Kudüs... Ey Kudüs!

“Kudüs… Ey Kudüs” Fransız asıllı Dominique Lapierre ve Amerikan asıllı Larry Collins’in ortak çalışmasıdır. Yolları Paris’te kesişen Lapierre ve Collins’in beş yıllık çalışmalarının, özel röportajların, arşiv metinlerinin taramasının ardından ortaya çıkardıkları bir eserdir.

Kudüs... Ey Kudüs!

Bütün dinlerce kutsal görülen Kudüs topraklarında yaşanan mücadeleleri, sadece Araplar ve Yahudiler özelinde değil, Birleşmiş Milletler ve uluslararası dengeler açısından da ele alan bu eserde, İngilizlerin Filistin’den ayrılışının akabinde İsrail Devleti’nin kuruluşu ve Arapların uzun soluklu savaşlar silsilesine başlaması anlatılmaktadır. Kudüs’teki ihtilafın sebeplerinden başlayarak kronolojik olarak Araplar ve Yahudiler arasında yaşanan mücadelelere yer verilen eserde; Birleşmiş Milletlerin Filistin’in kaderini çizen kararı alması, Kudüs üzerinde çıkarları bulunan devletlerin yeni çizilen haritaya göre planları, Birleşmiş Milletler denetiminden rahatsız olan Yahudiler ve Arapların tepkileri de kitapta ele alınmakta.

Uzun yıllar dostça yaşayan milletlerin siyasi çıkarlar uğruna düşmanlaştırılması, masum insanların yerlerinden yurtlarından edilmesi, köylerin ve mahallelerin yakılması, uzlaşma yerine şiddete başvurulması gibi durumlara kitapta sıkça değinilmektedir. “Kudüs… Ey Kudüs” İsrail ve Filistin arasında yaşanan mücadelelere, Kudüs’ün önemine ve bölgenin uluslararası çıkarlar açısından nasıl gözetildiğine dair bilgiler sunan bir kitaptır.

BM Kararıyla Filistin’in Paylaştırılması

1947 senesinde Birleşmiş Milletler Örgütü toplanarak Filistin toprakları üzerinde görüşmeler yaptı. Bu görüşmeler sonucunda dinlerce kutsal görülen Kudüs’ün kaderi değişecekti. Uluslararası mecliste Filistin’in Arap ve Yahudi bölgeleri olmak üzere ikiye ayrılması tartışılıyordu. İki millet arasında paylaştırılan toprakların sınırları, kabul edilemeyecek şekilde çizildi. Kudüs ise bu iki millete de verilmeyerek Birleşmiş Milletlerin denetimine bırakıldı. Bu durum Yahudileri mutlu etmese de bu kararı kabul etmek zorunda kaldılar.

Yahudiler, Nazi Almanyası’nın gaz odalarında katledilmişti ve bunu bütün dünya öğrenmişti. Yahudilere yaşamaları için yer verilmesi gerekçe gösterilerek Filistin topraklarına yerleşmeleri onaylanıyordu. O zamana kadar Yahudilerle barış içinde yaşayan Araplar, işlemedikleri bir suçun cezasını ödemek zorunda bırakıldıklarından bu haksızlığa kayıtsız kalamıyorlardı.

Yeni kurulmuş olan Birleşmiş Milletler Örgütü’nün Filistin konusunda ne karar vereceği bilinmiyordu. Yahudiler çıkarları doğrultusunda sonuç elde edebilmek için çaba gösteriyor, üyeleri, her türlü yolları kullanarak ikna etmeye çalışıyorlardı. Oylamanın yapıldığı gün Yahudi’si de Arap’ı da sonucu merakla ediyor ve radyodan gelecek olan haberi bekliyordu.

Birleşmiş Milletlerden çıkan sonuç, Filistin’in paylaştırılması yönünde oldu. Bu haberi, Yahudiler sevinç çığlıklarıyla bir zafer edası içinde kutlarken Araplar alınan hezimet karşısında savaşın başlayacağını dile getiriyordu. Yahudi eğlenceleri devam ederken Araplardan birçoğu da İngilizlere karşı giriştikleri kanlı başkaldırıdan sonra on yıldır köşe bucak sakladıkları silahları bulup çıkardılar. Olayın sabahına öğrenciler ayaklanarak Fransız ve Birleşik Amerika elçiliklerini kırıp döktüler, Komünist Partisi merkezini yakıp yıktılar. Sonuç sadece Filistin’de değil Lübnan, Ürdün Suudi Arabistan’da da büyük yankılara neden oldu. Diğer ülkelerin aksine Arap dünyasının en büyük ülkesi olan Mısır’ın başkenti Kahire ise sonucu oldukça soğukkanlılıkla karşıladı.

Yahudilerin elde ettikleri bu başarı, uzun ve acılı bir yolun sonunda gerçekleşebilmiştir. Bu kavim tarihte birçok ulus tarafından tehditlere maruz kaldı. Öyle ki bu ırka mensup kişiler yurtlarından kovuldu, zorla Hristiyanlaştırıldı ve çoğu seferde kılıçtan geçirildiler. Tarih boyunca gördükleri eziyetler karşısında ayakta kalmaya çalışan Yahudi ırkı kendilerine karşı oluşan düşmanlığın hiç bitmeyeceğini biliyordu.

