temel amacı varlığını sürdürülebilir kılmaktır. Her an herkesin yalnız kalabileceğini unutmadan bazen sevdiklerimizin, bazen evlatlarımızın hatta anne babamızın yanında da kendimizi yalnız hissedebiliriz. Yalnızlık ile güven duygusu arasında hiç şüphesiz birbirini tamamlayan çok güçlü bir bağ vardır; bunun aksi durumunda ise sosyal ve toplumsal yapıya uyum sağlamakta zorluk yaşayan bireylerle karşılaşırız.

Bu nedenle yalnızlık yaralayıcı olmakla birlikte bazen intiharla sonuçlanan ölüm de olabilmektedir. Bir nevi kişinin ruhu ve aklıyla başa çıkamaması durumudur ki tıp literatüre bunu en hafif derecesi olan depresyon veya travma olarak tanımlar.

Yalnızlık duygusu kişiden kişiye değiştiği gibi yaşadıklarımızla da kendini ortaya çıkarır. Sosyal hareketlilik, kapitalizmin bireyci ve materyalist yaklaşımı, zamanın ruhu, ortam, mekân, değerler, yetiştirilme tarzımız, kültürümüz, coğrafyamız iklim koşulları dahi yalnızlık kavramını belirleyen etkenlerdir. Görüldüğü üzere en önemlisi kavramın değişken, dinamik, neden ve sonuçlarının karmaşık olmasıdır. Hayatı tek başına omuzlayan kişileri gördüğümüzde ki bu kişinin kendi seçimi de olabilir, ona yüklediğimiz en önemli tanım “yalnızlık baksana tek başına” veya “dünyaları olsa ne olur baksana tek başına” olur. Oysa insanların bazen yalnızlığı bilinçli tercih ettiklerini ve bu duygudan beslenerek hayata tutunduklarını unuturuz. Kişi yaratanıyla buluşmayı, ona en yakın olmayı sadece kendi başına, tek başına, yalnız kaldığında gerçekleştirir. Bazılarında en mükemmel eserler, şiirler, sözler, resimler, duygular vb. kendi başına kaldığında ortaya çıkar. Bunlar kişiyi zenginleştiren ve besleyen en güzel yalnızlıklardır.

“Allah intikamımı alsın”

Bir de bazı yalnızlıklar vardır sizi kasıp kavurur. Sizi başka bir kişiye dönüştürür, hayata tahammül etme bandınızı en son noktaya taşır, artık ne olursa olsun yaşayacağınız ne varsa ya da size yapılacak herhangi bir kötülük tesir etmez. İnananlar için yapacağınız tek şey Allah’a yaslanmak ve dünya hayatı içerisinde ayakta kalmayı başarmaktır. (İnanmayanlar için bilmiyorum) Size anlatacağım işte böyle bir yalnızlığın, insanoğlunu nasıl yüce bir güce dönüştürdüğünün hikâyesidir. Ve bu tip hikâyelerin sahipleri en çok da savaşın çatışmanın kaosun, göçün, dışlanmış grupların içinden çıkarlar.

Esra bebeğin Annesi Suriye’den ülkemize geleli yaklaşık 3 yıl oldu. Hikâyesi yalnızlığın, ayakta kalmanın, yanıp kavrulmanın, bir deri ve bir kemiğe bürünmenin resmini anlatır bize. Halep’e bombaların yağdığı bir gün de Esed askerleri tarafından zorla evinden alıkonulmuştu, bundan sonrasını kendi anlatımıyla aktarayım: “Beni arabaya koydular sonra komutanın yanına götürdüler. Sonra komutan beni başka yere götürdü. Ve bana dedi ki: ‘Senin terörist olduğun raporu geldi.’ Ve bir yıl boyunca orda kaldım. Beni

her gün sorguya çekiyorlardı. Hapishaneye ilk girdiğimde ağlamaya başladım. ‘Girmek istemiyorum’ diyordum. Ama beni dövmeye başladılar. Dövüyorlardı. Korkutuyorlardı. İçerideki gençlerin işkence sesleriyle beni korkutuyorlardı. Kızların sesleriyle. Evden aldıklarında gitmemek için çok çırpındım, yerlerde süründüm, sesimi çığlıklarımı eşim ailem duysun diye o kadar çok bağırmıştım ki sessiz ve soluksuz, güçsüz ve zayıf düştüm. Bana tecavüz etmeye çalıştılar ve ettiler. 8 ay boyunca kaldığım cezaevinde bunlar devam etti ve bir kız çocuğuna hamile kaldım. Mahvettiler beni! Allah intikamımı alsın. Kızımla artık yalnız kaldım burada. Kimsemiz yok.”

Babasının kim olduğunu bilmediği “kızımla artık yalnız kaldım, kimsemiz yok burada” cümlesi mülteci sığınmacı bir kadının yalnızlığı iliklerine kadar yaşadığı, kimsesiz, soluksuz, çığlıksız, beklentisiz, güvensiz kaldığını anlatır bize. Esma bebeğin annesi gibi “kimsemiz yok” diyen, kamplarda yaşayan, sayısını bilmediğimiz, hikâyeleri başka başka kadınlar var. Bu yüzden sığınmacı olmak en baştan yalnız olmayı, tek başına kalmayı ifade ediyor.

