“Hoca camide!” “Hoca camide!” repliğini tik haline getirmiş bir öğretmeni canlandıran sanatçının bu repliği uzun süre beynimize kazınmaya çalışıldı. “Hocam!” hitabını öğretmene hakaret(!)  olarak görülmesini sağlamaya çalışan bu ve bunun gibi replikler çok şükür ki başarıya ulaşamadı. Hocanın yerine öğretmen geç(e)medi. Ama merak da etmemiş değilim, gerçekten hoca camide miydi acaba? Hoca camide ise cemaate önderlik eden imamlar nerede? Hocam demek hakaret midir? Hoca olmak utanılacak, çekinilecek bir durum mudur? Hocaları yalnızca dini konular öğretmeyle sınırlandıran bu düşünce ne ölçüde doğrudur? Ya da hoca yalnızca dini konuları mı öğretir? Bu soruların peşine düşünce, yoluma pek çok kavram ve ıstılah çıktı öğretmen kelimesinin yerine kullanılan. Tek tek topladım onları ve getirdim karşınıza. İşte İslâm eğitim geleneği içinde yüz yıllardır “Öğretmen” karşılığında kullandığımız, öğretmenlik mesleğini ifade eden unvan ve kavramlar:

“Muallim”

Muallim, İslâm eğitim geleneğinde öğretmen anlamında kullanılan kavramların en bilinenidir.  Bazı ansiklopedi ve sözlüklerde “üniversite öncesi kurumlarda ders okutan kişi” anlamına gelmektedir. Şemseddin Sami Kâmus-i Türkî’de muallimi “öğreten, talim eden, talimci, asker muallimi yani talim ettiren, ders veren, ilim öğreten, müderris hoca” şeklinde açıklamaktadır.

İslâm eğitim geleneğinde ise muallim, küttablarda çocuklara okuma yazma öğreten ve ders vermeyi kendine meslek edinen kişilere verilen özel bir isimdir. Ancak muallim kelimesi bundan daha kapsamlı anlamları da içermekteymiş. Mesela filozoflardan Fârâbî’ye “Muallim-i Sânî” gibi sıfatının verilmesi gibi.

Peygamberimiz (s.a.v.) İslâmiyette ilk öğretmen,  ilk muallim, ilk müeddib, ilk hoca, ilk üstâd, ilk şeyh, ilk müderristir. “Allah, beni, zorlaştırıcı ve şaşırtıcı olarak değil, öğretici (muallim) ve kolaylaştırıcı olarak gönderdi” buyurarak muallimlik yanına dikkat çekmiştir. O, aynı zamanda talebedir, mütallimdir (bilgi öğrenendir). Bilgilerini bilginin, öğrenmenin, ilmin kaynağı olan Cenâb-ı Hakk’tan almaktadır.

Resûlullah’tan sonra İslâmiyet’te ilk muallimler Abdullah b. Mes‘ûd, Abdullah b. Saîd b. As,  Abdullah b. Revâha,  Sâlim Mevlâ Ebû Huzeyfe, Muaz b. Cebel, Ubâde b.Sâmit ile Übey b. Kâ‘b’dır. Çocukların öğrenimi için tesbit edilen ilköğretim programını Ömer b. El-Hattâb kaleme almış ve civar Müslüman ülkelere de göndermiştir. Resûlullah (s.a.v.)'in atadığı ilk öğretmen Mu‘sab b. Umeyr’miş. Ebû Ubeyde b. Cerrâh da atanan öğretmenler arasında.

Muallim denince aklıma gelen kavramlardan biri de muallim-i sultanîler. Bunlar sultan muallimi demekmiş. İşte padişah hocalarından bir kaçı:

Osmanlı’da ilk padişah hocası Çelebi Mehmed (1413-1421)’e şehzadeliğinde ders veren devrin meşhur ulemâsından Sofi Bayezid’miş. Fatih Sultan Mehmed (1451-1481) şehzadeliği zamanında İbn-i Temcid,  Mevlânâ Ayas ve Molla Gürânî gibi isimlerden ders almış. Hükümdarlığı sırasında da Sinan Paşa, Hocazâde Muslihuddin, Hatibzâde Muhyiddin Mehmed Efendi ve Molla Hayreddin Efendi, Sirâceddin Halebî olmuş sultanın muallimlerinden bazıları.

Yavuz Sultan Selim’in hocası Halîmî Çelebi’ymiş. Kanunî Sultan Süleyman’ın hocası Daday’lı Hayreddin Efendi’ymiş. Ünlü Osmanlı tarihçisi, Tâcü’t-tevârih isimli eserin sahibi, Hoca Sâdeddin Efendi, Yavuz Sultan Selim’in sırdaşı Meşhur Hasan Can’ın oğlu ve Sultan III. Murad (1574-1595) ve III. Mehmed (1595-1603)’in hocasıymış. Üstelik padişah hocası iken Şeyhülislâmlık makamına da yükselerek “câmiu’r-riyâseteyn” unvanıyla anılmış.