Yahudi halkının kaderi, Theodor Herzl tarafından kurulan Siyonist hareketi ile değişim gösterecektir. Bu hareket, toplandıkları ilk kongrede bir devletin kurulmasına karar verdi. İlk Siyonistler, Yahudi geleneğinin gerçek bir toplumsal demokrasinin kuruluşuyla birleşeceği bir devlet kurmak istiyorlardı. Bu düşünce de taraftarlarında toplumsal disiplin ve ortak sorumluluk duygusu oluşturmuştur.

Yahudilerin yıllardır hayallerini kurup başarmak için çok çaba sarf ettikleri karar nihayet çıkmıştı. Bunun karşılığı olarak da Arap mahallelerindeki halk duruma tepki göstermek için toplanıp Yahudilerin üzerine gittiler. Onların dükkânlarını yağmalıyor, kırıp döküyor ve dehşet saçıyorlardı. İngiliz polisi ise duruma kayıtsız kalıyordu. Yaşananlardan sonra Filistin için barış umutları, yanan dükkânlarla beraber yok oldu.

Stratejik Hesaplar ve Karşılıklı Yükselen Gerilim

Araplar dil, geçmiş ve din bakımından bir olsalar da politik yönden ayrılmışlardı. Filistin meselesi gündeme gelince bütün sorunların üzerindeki yerini aldı. Arap devletleri bir araya gelerek Filistin konusunu görüşüyor, savaş konusunda fikirlerini ve yardımlaşmayı tartışıyorlardı. Kahire’de toplanıp kendilerini Arap Birliği diye nitelendirmişlerdi. Filistin için her ülkenin Arap Birliği’ne silah ve para yardımı yapması isteniyordu. Bu toplantıları özenle takip eden biri de Filistin dramının tam merkezinde bulunan Kudüs müftüsü Hacı Emin Hüseyni’ydi. Hacı Emin, Filistin’de düzenli bir ordunun bulunmasını istemiyordu. Çünkü biliyordu ki eğer asker girerse fiili bir iktidar yerleşirdi. Bu yüzden de Arap Birliği’nden çıkan karar onu memnun etmişti. O, gönüllüleri ve parayı kontrol altında tutup dış yardım olmadan Yahudileri yenecek kadar güçlenmek istiyordu.

Yahudiler de tıpkı Araplar gibi bir araya gelerek gelecek günler hakkında planlar yapıyordu. Araplar eğer Kudüs’ü ele geçirmeyi başarırlarsa zaferlerinin başlamadan biteceğini çok iyi biliyorlardı. Yahudiler Kudüs’ün uluslararası bir şehir sayılmasından memnun değillerdi ama yine de Kudüs’ün topraklarına katılması kararı, topladıkları kurulda reddedildi. Ancak Araplar savaşmaktan vazgeçmezse yapılan anlaşmaların hiçbir hükmü kalmayacaktı. Yahudilerin savaşta kendi güçleri ile kazanıp muhafaza edebileceği yerler olacaktı.

Siyonist lider Ben Gurion’la Kral Abdullah çok iyi anlaşıyorlardı. Kral Abdullah son on yıldır Filistin Yahudileri ile gerçek ilişkiler kuran tek Arap yöneticisiydi. İkili bir görüşme düzenlendi ve bu görüşme tam bir dostluk havası içinde geçti. Kral Abdullah, Yahudilere yöneltilen saldırılara katılmayacağını ve ortak düşmanlarının Hacı Emin olduğunu dile getiriyordu. Kral, Filistin’in paylaştırılması kararından memnundu. Yıllardır umut ettiği gibi gücüne güç katıp şanına uygun toprakların hâkimi olmayı hedefliyordu. Eğer Kudüs’e sahip olursa muazzam bir prestije de sahip olacağını biliyordu. Abdullah eğer Kudüs Müftüsü Hacı Emin Hüseyin’in Filistin’de kurulacak Arap devletinin başına gelirse bu toprakların tamamıyla Yahudilerin eline geçeceğini düşünüyordu. Bundan kurtulmanın yolunu ise İngilizlerin desteğini alarak bulabileceğine inanıyordu.

İngiltere bundan böyle Orta Doğu’daki çıkarlarını mümkün olduğu kadar Arapların çıkarlarıyla bağdaştırma yönünde bir karar almıştı. İngilizler, Yahudilerin dostluğunu kazanamayacağını biliyordu ve bu yüzden de yönünü Araplara çevirmişti.

Birleşmiş Milletlerin kararından az bir zaman geçmesine rağmen Araplar ve Yahudiler birbirlerinden kopmuştu. Dostluklar bitmiş, yerini düşmanlıklar almıştı. Her bir hanede savaş hazırlığı yapılıyordu. Araplar ve Yahudiler karşılıklı olarak acımasızlık yarışına girişmişlerdi. Atılan her bir kurşun hemen karşılığını buluyordu. Her geçen gün yayılım ateşi şehrin rahatını bozuyor, çatışmalar her gün daha da çok şiddetini artırıyordu.