Babasız, adsız Esma

Esma bebeğin annesinin ailesi, yakınlarına tutuklandığını bile söylememişti. Hamile olduğunu kimse bilmiyordu. Bu yüzden karnındaki bebeği ile birlikte Türkiye’ye kaçmaktan başka çaresi yoktu. Geride çok sevdiği iki çocuğu ile birlikte ailesini, sevdiklerini, mahallesini, komşularını, evini barkını, bombaların altında harabeye dönüşmüş ancak onun için cennet vatanım dediği o çok sevdiği Halep’i bırakarak karnında babasının kim olduğunu bilmediği Esma bebekle 8 gün yürümek zorunda kalarak ülkemize sığınmıştı.

Esma bebeğin annesinin durumu tam anlamıyla bir sığınmaydı. Ardına bakamadan önce kendine sığınmak, sonrasında güvenle çocuğunu dünyaya getirebileceği, ona bu dünyanın o kadar da kötü bir yer olmadığını öğretebileceği ona uzanacak bir ele sığınmak…

Esma bebeğin annesi Türkiye’ye geldiğinde yaklaşık yedi aylık hamileydi. Esma bebek ülkemizde doğdu ve şimdi 4 yaşında. Geçen zamanda anne, yalnızlığını sadece kendisi ve kızı ile paylaştı. Bu dünyada tek başına olmadığını her gün Esma bebeğin gözlerine bakarak, ülkesini evlatlarını bir daha görme umudu ile kendi yalnızlığından beslenerek hayata tutunmanın yolunu bulmuş ve bu şekilde hayatta kalmaya devem edebilmişti.

Yalnızlık duygusu sadece yetişkinler için değil bebekler çocuklar için de tezahür eden bir duygudur. Esma bebek için annesi, “Mutlu değil. Eve gelince hemen ağlamaya başlar. Evde kalmak istemiyor. Dışarıda olmak istiyor.” diyor.

Modern zaman insanlarının yerli yersiz yalnızlık triplerinin karşısında Esma bebeğin annesi geldiği durumu, “Ben çok yorgunum. Yazık kızıma. Hangi baba adıyla kaydolacak? Ya da kime vereceğim onu büyütmek için? Onu birisine verirsem kalbim dayanmaz. Yok, onu kimseye vermeyeceğim. Onu kalbimde ve benimle bırakacağım. Tamam, babasız, adsız ama ben onu büyüteceğim. Eğitim vereceğim. Çalışacağım. Hiç kimseye muhtaç kalmayacağım. Ailemden ve çocuklarımdan mahrum kaldım. Bir kızımla oğlum var. Oğlum 3. sınıfa gidiyor, kız da 1. sınıfa. Mahvettiler beni…” diyerek anlatıyor.

Esma bebeğin annesinin yalnızlığı ve hayata tutunma biçimi onu yeni bir kişiye dönüştürse de o hâlâ Halep’te bıraktığı iki çocuğunun annesi, bir annenin evladı, bir eş ve Suriyeli bir sığınmacı. Bu duygularla baş etmek yalnızlığını yönetebilmek, o yalnızlıktan beslenmek bize çok güçlü gelse de ne Esma bebek ne de annesi bu travmadan ömür boyu kurtulamayacaklar. Toplumsal olarak içimizde yaşayan Suriyeli mültecilerin bilmediğimiz yalnızlıkları, iyileştiremediğimiz veya iyileştirilmeye bekleyen hikâyeleri var. Dünya, çıkarı söz konusu olduğunda kendine göre kullandığı insan hakları safsatasını bu anneyle göz göze geldiğinde nereye koyacak? Savaşların, çatışmaların en büyük acısını yürekleri büyük kadınlar anneler taşıyor. Sanırım savaş annelerinin yalnızlığı hiçbir yalnızlığa benzemiyor, tıpkı 1992 Bosna Savaşı’nda benzer hikâyelere sahip annelerin ve kadınların yalnızlığı gibi.

Not 1: Esma bebek ve annesinin hikâyesi KADEM’in “Kadınlar Göç Yolunda” projesi çerçevesinde hazırlanan “Ayrılık” filminde anlatılmıştır. Esma bebeğin Suriye’deki kardeşleri hâlâ hayattalar.

Not 2: Suriye’de devam eden savaş beş yüz bin kişinin canına, on milyon kişinin yerinden yurdundan edinmesine sebep oldu. Bunların yaklaşık üç milyon iki yüz bini Türkiye’de ikamet ediyor. Bunların yaklaşık yüzde yetmişi kadınlar ve çocuklardan oluşuyor. Tüm savaş boyunca kaybolan çocukların sayısı ise dokuz bin.

Doç. Dr. Sare Aydın Yılmaz, Terk edilen ‘Savaş Anneleri’, Bilimevi Kadın dergisi, Ekim-Kasım-Aralık 2018, sayı 7.

banner12
YORUM EKLE

banner19

banner13