Unutturulmuş bir kavram: “Müeddib”

İslâm eğitim anlayışında öğretmenlik yapanlar için kullanılan kavramlardan bir diğeri de “Müeddib” kavramıdır. “Edeb” kelimesinden gelmektedir. Terbiye eden, edeblendiren, terbiye, bilgi ve görgü öğreten manasındadır. Türk Dil Kurumu sözlüklerinde artık unutulmuş bir kavramdır müeddib. Yani önce sözlüklerden kalkmış olmalı, sonra dillerden. Müeddib, “öğretmen”, “muallim” yerine kullanıldığı gibi, “Kur’an kursu öğretmeni” yerine de kullanılmıştır. Tedris becerisi bilinen büyük şeyhler için de kullanılmış bir kavramdır müeddib. Bir de seçkin sınıfın çocuklarının çeşitli yönlerinden eğitimi üstlenen öğretmenlere de müeddib denilmiştir. Bugünkü anlamıyla “özel öğretmen” gibidir. Buna pek çok örnek vardır İslâm tarihinde. Mesela: Emevî halifesi Hişâm b. Abdülmelik’in çocuğunun müeddibi ünlü hadis âlimi İbn Şihâb Zührî (ö. 124/742)’dir. ‘Ali b. El-Hasan el-Ahmer (ö.194/809), Abbâsî halifesi Hârûnürreşîd’in oğlu el-Emîn’in müeddibidir. İbnü’l Mukaffa’ (ö.142/759), Musul Valisi İsmâil b. Ali’nin çocuklarına müeddiblik yapmıştır.

Her profesör “müderris” midir?

“Öğretmen” karşılığında en çok kullanılan ve bildiğimiz kavramlardan biri de müderristir ve şükür ki sözlüklerden henüz kalkmamıştır. Müderris kelimesi “okumak, anlamak, bir metni tekrar etmek”  anlamındaki “ders” kökünden türemiş.  Tedrîs- müderris- medrese kelimeleri de aynı kökten türemiş kavramlarmış. İlk müderrisler suffedeymiş. Yrd. Doçent Dr. Şakir Gözütok,  suffe veya suffa’nın “ilk İslâm üniversitesi” olduğunu söylemektedir. Suffe’de kadınlar ve erkekler için iki ayrı bölüm varmış. Kadınlar suffesine yani kadınlar üniversitesine o zamanlar “Suffetü’n-nisâ” denilmekteymiş. Suffe’ye güzel yazı uzmanı olan Abdullah b. Saîd b. As, Resûlullah (s.a.v.) tarafından buraya "hikmet öğretmeni" olarak tayin edilmiş. Ubâde b.Sâmit de, buradaki öğretmenlerden biriymiş. Peygamberimiz (s.a.v.)’in kızı Zeyneb validemiz de suffede eğitim alanlardan. Hatta Yrd. Doç. Dr. Şakir Gözütok’un İlk Dönem İslâm Tarihi isimli kitabında bahsettiğine göre, Ebü’l-Âs b. Er-Rebi‘’i kendisine özel öğretmen tutmuş. İslâmiyet anlayışında ilk bayan öğretmenlerden Hz. Âişe’yi de saymadan geçmeyelim. Arap Hoca kelimesi tarihi ve şiiri konularında derin bilgisi olan bu validemiz, aynı zamanda bugünkü manasıyla tıbbi konuda da eğitim almış. Tıbbi tedaviler yapmış ve öğretmiştir. Yani o da diğer sahabîler gibi müderrislerden biridir.

Müderrisler İslâm'ın ilk dönemlerinden sonra medreselerin kurulmasıyla medreselerde ve daha sonraki dönemlerde dârülfünûnlarda ders vermişler. Günümüzde bu manaya gelen müderris kavramıyla eşdeğerde olan kavram  “profesör”dür. Ama profesör kelimesi kavram olarak müderris kelimesiyle eşdeğerde, yalnızca kavram olarak. Bazı profesörlerimizi tenzih ederek söyleyebilirim ki günümüzdekiler o dönemlerdeki müderrisin eline su dökemezler çünkü.

Müderris olmak için belli aşamalardan geçmek gerekiyormuş. Doçentlik, doktorluk, asistanlık gibi. Dönem dönem uygulamalarda değişiklik olsa da müderrislik etmeye hak kazanan bir ilim adamının da uzun müddet bir medresede “muîd”lik ve “danişmend”lik veya “müderris muavinliği” etmesi gerekmekteymiş.  Ancak ondan sonra müderrisliğe terfi edermiş. Günümüzdeki doçent kavramının karşılığı bazı araştırmacılara göre “müderris muavini”ymiş, bazılarına göre de “Muîd”.

Müderris denilince medrese akla geliyor. İslâm eğitim tarihinde Peygamberimiz (s.a.v.)’in döneminden sonra medreselerin kurulmasıyla görevlendirilen ilk müderrislere şöyle bir göz attım, işte zahirdeki müderrislerden bazıları: Bağdat Nizamiye Medresesi’nin İlk müderrisi Ebû İshak eş-Şirâzî (476/1083) imiş. İlk Osmanlı müderrisi ise Selçuklu ve tasavvuf kültürüyle yoğrulmuş devrin ünlü mutasavvıf ve mütefekkiri Dâvûd-i Kayserî’ymiş. Mevlânâ Muslihuddin Efendi, Ali Kuşçu, Molla Gürânî, Aziz Mahmud Hüdâyî ve Akşemseddin de akla ilk gelen müderrislerden.