Çatışmaların yoğun yaşandığı yerlerden halk uzaklaşmaya başlamıştı. Yahudiler Araplarla karışık olarak oturdukları yerleri terk edip kendi ırkdaşlarının yanına taşınıyordu. Bu durum Yahudiler için büyük bir tehlikeydi. Çünkü eğer böyle devam ederse halk dağılabilirdi. Bunun önüne geçebilmek için önemli bir konumda olan Katamon Mahallesine kesin bir darbe yapmaya karar verdiler. Bu yolla hem Arapların kaçmalarını sağlayacak hem de şehrin psikolojik havasını değiştireceklerdi. Bunun için de Semiramis Oteli patlatıldı. Sonuç tam da Yahudilerin beklediği gibi olmuştu. Artık Yahudiler değil Araplar göç etmeye başlamıştı.

Kudüs’teki Arap Birliği sorumlusu “Yahudilerin hayatı cehenneme çevrilmeli” diye nidalar atıyordu. Zaten Yahudiler için yaşam oldukça zorlaşmıştı. Hem beslenme hem de yakacak sıkıntısı baş göstermişti. Şehirde İngiliz kuvvetlerinin bulunması iki tarafın da hedeflerine ulaşmasına engel oluyordu.

Paylaşımın Durdurulması

Yahudilerin Semiramis Oteli’ni bombalamasına ve daha birçok bombalama hareketlerine Araplar da aynı şekilde karşılık vermek için planlar yapıyor ve planlarını hiç zaman kaybetmeden uyguluyorlardı.

David Ben Gurion, Kudüs Başkomutanlığına David Shaltiel’i getirdi. Yeni gelen lider şehirde uygulanmak üzere emir üstüne emir veriyordu. Bu emirlere göre hiçbir Yahudi, toprağından ne pahasına olursa olsun vazgeçmeyecekti. Hatta Araplardan boşalan evlere bile Yahudiler yerleştirilecekti.

Birçok ülke Birleşmiş Milletlerin kararından sonra Araplara durumu kabul ettirebilmek için birkaç ekonomik vaat ve az bir baskının yeterli olacağını düşünmüştü. Ama Arap direnişinin gerçek oluşu Filistin’i paylaştırma yanlılarını sarsmaya başlamıştı.

Kararın uygulanabilmesi için kuvvete başvurma sorunuyla muhatap olan devletlerin aslında böyle bir güce, askeri yardımda bulunmak gibi bir niyetleri yoktu. İngiltere zaten sorunu Birleşmiş Milletlere taşımakla sorumluluklarından kurtulmuştu. Fransa da Hindiçin’de savaştığı için yardım konusunu gündemine bile getirmek istemiyordu. ABD ise hem askeri kuvvetlerini göndermiyor hem de Rusların burada varlık göstermesinin karşısında duruyordu.

Amerikan hükümeti kendi içinde bile Filistin’in paylaştırılması konusunda anlaşmaya varamamıştı. Birbirlerine ya Yahudi düşmanlığı ya da ulusal çıkarların gözetilmediği hususunda tepki gösteriyorlardı. Paylaşım konusunun sancılı günlerinde Amerikan Dışişleri Bakanlığında yeni bir rapor düzenlendi. Bu raporla kararın uygulanamaz olduğu doğrulandı. Yapılan görüşmelerde Kudüs’ün on yıl süre için Birleşmiş Milletlere bırakılması ileri sürüldü. Bu sayede kazanılan zamanda iki ulusun bir şekilde uzlaşabileceğini umut ediyorlardı.

Siyonistler, Amerika’nın Filistin’i paylaştırma kararını tekrar gözden geçirip yeni bir tasarı oluşturmasından çok endişe duyuyordu. Çünkü yeni bir tasarı onların umutlarını tamamen ortadan kaldırabilirdi. Bunun önüne geçmek için de ellerinden gelen bütün politik diyaloglara başladılar.

Bu arada Kudüs’teki dehşet de var gücüyle devam ediyordu. Bu sefer Araplar, Yahudi mahallesinde büyük bir patlama gerçekleştirdi. Trajedi öyle büyüktü ki Yahudilerin öfkeleri Araplarla sınırlı kalmayıp İngilizlere de yöneldi. Bundan sonra şehirdeki İngilizlere karşı da vur emri verildi. Arap yönetimi bu patlama ile Kudüs Yahudilerinin barış yapmak için istekte bulunacaklarını düşünürken tam tersi gerçekleşti. Bu Yahudilere indirilmiş büyük bir darbe olmasına karşın onları birbirine daha da sıkı bağlarla bağladı ve direnme güçlerini kat be kat arttırdı.

Birleşmiş Milletlerin gönderdiği komisyon Kudüs’e geldiğinde hak ettikleri gibi bir karşılama göremediler. Bunlar Birleşmiş Milletlerin Filistin’deki varlığını kabul ettirmek ve paylaştırmanın uygulamasını hazırlamak üzere gelmişlerdi. İngilizler tavırlarıyla Birleşmiş Milletlerin Filistin’deki varlığından nasıl nefret ettiklerini ve bunu kabul etmek zorunda kaldıklarını gösteriyorlardı. Şehre gelen örgüt üyelerini İngilizler bir küçümse içinde, Araplar da tüfekle karşıladılar. Yahudiler ise kendi devletlerini kurabilmek için her türlü desteğe ihtiyaç duyduklarından onların desteğini almak için uğraş veriyorlardı.

