Oğuz Atay: Ben buradayım sevgili okuyucum

Oğuz Atay, bu topraklarda “Ben yazar olacağım!” diyen her insanın başına gelebilecek bütün ihtimalleri “Demiryolu Hikâyecileri” üzerinden anlatıyor. Erhan Genç yazdı.

Oğuz Atay: Ben buradayım sevgili okuyucum

Oğuz Atay denilince çoğu okurun aklına gelen ilk kelimeler değer görmemek, ilgisizlik, tutunamayan karakterler oluyor. Belki okurluğu biraz ilerletmiş birisiyseniz birkaç aforizması ile birlikte “Albayım”lı, “Bunu da yaptınız”lı ve “Olric”li cümleler kurabiliyor, böylece arkadaş ortamlarında bir adım öne çıkıyor, belki de ününüze ün katıyorsunuzdur. Birazdan anlatacaklarımın sizi bu konumdan biraz daha ileriye taşıyacağından şüpheniz olmasın. Böylece arkadaş ortamlarının aranılan ismi olabilir, konu Oğuz Atay’a geldiğinde herkesten farklı, birkaç cümle daha kurabilirsiniz. Hazırsanız başlayalım. Oğuz Atay’ın Korkuyu Beklerken kitabında yer alan bir öyküden bahsetmek istiyorum. Demiryolu Hikâyecileri’nden. Her ne kadar Tutunamayanlar’ın şöhreti kendisinde yoksa da Korkuyu Beklerken iyi öykülerden oluşan bir kitabıdır Oğuz Atay’ın. Gönül isterdi ki bütün öykülerinden söz açalım ama yazımızın bir sınırı var tabii ki.

Bilinmeyen (belki de olmayan) bir tren istasyonundaki barakalarda yasayan üç hikâyecinin hayatını anlatır bize Oğuz Atay. İstasyon şefinin deyisiyle “memur hikâyeciler” gündüzleri uyur ve hikâyelerini yazar; geceleri de içini, yazdıkları hikâyelerle doldurdukları sepetlerini kollarına takarak gelen trenlerdeki yolculara hikâye satmaya çalışarak geçirirler günlerini. Hayat bu üç “memur hikâyeci” için hiç de kolay değildir. Öncelikle yaşadıkları yer bir ev değildir. Ayrıca istasyon şefi her ne kadar onlara göz yumuyor olsa da ara sıra başlarında dikilen bir otoritedir. Dahası, gelen trenlere bir şeyler satmakta rakipsiz de değillerdir. Elmacılar, simitçiler, sucuk-ekmekçilerle birlikte vagonların arasında dolaşır, kompartımanlara girip çıkar, hikâyelerini satmak için çabalarlar. Yolcuların çoğu önce karınlarını doyurur hâliyle. Rakipleri ellerindeki malzemeleri tüketip ceplerini doldururken onlar çok az satış yapabilmektedirler.

Yazmaktan başka bir şey ellerinden gelmeyen bu üç “memur hikâyeci”nin kaderi “Kime yazıyorum ben?” sorusunu sormakla, yazdıklarını beğendirmeye çalışmakla ve yalnızca yazar olarak ayakta kalabilme çabasıyla örülmüştür. En yakınındakilere bile kendini anlatamazlar. En yakınım dedikleri kişiler hikâyeleri bedelsiz okumanın pesindelerdir çünkü. Ayrıca hikâyecilerin yazıyor oluşları umurlarında da değildir. Örneğin biri eski, satılmayan ve artık yazıları silinmiş bir hikâyeyi ister ve o kâğıdı tütün sarmak için kullanır. Bir diğeri ise anlatılan kendi hikâyesi olmasına rağmen hikâyeyi okuyamadan uyuyakalır.

Demiryolu Hikâyecileri’nin tahtında, aslında basta Oğuz Atay olmak üzere bütün yazarların, yazıyı hayatlarının merkezine oturtanların, kendini yazmaktan başka bir şekilde ifade edemeyenlerin ortak kaderidir bu yaşanılanlar. Yazar olarak kendini kabul ettirmeye çalışan kişilerin ayağından köstek eksik olmaz. Sonra “memur hikâyeciler”e bir tekme de eleştirmenden gelir. Eleştirmen, yazılan hikâyeleri çok basmakalıp ve modası geçmiş bulduğunu söyler.

“Memur hikâyeciler” devletten de bir destek bulamaz. Zira devlet onlara demiryolu toprakları içinde yazdıkları için sucuk-ekmek satanlarla aynı yasaya göre muamele eder. “Bize de istasyon toprakları içinde şerefli bir yer verecek yasalar yok muydu? Bizi sucuk-ekmek yasalarıyla bir tutan anlayışa her zaman karşıydım.”

Maddi imkânsızlıklar sebebiyle üstlerine baslarına bir şey alıp giyemeyen “memur hikâyeciler”, doğru dürüst karınlarını da doyuramazlar. Sepetlerdeki hikâyeler de artık para etmiyordur. İstasyon şefi yazdıkları hikâyelerin konusundan, nasıl yazacaklarına kadar karışır, istasyon topraklarında kalmalarının kirasını çıkarmaları için daha çok yazmaları gerektiğini ileri sürer olmuştur. Son olarak okurların kendini beğenmiş tavırları “memur hikâyeciler”i yormuş ve artık pes etmek derecesine getirmiştir. “Artık çok genç değildim. Hikâye yazmaktan başka bir is de bilmiyordum. Artık büyük şehre gidemez, kendime yeni bir hayat kuramazdım.”

Oğuz Atay, bu topraklarda “Ben yazar olacağım!” diyen her insanın başına gelebilecek bütün ihtimalleri “Demiryolu Hikâyecileri” üzerinden anlatıyor. İhtimal, kendinden hareketle, yazarak ayakta kalmanın, yazsa da kendini kabul ettirmenin, kabul ettirse de değer görmenin zorluklarını kendine yakışır bir şekilde geleceğe bırakıyor. Hikâyenin son cümlesini bildiğinizden eminim fakat bildiğiniz o cümlenin, bu hikâyenin sonu olduğunu biliyor muydunuz bilmiyorum: “Ben buradayım sevgili okuyucum, sen neredesin acaba?”

Erhan Genç, “Ben buradayım sevgili koyucum”, MAKAS, Aralık-Ocak 2019, Sayı 5.

Güncelleme Tarihi: 09 Ocak 2019, 11:19
YORUM EKLE

banner19

banner13