Medrese talebelerine tarih boyunca tâlib, fakih, mülazim, talebe, tüllab, danişmend, suhte, softa ve müsteid gibi isimler verilmiş. Bu kelimelerden her birisi yekdiğerinin yerine kullanılmakla beraber sıbyan mektebi talebelerine sadece talebe, yüksek seviyelerdeki medrese talebelerine de danişmend denilmekteymiş.

Müderrisin yardımcısı “Muîd” (Asistan)

Muîd, de “tekrarlayan” manasına gelmektedir. Medreselerde müderrisin verdiği dersi arkadaşlarına tekrar eden ve müderrise yardımcı olan öğretim görevlisidir. Müderris yardımcısı, müderris muavinidir. Günümüzde doçent karşılığı kullanılan kavramlardan biridir. İslâm geleneğinde ilk muîd Abdullah b. Revâha’dır.  Rivayete göre Peygamberimiz (s.a.v.), ders halkasından dersi verip kalktıktan sonra dersi dinleyen ashabtan bazıları Abdullah b. Revâha’nın etrafında toplanıp Resûlullah’ın öğrettiklerini tekrar ederlermiş. Abdullah b. Revâha da onlarla dinî konuları müzakere edermiş. Müderris yardımcısı olan muîd, talebelerle aynı yerde oturmaktaymış. Müderris dersi verdikten sonra muîd o dersi tekrar eder ve müderrisin takriri esnasında dersi anlayamamış olanlara böylece tekrar etmek suretiyle yardım edermiş. Muîdler aynı zamanda öğrencinin disiplininden de sorumluymuşlar.

Müderrisin yanında bazen bir, bazen de iki muîd bulunurmuş. Osmanlı medreselerinde muîd, müderris namzedi demekmiş. Bir müderrisin yanında bir veya iki muîd bulunurmuş. Muîdler, gerekli ilmî ehliyeti kazandıktan sonra da bir medreseye tayin edilirlermiş. Muîd yardımcısına da “Muzaf” denilirmiş. Osmanlı şeyhülislâmı Muîd Ahmed Efendi (ö. 1057/1647) tanınmış muîdlerden. Bu konuda bir bilgi daha: Aziz Mahmud Hüdâyî Hazretleri de müderris olmadan önce muîdmiş.

“Kalfa”lar yalnızca çırakların terfi etmiş hali midir?

İslâm eğitim geleneğinde öğretmenin yerine kullanılan bir diğer kavram da “Kalfa (Halife)”. İlk dönem küttablarında ve diğer öğretim yerlerinde, eğitim esnasında herhangi bir sebepten dolayı öğretmenlerin yerlerine atadıkları kişilere kalfa ya da halife denirmiş. Kalfa, hocanın gerek gördüğü, sınıfta olmadığı ya da sınıfta olup başka bir işle meşgul olduğu zamanlarda öğrenciye yardımcı olan, dersi talebeye tekrar ederek anlatan ve sınıfta intizamı sağlayan kişiymiş. Muîd kalıcı bir yardımcıyken kalfa geçici süreyle görevlendirilen bir görevliymiş. Muîdler genelde medreselerde görev yaparken halife yani kalfalar mekteplerde istihdam edilmekteymiş. Kısacası kalfa veya halife,  bugünün öğretmen vekili yerine kullanılan bir kavram.

“Müfîd”

“Servet, ilim elde etmek ve bunlardan başkalarını faydalandırmak” manasındaki “İfâde” masdarından türemiştir. “İfade eden, meramı güzel anlatan, malayani ile vakit geçirmeyip okuma yazma ile uğraşan” demektir. Müfîd kelimesi öğretmenlikle ilgili bir kavram olarak “hadisleri senedleriyle nakleden, bunların metinlerini ezbere bilen ve senedlerde adı anılan râvilerin güvenilir olup olmadığı konusunda bilgisi olup görüş bildiren kimsedir. Hadis hâfızlarının düzenlediği imlâ meclislerinde hadis yazmak üzere toplanan talebeler arasında, hocanın okuduğu hadisleri ve yaptığı izahatları duyamayan veya anlamayanlara yardımcı olurmuş. Müfîdler okutulan bir derste önemli bir konu varsa öğrencinin dikkatini o konu üzerinde yoğunlaştırarak onların yetişmesine katkı sağlarlarmış. Müfîd kavramı, Şehîd-i Sânî’nin “Münyetü’l-mürîd fî âdâbi’l-müfîd ve’l-müstefîd” isimli kitabında öğretmen kavramının yerine kullanılmıştır.