Yahudilerin ısrarcı politik yaklaşımları sonucunda Amerikan başkanı Truman, Yahudilere verdiği sözü tutacağını ve Filistin’in paylaştırılması konusunu desteklemeye devam edeceğini, Yahudi ulusunun özgürlüğü için masaya oturan Hayim Weizmann’la yapılan görüşmede bildirdi. Ancak verilen bu söz, öncesinde Amerikan Dışişleri tarafından çıkarılan raporun aksine bir tutum demekti.

Dışişleri Bakanlığı’nda hiç kimse Başkan’ın paylaştırma hususunda karar değiştirdiğini bilmiyordu. Zaten Başkan’da kararını onlara açıklama gereğini görmemişti. Çünkü tasarıyı nasıl ve ne zaman açıklayacağına kendisinin karar vereceğini sanıyordu. Ancak bu esnada Güvenlik Konseyi’nde Filistin’in paylaştırılmasının süresiz olarak durdurulması yolundaki yeni teklif açıklandı. Herkes çok şaşkındı. Bu kararı Arap Temsilciler büyük bir sevinçle karşıladılar. Bu karar, Siyonistler için tam bir hezimet anlamı taşıyordu.

Yahudilerin Arap Köylerine Saldırması

1948 senesinin kışı çok sert geçiyordu. Ancak kışın soğuğu bile iki taraf arasındaki ateşi engelleyememişti. Hem Shaltiel’in hem de Hacı Emin’in askerleri soğuk havaya inat tüfeklerine sıkı sıkıya sarılmışlardı. Şehirde birçok yer kurşun yağmuruna tutulmaya devam ediyordu.

Kudüs Yahudileri her geçen gün açlık tehlikesi ile biraz daha karşı karşıya kalıyordu. Yiyecekler ile ilgili yapılan basit bir istatistik bile durumun vahametini göstermekteydi. Şehir, kuru sebze ve konservelere güvenerek dayanmaya çalışıyordu. Durum öyle vahimdi ki Bileşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, Kudüs için ateşkes çağrısında bulundu. Araplar bu çağrıyı şiddetle reddetti. Çünkü zafere adım adım yaklaştıklarını biliyorlardı. Yahudi tarafı ise şehrin giriş noktalarında gerekli olan güvenliği sağladıktan sonra ateşkesi kabul edeceğini açıklamıştı. Şehirde aldıkları tedbirler onlara geçici olarak çare olabiliyordu. Böyle devam ederse şehirdeki Yahudiler, İngilizlerin şehirden gidişinden çok daha önce açlıktan yok olacaklardı.

Kudüs yolunun bir şekilde açılması gerekiyordu. Bunun için de en seçkin silahların ve güçlerin kullanılması gerekiyordu. Teklif edilen plan oldukça tehlikeliydi. Başarıya ulaşılamazsa ülke, felaketini yaşayacaktı. Ben Gurion’un gerçekleştirmek istediği bu plana “Nachshon Harekâtı” adı verildi ve bu harekât Filistin savaşının kesin bir dönüm noktası oldu.

İki tarafın tarihinde de büyük bir yere sahip olan harekât, gece yarısı başlatıldı. İlk iş olarak Yahudiler Castel’i almak için saldırıya geçtiler. Arap birlikleri bu kadar örgütlü bir saldırının karşısında duracak güçte değildi. Saldırı karşısında hem köy halkı hem de Arap güçleri kaçtı ve böylece Paylaştırma’dan sonra ilk defa bir Arap köyü Yahudilerin eline geçmiş oldu. Yahudilerin köyü ele geçirmesi üzerine Araplar karşı saldırıya geçti. Hatta en ünlü generalleri Abdülkadir de bu saldırıyı yönetirken şehit oldu.  Araplar düzenli bir şekilde örgütlenmeyi başaramadıklarından köyü geri alamadılar.

Takvimler 9 Nisan 1948 gösterdiğinde gün, siyasi yönden ihtiyaç duydukları zaferi elde edebilmek için İrgun ve Stern gruplarının şefleri, Deir Yasin’i ele geçirmek istediler. Harekatı başlattıkları zaman köyde tam bir kaos ortamı yaşanıyordu. Kurşunlar yağmur gibi insanların üzerine yağıyordu. Köyün hemen teslim olmaya niyeti yoktu ve silahını eline alan herkes karşı saldırıya geçti. O gün Deir Yasin’i barut, kan ve ölüm kokusu sardı. Yahudiler o gece Arap erkekleri ve çocukları öldürmüş, kadınların ırzına geçmişti. Evleri teker teker bombalayarak canlı ne varsa havaya uçurmuşlardı. Harekât sona erdiğinde Yahudiler Deir Yasin’i ele geçirerek aradıkları zaferi elde etmişlerdi. Deir Yasin’de yaşananlar o denli dehşet vericiydi ki kurulacak Yahudi devletinin vicdanı uzunca bir süre bu yüzden rahatsızlık duymuştu. Olaylardan sonra Yahudi Ajansı dehşet saçan bu iki grubun planları hakkında bilgilerinin olmadığını ve olanlardan büyük üzüntü duyduklarını açıkladılar.