15. ve 16. asır Mısır medreselerinde bulunan ve müderris ile muîdin görevlerinden farklı bir anlam ifade eden, günümüzdeki doçentlik karşılığı olarak ele alınabilecek bir zümreye de müfîd denilmiş. Bu mana itibariyle muîdden de yüksek bir mevkie sahipmişler. Ancak bazı uygulamalarda müfîd,  muîdden bir aşağı mertebedeymiş. Osmanlılarda böyle bir görev ve unvan yokmuş. İslâm’ın ilk dönemlerinde kullanılan bir kavrammış müfîd. Ebû Bekir eş-Şâfiî gibi âlimlere “imam hüccet müfîd”, İbn Nâciye ve Ebû Hafs Ömer b. Ca’fer el-Basrî” gibi âlimlere de “hâfız müfîd” Ebü’l-Abbas Muhammed b. Musâ ed-Dımaşkî gibi muhaddisler hakkında “hâfız sika müfîd”, Hattâbî için “imam allâme müfîd” İbn Hinzâbe hakkında “vezir kâmil hâfız müfîd imam” yine İbn Râfi‘ için de “hâfız müfîd rehhâl mütkın”  unvanı kullanılmış.

“Müktib”

Günümüzde kullanılmayan kavramlardan biridir. Küttab ve eğitim-öğretim yapılan diğer yerlerde çocuklara Kur’an ve diğer bilgilerle beraber okuma yazma da öğretilmekteymiş. Küttablarda yazı öğreten kişilere muallim denilmekte ise de muallimlerin görevi sadece yazı öğretmek değilmiş. Yazı öğreten kişilere bazen başka isimler de veriliyormuş. Verilen bu isimlerden bir tanesi de muallim kavramı yerine kullanılan ve yazmayı öğreten kişi yani Mükettib manasına gelen müktibmiş. Bazı Müslüman âlimler, müktibi “yazı öğreten kişi” olarak açıklamışlar. Bu durumda müktib daha çok çocukluk dönemi eğitimcisi olmalı.  Müktiblere bazen hat muallimi de denilmekteymiş. Mükettib Üstâd Muhammed b. Sa’d b. Bürrâl el-Ensârî,  meşhur tarihçi, sosyolog, filozof, siyaset ve devlet adamı olan İbn Haldûn ve kardeşi Yahyâ’nın müktibidir yani onlara öğretmenlik yapmıştır.

Hak eden de, hak etmeyen de “Üstâd”

Günümüzde bir işte mahir olan kimseleri taltif etmek için hak edene de, hak etmeyene de kullandığımız bir kelimedir “üstâd”. Ancak İslâm eğitim geleneğinde öğretmen yerine kullanılan bir kelimeymiş. Ama nasıl öğretmen?  Muallimlerin en üstünü, en fazılı, en âlimi. Yaşadıklarını, emek ve zaman harcayarak öğrendiklerini, bilgi ve becerileri harmanlayıp aktaran ve başkaları için örnek teşkil eden kişiymiş üstâd. Terbiye eden bir sûfi ve şeyhmiş üstâd. Kimi zaman da iş öğreten bir zanaatkâr. İslâmiyet'in ilk devirlerinden itibaren üstün bilgi ve şöhret sahibi olan, alanında otoritesi tartışılmayan büyük âlimlere üstâd denilmiş. Mesela Buhârî, “üstatların üstadı ve muhaddislerin efendisi”  unvanıyla anılırmış.

“Üstad”, İslâm eğitim geleneğinde ilmi telakkinin mihverinde bulunmakta. Tâlib ilmi ve adabı ondan almakta. Üstad da zaten bir tâlib değil miydi önceleri? O da önceden üstadından almıştı ilmi ve adabı. Böyle böyle bu silsile ilk dönem âlimlerine, oradan sahabeye, oradan Peygamber Efendimiz (s.a.v)’e, oradan Cebrail (a.s.)’a ve nihayet ilmin kaynağına yani Allah'a kadar uzanıyor. Bunun için üstad da mertebe mertebe. Bu silsilenin en üstünde Üstad-ı Ezelî olan Allah bulunmakta. Bu sıralama da şöyleymiş:

Üstad-ı Ezelî: Cenâb-ı Hakk. Bütün ilim ve bilgilerin, marifetlerin öğreticisi. Âlim-i Mutlak ve Hakîm-i Ezelî.

Üstad-ül beşer: Beşeriyetin yani bütün insanlığın üstadı, hocası, en bilgili ve en ârif olan Resûlullah (s.a.v.).  Peygamber Efendimiz, insanlığın hocası, üstadı olduğu için üstad-ül beşer olarak adlandırılmıştır.

Üstâd-ı Küll: Herkesin üstadı. Her çeşit ilimde çok ileri derecede bilgisi olan demekmiş. İslâm eğitim anlayışında bu öncelikle Peygamberimiz (s.a.v.). Sonra da Peygamber varislerine de bu ad verilmekteymiş.

Üstad-ı Âzâm:  En büyük üstad, muallimlerin en üstünü, profesör ya da ordinaryüs profesör.

En altta da üstâd bulunmakta. İşte üstad bu. Miras bırakılan bu ilmi yalnızca aktarıp öğreten değildir. Onu temsil edebilmek, verilen o ilmin vakarını taşıyabilmek önemlidir. Üstâd,  dini yaşamak ve yaşanır kılabilmek için kuşanandır dinin ve ilminin gereğini.

“Molla” gericilik, bağnazlık ifadesi mi?