İsrail Devletinin Kurulması

Filistin meselesi boyut değiştiriyordu. Başlangıçta gerilla hareketleri ile sağlanan başarıları birçok başarısızlık takip etmeye başladı. Haganah, hem Kudüs yolunu açmış hem de çok değerli bir general olan Abdülkadir’i öldürmeyi başarmıştı. Deir Yasin’de yaşananlardan sonra da Araplar kaçarcasına Filistin’i terk etmeye başlamıştı. Savaşta ihtiyaç duyulan en önemli şey silahtı ve Arapların silahlarla dolu gemisi de batırılmıştı. Artık gerilla hareketinin zafer getirmeyeceğini herkes anlamıştı. Onları zafere ulaştıracak gücün Arap devletlerinin düzenli ordularının ortak müdahalesi olacağını biliyorlardı.

Arap yöneticiler kendilerini savaşa itecek bir karara varmaya hazırlıklı değillerdi. Önlerine de davalarını olumlu yönde etkileyecek bir fırsat çıkmıştı. Amerika, paylaştırma yerine Filistin’de yönetime Birleşmiş Milletlerin el koymasını teklif etmişti. Ancak bu teklifi kabul etmediler. Politik olarak yanlış karar almalarıyla halklarını felakete doğru adım adım yaklaştırdılar. Arap yöneticiler, Yahudileri ve yapabileceklerini küçümseyerek hareket ediyorlardı. Barışı geri çeviren Araplar, savaşa hazırlık yapmak zorundaydılar. Ancak bu iş o kadar da kolay olmayacaktı. Çünkü çok miktarda askere, paraya ve silaha ihtiyaç vardı.

Ünlü Arap generali Abdülkadir’in ölümünden sonra Arapların bütün stratejileri altüst oldu. Filistinli Araplar birçok çeteye bölünmüştü. Her çetenin başında bir lider bulunuyordu. Oysaki birleşmeye en çok ihtiyaç duydukları anlardaydılar. Emile Guri, Bab el-Vad kesimindeki kuvvetlerin kalıntılarını birleştirme görevini aldı. Abdülkadir’in Kudüs’ü boğmak için uyguladığı planda değişiklik yapmaya karar verdi. Yahudiler ise şehre erzak depolamak için çaba gösteriyorlardı. Ne kadar çabalasalar da Araplar şehrin yolunu kapatana dek istedikleri oranda erzakı ele geçiremediler. Sonunda da Kudüs’ün Yahudi kesimi tekrardan kuşatıldı.

Kudüs Yahudileri için çileli günler gittikçe artıyordu. Daha manda güçlerinin Kudüs’ten ayrılmasına bir hafta vardı ki musluklarından bir damla bile su akmıyordu. Gecelerini aydınlatacak elektrik de yoktu. Yiyecekler sayı ile dağıtılıyordu. Zaten çoğu şey de karaborsaya düşmüştü. Yani kutsal şehir Kudüs kuşatmanın bütün acısını her bir zerresinde hissediyordu.

1 Mayıs 1948 günü Arap devletleri kaçınılmaz şekilde savaş yoluna girdiler. Arap devletleri tasarıları görüşmek için toplandıklarında ordularının güçlerinden emin olan Arap generallerinin hepsi Tel-Aviv üzerine yapılacak yürüyüşte lider rolünü oynamak istiyorlardı. Ancak bu konuda ortak bir karara varmaları pek mümkün olmayacaktı.

Kudüs’te kaç diplomat varsa o kadar da barış planı bulunmaktaydı. Her bir barış çağrısı Filistin’in savaş meydanına dönmesini engellemek için yapılıyordu; lakin hiçbiri de uzun ömürlü bir sonuç doğuramayacaktı.

Genel çatışmanın hemen öncesinde Kudüs birbirinden kopuk çatışmaların yaşandığı bir merkez olmuştu. Hiç kimse harekâtın tümünü yönetebilecek kabiliyette tek bir komutanlığa bağlanmayı kabul etmiyordu. Arap tarafındaki bu dağınıklık bir türlü giderilemedi.

Paylaştırma kararından sonra Yahudiler düzenli Arap orduları gelmeden birçok hedefi ele geçirmek istiyorlardı. Bu doğrultuda çeşitli saldırılar düzenlediler. Böylece birçok Arap Mahallesi boşalmış ve kesintisiz göç hareketliliği başlamıştı. Yahudiler 18 Nisan’dan önce Taberiye’yi düşürdü. Ardından da Hayfa Limanı’nı ele geçirdiler. Araplar şehri terk ederken bunun geçici olduğunu Arap ordularının kesin bir zafer kazanacağını düşünüyorlardı. Giden her Arap, Yahudilerin aksine dostlukla karşılanacaklarına inanıyorlardı; ancak kısa süre sonra bunun inandıkları gibi olmayacağını göreceklerdi.

Her iki taraf da çatışmaya hızla devam eder ve birçok devletin gündeminde ilk sıraya otururken, Yahudi ulusunun devlet kurması gerekip gerekmediği hususu ulusal kurulun toplanmasıyla karara bağlandı. Yapılan oylama sonucunda adının “İsrail” olmasına karar verilen bir Yahudi devletinin kurulacağına karar verildi. Alınan kararın resmi olarak açıklaması 14 Mayıs 1948 günü büyük bir heyecanla yapıldı. İşte böylece İsrail devletinin doğumu gerçekleşti.

Arap Devletlerinin Müdahale Kararı

Takvimler 14 Mayıs 1948 gösterdiğinde İngilizler için Kudüs’ten ayrılma vakti gelmişti. İngilizler kutsal şehri terk ederken Filistin için yeni bir çağ başlıyordu. İngiliz birlikleri daha şehirden tam manasıyla ayrılmadan Yahudiler birçok binayı ele geçirdiler. İngilizler gidince de ilerleyişlerini hızlandırdılar. Araplar ise İngilizlerin kısa sürede gidişi ve Yahudilerin çabuk harekete geçişi karşısında boş bulundular. Araplar birlikte hareket etmekten yoksun bir şekilde direnç göstermeye çabalıyordu. Kimi yerlerde Arapların galibiyeti kimi yerlerde de Yahudi üstünlüğü yaşanmaktaydı. O gün olanca şiddetiyle devam eden çatışmalar gün sonunda Kudüs’teki Arap komutanlığı tarafından Hacı Emin’e durumun çok ciddi olduğunu anlatan bir mesajla bildirildi.

İsrail devleti kuruluşunu ilan etiği gün Mısır Kraliyet Ordusu Kurmay Okulu’ndan mezun olan Cemal Abdülnasır’ın komutasında bulunan alay Tel-Aviv üzerine harekete geçmişti. Amaçları ise Ben Gurion tarafından ilanı gerçekleştirilen Yahudi devletini yok etmekti. Mısır başkentinde savaş hazırlıkları yapılıyordu. Büyük el-Ezher Camii’nde Kutsal Cihad çağrısı yapılıyordu. Araplar için Filistin mücadelesinin dini bir görev olduğu dile getiriliyordu.

Filistin’de bir İsrail devleti kurulurken Şam’da Suriye hükumeti sınırların kapatıldığını açıklayıp sıkıyönetim ilan etti. Dünya basınının da olanlara ilgisi çok büyüktü. Anbean yapılanlar büyük bir dikkatle takip ediliyordu.

İsrail devleti kurulduğunu ilan etmesinin gecesinde Birleşik Amerika tarafından resmen tanındığının haberini aldı. Bu haberin halkı, manevi yönden çok olumlu etkileyeceği açıktı. Haberin alındığı gece Kahire’den yüklenen bombardıman uçakları da Tel-Aviv üzerine ulaştı.

Kudüs’te amansız bir savaş yaşanıyordu. Her köşe başında bir silah patlıyordu. Olan bitenden siviller kadar kendini dine adamış olanlar da etkileniyordu. Manastırlarını zaman zaman Araplar ele geçirirken zaman zaman da Yahudiler ele geçiriyordu. Onlar tarafsız olduklarını sürekli dile getirseler de pek bir sonuca varamıyorlardı.

17 Mayıs günü Kudüs’ten Kral Abdullah’a bir telefon geldi. Ürdün Kralı Abdullah Kudüs’ün kurtulması için yardım isteyen kişiye kayıtsız kalmadı. Kral, Filistin’in paylaştırılmasına boyun eğmişti; lakin Kudüs’ün uluslararası şehir sayılması onu derinden etkilemişti. Bugüne kadar İngiltere’nin baskılarından dolayı Kudüs’e yardım göndermemişti. Ama şimdi Kudüs’ün elden çıkması tehlikesi olanca şiddeti ile önünde duruyordu. Bu onun hem kişiliğine hem de prestijine ağır bir darbenin inmesi demekti. O gün böyle bir haberle sarsılacak olan tek kişi Kral Abdullah değildi. Kudüs’ün geleceği için birçok Arap lider de Kral Abdullah’la aynı hüznü paylaşacaktı. Şehrin düşme tehlikesi vardı ve cephane sıkıntısı da her geçen dakika artış gösteriyordu.

Kral, Araplar üzerindeki baskıyı gevşetmek ve Yahudileri bir ateşkese ikna etmek için gövde gösterisinde bulunmak istiyordu. Ancak şehrin durumu öyle büyük bir tehlikeye girmişti ki Kral artık İngilizlerle yaptığı anlaşmaya bağlı kalıp kalmamanın kaygısını taşımıyordu. Bu yüzden de şehri sadece tehdit etmekle yetinmeyip alınmasını da istiyordu. Böylece askerlerine gidip Kudüs’ü kurtarmaları emrini verdi. Bu haberin Kudüs’te Araplar arasında yayılması bile onlara cesaret verip toparlanmalarına olanak sağladı.

Araplar ve Yahudilerin Çarpışması

Dinlerce kutsal olarak kabul edilen Kudüs’ün kaderi Arap Binbaşısı Abdullah Tell’e teslim edilmişti. Genç Binbaşı Yafa Kapısı’nda devam eden çetin savaşları kuşku ile izliyordu. Şehre bir an önce girmek için sabırsızlansa da birliklerinin büyük bölümünün gelmesini beklemek zorunda olduğunu biliyordu. Ancak buna karşın elli kadar adam seçip Eski Şehir’e yolladı. Amacı ise orada ki askerleri bir nebze de olsa rahatlatmak ve cesaretlerini artırmaktı. Bir süre sonra Ürdün Kralı’nın Kudüs’e göndermeyi kabul ettiği askerler şehre varacaktı. Şehirde patlamalar hızla çoğalıyordu. Arap lejyonu zırhlı araçları birçok başarısızlığa uğramıştı ama yine de Kudüs’ün Yahudi kesiminin merkezine doğru ilerlemeye devam ediyordu.