Günümüzde gericilik, bağnazlık (!) ifadesi olarak kullanılan bu kavram İslâm eğitim geleneğinde muallim yerine,  ilmî sahadaki üstünlüğü olan kişilere için kullanılmış. Farsça bir kelime olduğunu sandığımız bu kelime Arapça’da “efendi, sahip, amir” manasındaki “mevlâ”dan gelmekteymiş.  “Molla” kelimesi bugün daha çok İran’da kullanılmakta. Tarihimizde bir şeref unvanı olarak da pek çok Müslüman toplumunda rağbet görmüş. Osmanlı’da genelde müderrislikten sonraki mevleviyet pâyesi denilen dereceye ulaşan büyük âlimlerle birinci sınıf kadılara verilen bir unvan olmuş. Molla Gürânî gibi, Molla Husrev, Molla Fenârî gibi. Bu makamdaki âlimlere ancak Seyhülislâmlar karışabilir ve makamları onlar tarafından tevzi edilirmiş.

Ancak, Osmanlının son zamanlarında “Molla” kelimesi itibar kaybetmiş ve medrese talebelerine dahi molla denmeye başlanmış. Hatta günümüzde İran’da yazmayı bilmeyen ama okuyabilen insanlara bile molla denilecek kadar itibarsızlaştırılmıştır bu kavram.  Osmanlı’daki medrese talebelerini onurlu bir duruşa, ağır ve vakarlı bir yürüyüşe alıştırmak için kullanılan “ağır ol da molla desinler” atasözünün yerini bugünkü İran’da  “Molla olmak ne kadar kolay, adam olmak ne kadar zordur” atasözüne bırakmıştır.

Peygamber varisi “Âlim”

İslâm eğitim geleneğinde ilim ve eğitimle ilgili olarak en fazla öne çıkıp, en fazla kullanılan kavramlardan birisi de âlimdir. Âlim kavramı muallim-müderris kavramlarının yerine kullanılmıştır. (م ل ع: a-le-me-ilm: bilmek, bilgi) kökünden gelen bu kelime Şemseddin Sâmi’nin Kâmûs-ı Türkî adlı sözlüğünde “Bilen, bilgili, çok şey bilen, her ilmi bilen, ilim ile iştigal eden, çeşitli ilimlere aşina olan, eğitim ve kadılık mesleğine mensup olup, özel bir kıyafeti olan ulemadan bir zat” manalarına gelmektedir. İlim, Âlim, Alîm, Allâm, Allâme, Muallim, Muallime, Müteallim, Muallem, Tâlim, Talimat, Ma’lûm, Malûmât, Ulemâ, İlmiye hep bu kökten gelen bilgi manasıyla bağlantılı olarak kullanılan kelimelerdir.

Kur’ân-ı Kerîm’de Fâtır Sûresi’nin 246 ayetinde; “Allahtan ancak âlim olan kulları korkar” buyurmuştur Cenâb-ı Hakk. Peygamberimiz (s.a.v.) de “Âlimin âbid üzerindeki üstünlügü dolunaylı gecede kamerin diger yıldızlara üstünlüğü gibidir. Âlimler Peygamberlerin vârisleridir” buyurarak âlimin İslâmiyet'teki değerine dikkat çekmiştir.

İslâm geleneğinde âlim kavramı öğretmen-muallim kelimeleri yerine sıklıkla kullanılmış. İlim, âlimle beraber zikredilmiştir. İhvan-ı Safa risalelerinde “İlim, âlimin şahsında malûmun (bilginin) suretidir” tanımıyla ilim-âlim ilişkisi açıkça ortaya konulmakta.

Âlimler, medresenin olmadığı dönemlerde cami, medrese, dergâh gibi dersiye denilen yerlerde ders okuturlarmış. Cami, dergâh gibi yerlerde halka-i tedris (halaka-i tedris) adı verilen ilim halkaları oluşturur ve buralarda talebeleri eğitirmiş. Medreselerin kurulmasıyla beraber âlimler öğretme görevine buralarda devam etmiştir. Meşhur âlimlerden bazıları: Akşemseddin, Molla Fenârî, Sâdettin Taftazânî, Şerif Cürcânî, İbn Sînâ, Fârâbî, Hârizmî, Gazzâlî, İbrâhim Hakkı Erzurûmî, Attâr, Aziz Mahmud Hüdâyî ve ismini yazamadığım daha niceleri.

İslâm eğitim geleneğinde çok büyük bir önemi haiz olan âlim konusunda yazılacak o kadar şey var ki… İnşallah ilerde bunu başlı başına bir konu olarak ele alabilmeyi Rabbim nasip etsin. O zaman “herkes âlim olabilir mi?” sorusunu sorar ve cevap ararız inşallah.

Kadınlardan da “fakih” olur muymuş?

“Fıkh: Bilmek, bir şeyi iyi anlamak, bir konuda derin bir bilgi sahibi olmak” kökünden türemiş olan “Fakih” kelimesinin manası “bir şeyi iyi bilen, iyi anlayan” demektir. Çoğulu Fukahâ. Fakih din bilginidir. Fıkıh ilmine hakkıyla vakıf olmuş ve sahip olduğu içtihad melekesiyle şer’i hükümleri meydana çıkaran kişidir. İslâmiyet’in ilk yıllardan itibaren fakihler, dinî meselelerde halkı aydınlatan, onlara bir nevi öğretmenlik yapan yani bütün ümmetin muallimi konumunda olmuşlardır. Ebû Hanîfe ünlü fakihlerimizdendir.