Yahudiler Çek dostlarını ikna ederek Çek hava üssü Zatec’in kendi kullanımlarına tahsis edilmesini sağladılar. Böylece de Birleşik Amerika ve Sovyetler Birliği soğuk harbin içine gömülürken Amerikan Yahudi’si pilotların kontrolünde büyük bir hava üssü oluşturuluyordu.

Yahudilerin birçok silaha ihtiyacı vardı; lakin bunları elde etmeleri çok da kolay olmayacaktı. Çünkü yaşanan şiddetli çatışmalar silahların bu bölgeye gelmesini zorlaştırıyordu. Bunun yanında bir de Birleşik Amerika gibi bazı devletlerin her türlü silah üzerine sıkı bir ambargo uygulaması işleri daha da çıkmaza sokuyordu. Ben Gurion inatla ihtiyacı olan silahları ele geçirmek için çabalasa da ateş gücü bakımından üstünlük Arapların elinde bulunuyordu. Yahudi kesiminde sayıca az olan sadece silahlar değildi, birçok noktadaki savaşçı sayısı da çok azdı. Buna karşın Mısır kuvvetleri ise on bin askere, uçak filosuna, topçu ve tank alayına sahipti. Mısır birlikleri İsrail karşısında hızla ilerliyor adım adım Kudüs’e yaklaşıyordu. Şehrin kuzey tarafında ise Suriyeli birlikler ilerliyor ve stratejik bakımdan önemli yerleri ele geçiriyorlardı.

Kudüs’te, Arap Lejyonu’nun Eski Şehir’deki Yahudi mahallesine karşı yürüttükleri saldırı her geçen dakika şiddetini artırarak devam ediyordu. Yahudiler saldırılara karşı büyük bir cesaretle direnç gösteriyordu; ancak onların mahallelerini kurtarabilmeleri için daha çok güce ihtiyaçları vardı.

Nazi Almanyası’nın zulmüne uğrayan ve bir şekilde kaçmayı başaran birçok mülteci Filistin’e gelmek için can atıyordu. Haganah onları bularak bu olanağı sağladı, ancak Filistin’e gelebilmelerinin tek şartı Araplara karşı savaşmalarıydı. Durum çok vahimdi ve Ben Gurion Avrupa’dan getirilen bu mültecileri bir an önce savaşa dâhil etmek istiyordu.

Kudüs’e doğru bir geçit açmak ve şehirde bulunan binlerce Yahudi’nin yardımına koşmak için Haganah’ın Arap mevzilerini ele geçirmesi hayati bir önem taşıyordu. Bunun için yapılacak saldırıyı Arap Lejyonuna komutanlık eden Macelli öngörebiliyordu. Bedevi askerleri beklenen bu saldırıya günlerdir hazırlanmaya çalışıyordu. Macelli köylerdeki başıbozukları yardımcı birlikler hâlinde örgütlemişti. Bu sayede sayılarını artırmayı başarmıştı. Yahudi tarafı saldırıyı 24 Mayıs günü gerçekleştirecekti. Bunun için hazırlıklar yapılıyordu. Ancak hazırlıkların pek de yeterli olduğu söylenemezdi. Savaşmaları için getirilen mültecilerin birçoğunun teçhizatı bile yoktu. Kudüs yolunu açması gereken savaş başladığında Araplar büyük bir üstünlük gösterdiler, daha sonra ise Yahudilerin Latrun saldırısında bozguna uğrayarak geri çekilmek zorunda kaldılar.

Savaşlar ve Ateşkesler

Arap Lejyonu Latrun’da zafer kazandıkları aynı gün içinde Mısır ordusu Tel-Aviv yolu üzerinde bir kilit nokta olan Yom-Mordehay Kibbutzu’nu almıştı. Arap ordusu başarı üstüne başarı gösteriyordu. Yenilgi aldığı tek cephe kuzey tarafıydı. Burada Suriyeliler durdurularak Galilee’den çıkarılmıştı.

Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi bir ateşkes istiyordu. Birleşik Amerika, BM Güvenlik Konseyi’nden devamlı olarak ateşin kesilmesini, hatta gereksinim duyulursa orada barış gücünün kurulmasını istiyordu. İngiltere ise bu fikrin hep karşısında yer alıyordu. Çünkü İngiltere, savaşı Arapların kazanacağından emindi. Washington, İngiltere’ye diplomatik baskılar yaparak Arap ülkelerine silah gönderilmesinin önüne geçmeye çalışıyordu. Truman İngiltere’nin yardımları sürdürmesi hâlinde İsrail’e uygulanan ambargoyu kaldıracağını dile getirdi. Filistin konusunda Birleşik Amerika’nın tek müttefiki Sovyetler Birliği olmuştu. Güvenlik Konseyi her ne kadar İngiltere’nin politikasını uygulamak istese de Birleşik Amerika’nın ve Sovyetlerin isteklerini kabul etmek zorunda kalmıştır. Birleşmiş Milletlerin ateşkes teklifini Yahudiler memnuniyetle karşılasa da Arap tarafı aynı eğilimi göstermemiştir.