“Fakih hep erkeklerden mi olur?” sorusu kafamı kurcalamıştı. Araştırdım. Buldum. Kadından da fakih olurmuş. Ve kadın fakihlerimizin öncüsü de Hz. Âişe (r.a.) validemiz. Hz. Âişe fıkha vakıf olması sebebiyle Medine’de fetva veren yedi fakihten birisiymiş.

Peygamberimiz (s.a.v.) “Allah kimin için hayır murad ederse onu dinde fakih kılar” (Tirmizî, İlm 1) buyurarak fakihin İslâm eğitim geleneğindeki önemini vurgulamıştır. Osmanlı’da Şeyh Edebâli ilk fakihlerdenmiş. Bazı âlimler Tursun Fakih’i (Dursun Fakih) ilk fakihlerden sayıyor. Tursun Fakih aynı zamanda Osmanlı’nın istiklal hutbesini okuyan zat. Bunlardan başka Hattâb Karahisarî, “Ebû Hanîfe es-Sânî: İkinci Ebû Hanîfe” ünvanlı Osmanlı şeyhülislâmı Ebüssuud Efendi de meşhur fakihlerimizden.

“Şeyh” yaşlı kimse mi?

“Yaşlı kimse” anlamındaki “Şeyh” kelimesi tasavvufta velî, pîr, er, eren ermiş ve mürşid kelimeleriyle eş anlamlı olarak kullanılmıştır. Şeyh, taliblere doğru yolu gösteren, onları eğiten, onları irşad eden kimsedir. Şeyh, sadece tasavvufi bir kavram olarak müridlerini eğitmesi manasının yanı sıra ilmi ve faziletiyle önde gelen âlimler için de sıklıkla kullanılmıştır. Bütün bu manalarıyla eğitici kimliğine bürünen şeyh, İslâm eğitim geleneğinde öğretmen kelimesinin yerine kullanılmış. Osmanlılar’da ilmiye teşkilâtının başındaki âlime de Şeyhülislâm denildiğini de unutmayalım. Şeyhülislâm âlimlerin en kıdemlisi, âlimlerin reisi demekmiş.

Çeşitli ilim dallarında otorite kabul edilmiş alimlere denilirmiş şeyh. Mesela: Şeyhü’l-müfessirîn, şeyhü’l-muhaddisîn, şeyhü’l-fukahâ, şeyhü’l-üdebâ, şeyhü’l-etıbbâ’, şeyhü’l-lugaviyyin, şeyhü’l-kurrâ gibi.  Bir de “Şeyhülharem” kavramı var. Şeyhülharem, Mescid-i Harâm ile Mescid-i Nebevî’de ders veren tanınmış âlimlere verilen bir unvanmış. Belli alanlarda en üst mertebede bulunan iki kimse birlikte “şeyhayn” olarak anılırmış. Mesela Hz. Ebû Bekir ile Hz. Ömer şeyhayn diye anılanlardan. Yine İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfe ile talebesi Ebû Yûsuf da fıkıh ilminde şeyhayn lakabıyla şöhret bulmuş. Buhârî ve Müslim de şeyhayn ismiyle anılanlardan.

Ünlü şeyhlerden bazılarını da hemencecik zikredelim: Şeyh Edebali, Şeyh Şâmil, Şeyh Galib, Şeyh Mansûr, Şeyh Vasfî. Şeyh ve şeyhülislâm derken burada şeyhülislâmlardan Ebüssuûd Efendi’yi ve onun babası Şeyh Yavsî’yi de unutmayalım. Şeyh Yavsî’nin asıl adı Muhyiddin Muhammed. İlme yapışmasından dolayı kendisine Yavsî lakabının verilmiş. Yine Şeyh Yavsî’ye sırf “Yavsî” lakabı verilmemiş, aynı zamanda kendisi Sultan II. Bayezid tarafından “hünkâr şeyhi” unvanıyla da taltif edilmiş.

“Kurrâ” sadece çok Kur’an okuyan değilmiş

Kurrâ, sözlükte, “okuyucu; âbid ve zâhid” manasına gelen “kâri” kelimesinin çoğulu. Kur’an lafzı da aynı kökten gelmekte. İslâmiyet’in ilk dönemlerinden itibaren Kur’an öğreticiliğini branş olarak seçenlerin oluşturduğu ilk eğitim zümresiymiş kurrâ, ilk öğretmen sınıfı. Hz. Peygamberin vahiy kâtipliğini yapan kişilere de kurrâ deniliyormuş.

Peygamberimiz (s.a.v.)’in  “Sizin en hayırlınız Kur’an’ı öğrenen ve öğretendir” telkiniyle teşvik edilen Müslümanlar ilk zamanlardan itibaren Kur’an-ı Kerîm’i öğrenmeye büyük önem vermişlerdir. Hâfızlarmış kurrâ. Kur’an taşıyıcıları. Peygamberimiz (s.a.v.)’in kendilerinden “kurrâ” diye bahsettikleri sahabelerden bazıları da şunlarmış: Abdullah İbn Mes’ûd, Sâlim Mevlâ Ebû Huzeyfe, Übey b. Kâ’b ve Muâz b. Cebel, Ebû Eyyûb el-Ensârî. Kadınlardan da Ümmü Varaka, Hz. Âişe, Hafsa ve Ümmü Seleme kurrâlar arasında. İbn Haldûn’a göre, “kurrâ” kelimesinin yerini sonradan “fukahâ” ve “ulemâ” kelimeleri almış.

“Kıssacı” denilen bir öğretmen sınıfı varmış

Kur’ân-ı Kerîm’de tarihi kişilerle olaylara dair yer alan haberler ve bunlardan bahseden ilme kıssa denirmiş. Bu kıssaları cami ve mescitlerde Müslümanları vaaz yoluyla irşad etmek amacıyla anlatan kişilere kıssacı (el-kâs, kassâs, kussâs) denilmekteymiş. Kıssacılık İslâm eğitim tarihinde camilerde vaaz verme usulüyle halkı egitmek amacını taşıyan yaygın egitimin en önemli yöntemlerinden birisi. Hz. Peygamberden itibaren cami ve mescitlerde Müslümanları vaaz yoluyla irşad etmek dinî ve kültürel hayatı sürekli olarak canlı tutmuş. Kıssacı vaazlarında geçmiş insanların, peygamberlerin ve milletlerin başlarından geçen kıssaları anlatarak insanlar üzerinde etki bırakmaya çalışıyormuş. Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in de çoğu zaman geçmiş ümmetlerin kıssalarını anlatarak ashabını eğitme yoluna gittiğini o döneme ait kaynaklardan öğrenmekteyiz.

Kıssa anlatma yolu ile halkı eğitmek, hem Kur’an’ın hem Hz. Peygamber (s.a.v.)’in en çok kullandığı metotların başında gelmekteymiş. Çünkü anlatılan bu kıssalardan insanlar daha fazla etkileniyorlar, hayatlarına ona göre çeki düzen veriyorlarmış.

Allah, kıssalardan bahsederek neyi amaçladığını Kur’an’ın Hûd sûresi, 3. âyetinde açıkça beyan etmekte: “Peygamberlerin haberlerinden sana anlattığımız bütün bu kıssalardan senin kalbini pekiştiriyoruz. Ayrıca bu kıssalardan sana (dinin esasını teşkil eden) hak ile müminler için bir öğüt ve ibret gelmiştir.” Sonra da Resûlullah’a: “...Bu kıssayı anlat, belki düşünüp ibret alırlar.” (A’râf, 7/176.) buyurarak kıssaları anlatarak halkı eğitmesini emreder. Böylece camilerde yıllarca sürecek olan tedris faaliyetleri başlar. Buralarda ilk dersi verenler de kıssacılar olmuştur. Bu noktada kıssacıların müderrislerin selefleri olduğu söylenmekte. .

Sonuç itibariyle Müslümanların hem örgün hem de yaygın eğitim merkezi olan camilerde öğretmenlik yapan ancak, diğer öğretmenler gibi halkalarda değil de kürsüde görevini ifa eden, kendilerine kıssacı denen bir öğretmen sınıfı varmış. Bunların öğretimleri ilmî ve akademik bir öğretim olmayıp duyguya hitap eden kıssa anlatımına dayalı bir öğretimmiş. Başta Peygamberimiz (s.a.v.) olmak üzere kıssacılardan bir kaçının adını da verelim:  Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer, Hz. Ali, İbn Mes‘ûd, Muaz b. Cebel, Ebü’d-Derdâ, İbn Abbas, Selmân-ı-Fârisî, Ebû Hüreyre, Ebû Zerr, Huzeyfe b. el-Yemân, Abdullah b. Revâha.

Şimdi Ebû Hanîfe Hazretlerinin annesini daha iyi anladım

Kıssacı konusunu araştırınca Ebû Hanîfe Hazretleri’nin annesini daha iyi anlamış oldum. Efendim, bir defasında annesi İmam-ı Âzam’a bir mesele sormuş. O cevaplamış. Fakat bu cevaptan mutmain olmayan annesi kendisini Ebû Zür’a adındaki kassâsın yani kıssacının yanına götürmesini ve onun vereceği cevaba inanacağını söylemiş. Çaresiz kabul etmiş bu Büyük İmam. Gitmiş annesiyle yanına. Meseleyi ona da sormuşlar. Ebû Zür’a: “Ey İmam! Siz daha fakihsiniz, bu meseleyi benden daha iyi bilirsiniz.” demiş. İmâm-ı Âzam Hazretleri: “Evet, ben bu şekilde cevap veriyorum. Fakat annem sizin cevabınızı duymak istiyor!” demiş.  Ebû Zür’a anneye dönerek: “Oğlunuzun cevabı doğrudur.” deyince annesi ikna olmuş. Seyyide Dergisi’ne bu olayı yazarken bir taraftan da “Neden?” diyordum. Şimdi anladım. Kıssacının eğitim metodu anneyi daha çok etkiliyor ve ona inanmasını sağlıyor. Ebû Hanîfe Hazretleri’nin verdiği cevap daha ilmî ve bu da anneyi etkilemiyor.