Ürdün Kralı tarafından kutsal şehir Kudüs’e yardım etmek için gönderilen Abdullah Tell, Eski Şehir’deki Yahudi mahallesini ele geçirmek için son bir hamle yaparak Hurva Sinagogu’nu düşürmek istedi. Hedefine ulaşan Tell, Yahudi direnişinin yıkılmasını sağladı. Silahsızlığa, açlığa, susuzluğa ve daha birçok yokluğa daha fazla dayanamayan Yahudi mahallesi, Arap askerlerine teslim oldu. Abdullah Tell onları Eski Şehir’in surları dışına çıkarırken bütün nezaketini kullandı. Kimse aşağılanmadan veya tahrik edilmeden sağ salim şehrin dışına çıkarıldı.

Arap güçleri top ve tüfekleriyle Kudüs’e saldırırken Kudüs halkı da hayatta kalabilmek için büyük çaba sarf ediyordu. Bu çabalarına karşın yaşamları tehlikeli bir hâl almıştı. Halkın zor durumuna Ben Gurion pek fazla çözüm üretemiyordu. Yoksulluk her kesimi avucunun içine almıştı. Savaşın bitmek tükenmeyen sorunları Yahudi tarafını etkilediği gibi Arap kesimini de etkiliyordu. Belki sorunları farklıydı ama yine de her iki taraf bu zamanları zor şartlar altında geçiriyordu. Arap tarafındaki sorunların başını göçmenler çekiyordu. Yoğun göç dalgası peşi sıra sefaleti de getiriyordu.

27 Mayıs günü İngiltere dört hafta sürecek bir ateşkes önerisini Birleşmiş Milletlere sundu. Bu kararı her iki taraf da olumlu karşılamadı. Ancak ilerleyen günlerde Yahudi tarafına tavizler verilerek tasarı kabul ettirildi. Arap yöneticiler ise bu konuyu birçok açıdan değerlendirip avantajları ve dezavantajları göz önüne alarak tasarıyı kabul etti. Arapların tasarıyı kabul etmesindeki en büyük etken, uluslararası desteklerinin birden son bulması olmuştu. Çünkü İngiltere hep onların arkasında durmuş, silah ve subay yardımında bulunmuştu; ancak ilerleyen günlerde İngiltere siyasi olarak baskı altına alınınca tutumunu değiştirmişti. Bu doğrultuda da İngilizler, Arap Lejyonu saflarında görev alan bütün subaylarını geri çağırma kararı almıştı. Bunun yanında, Orta Doğu’ya gönderilen bütün silahlara ambargo koymuştu.

Ateşkes ilan edildiğinde bunu Arap halkı büyük bir hoşnutsuzlukla karşıladı, kazanılacak bir zaferin önlenmesi olarak tepki gösterdi. Yahudi kesimi ise savaşın durması ile bir nefes aldı ve normalleşmeye çalıştı. Savaş durduğunda Ben Gurion ihtiyaç duyulan silah ve askeri tedarik etmek için büyük çaba gösterdi. Gurion bu süreyi en iyi şekilde değerlendirip sonunda da zafere ulaşmayı hedefliyordu. Ateşkes her geçen gün Yahudi kesiminin gücüne güç katıyordu. Araplar ise bu sürede İngilizlerin uyguladığı ambargodan dolayı büyük bir yara almıştı.

Ateşkes sona erip çarpışmalar tekrar başladığında Arap halkı gücüne güç katmış olan Yahudiler karşısında büyük hezimetler yaşadı. İsrail ordusu bütün cephelerde saldırıya geçmişti. Bir ateşkes kararı daha alınmışsa da öncesinde yapılan son bir saldırıyla Kudüs bir sınırla bölündü. Sonrasında bir barış ortamı sağlanmıştı. Ancak bu pek uzun ömürlü olmadı. Yaşanan bu olaylardan sonra iki çarpışma daha yaşandı. Sonunda ise Birleşmiş Milletler tarafından yine bir ateşkes getirilse de savaş durumu bir türlü son bulmadı.

Sonuç

Kudüs meselesi, yaklaşık yüz yıldır dünya siyasetinin, bilhassa Orta Doğu olarak tesmiye edilen coğrafî bölgede siyasetin en önemli unsurunu teşkil etmektedir. İncelediğimiz bu kitap ise Kudüs meselesine dair yazıldığı dönemden itibaren temel kitaplardan biri olmuştur.

“Kudüs… Ey Kudüs”, dönemin siyasî oluşumlarını ve stratejilerini, Müslüman ve Yahudi gruplarını, Kudüs’ün jeopolitik konumunu, dış güçlerin bölgeye müdahalelerini arşiv kaynaklarına dayandırması ve dönemi anlatan değerlendirmelerde bulunması nedeniyle Kudüs hakkında okunabilecek kitapların başında gelmektedir.

Kitap içerisinde yer alan şahsiyetlerin de kritiklerine bağlı olarak dönemin tahlili, Kudüs’te gündelik hayat, Arap-Yahudi ilişkileri gibi bilgilere yer verilerek Kudüs’ün yalnızca kutsal bir şehir olmayıp siyasî olarak da hâkimiyet sembolü olduğu vurgulanıyor.

Yayın Tarihi: 28 Aralık 2020 Pazartesi 12:00 Güncelleme Tarihi: 28 Aralık 2020, 12:11
banner25
YORUM EKLE

banner26