Buradan şunu da anladım ki İslâm eğitim geleneğinde bu kadar çeşitli öğretmen olması halkın eğitim seviyelerinin de farklı farklı olmasından. Tekdüze değil eğitim. Çeşitli ve farklı. Buna göre öğretmen kavramı da değişik kelimelerle vücud bulmuş eğitimin sinesinde.

Şimdi de gelelim hoca kelimesine:

“Hoca”

Efendim camiler sadece bir ibadethane haline dönüşmeden önce aynı zamanda birer eğitim yuvasıymış. Dolayısıyla orada bulunan hocalar ilim halkaları kurup, muallim olarak durmaktaymış halakaların (halka) başında. Mescidlerde, camilerde kurulan ilim halkaları ve hocaları. Bu kavram Farsça’da hâce (çoğulu hâcegândır). Türkçe’de hoca şeklinde söylenmektedir.  Türkçe mi Farsça mı, önce Oğuzlar mı kullanmıştır yoksa İranlılar mı, bu konularda ihtilaflı bilgiler var. Fakat etimolojik kökeni ne olursa olsun hoca kavramı İslâm eğitim geleneğinde muallimin yerine kullanılmış. “Sahip, efendi, tahsil görmüş kişi” manalarına gelmekteymiş. Sahip, efendi manalarıyla Gazneliler, Selçuklular, Sâmânîler gibi pek çok İslâm ülkesinde vezirler ve devlet ricali için de kullanılmış bu kavram yani hâce kelimesi. Mesela ünlü Selçuklu veziri Nizâmülmülk’e “Hâce” veya “Hâce-i büzürg” diye hitap edilmekteymiş.

Bunun dışında hâce ve hoca kelimesinin değişik kullanımları da mevcut. Mesela “hâce-i bâzâr” tabiriyle ticaretle uğraşanlar yani tüccar ve esnaf kastediliyormuş. Safevîler döneminde bu kelime itibarını kaybetmiş. Safevîler’de hadım ağaları ve Müslüman olmayan tüccarlar bu kelime ile adlandırılmış. Sarayda görevli hadım ağalarına “hâce-serâ” denilmiş. Anadolu Selçukluları’nda da bir ara bu meyanda kullanılmış bu kavram. Bununla beraber ülke yönetiminde divan görevlileri arasında yer alan büyük tacirlere de “hâcegân” denilmiş.  Safevîler ve Kaçarlar’da büyük Ermeni tacirlerine de “hâce” diye hitap edilmiştir. Mısır’da gayrimüslimlerin ileri gelenlerine, özellikle de tüccarlara “hâce” denilmiş. Osmanlılar’da fazla yaygın olmamakla beraber “hâce” ve “hâcegân” olarak bedesten esnafı için kullanılmış.

Hindistan’da ise efendilere hâce, hadım kölelere de hoca denilmiş. Hârizmşahlar’da önemli devlet adamlarıyla vezirlere de hâce denilmiş. Hatta büyük vezir “hâce-i cihân” unvanıyla anılırmış.

Farsça İslâm literatüründe hâce kelimesi Peygamberimiz (s.a.v.)’e unvan olarak verildiğinden şerefli bir makama oturmuştur. “Hâce-i ba’s ü neşr, Hâce-i cihân, Hâce-i dü serâ, Hâce-i kâinât, Hâce-i rusül, Hâce-i âlem” gibi tamlamalar halinde kullanılmış. Türkçemizde de lakap olarak hem isimden önce hem de isimden sonra kullanılmış. Hoca Ahmed, Hoca Sa’deddin, Hoca Nasreddin, Nasreddin Hoca, Hasan Hoca gibi. Ayrıca tarikat şeyhleri ve pîrleri de bu adla anılmıştır. Hatta “hatm-i hâcegân” ve “silsile-i hâcegân” tabirleri de bu kullanımdan dolayı ortaya çıkmıştır.

Gelelim eğitimdeki kullanılışına: Osmanlı’da hoca kavramı yaygın bir biçimde sıbyan mektebi muallimleri ve medrese uleması için kullanılmış. Bunun dışında şehzade muallimleri için de hoca unvanı kullanılmış. Bu kullanım da hoca kelimesine itibar kazandırmış. Osmanlılar’da şehzade tahta çıktığında ders aldığı kendisine eğitim ve öğretim veren âlimlerden birini kendisine hoca seçer ve bu hoca, “hoca-i sultanî” (padişah hocası) olarak anılır ve teşrifatta şeyhülislâma denk tutulurmuş. Hatta Fâtih Kanunnâmesi’nde yer alan bir madde ile giderek yaygınlaşarak geliştirilen düzenlemelere “Hocazâdeler kanunu” denilmiş.

Camilere sıkışıp kalmadan önce bu kadar itibarı varmış hocanın yani. Hatta XVIII. yüzyılın ikinci yarısında kurulan Mühendishâne’nin öğretmenleri de “hoca” unvanıyla anılmış. Bu öğretmenler de yani hocalar da aşama aşamaymış. Bilgi ve tecrübelerine göre farklı mertebelerde farklı payeler verilerek adlandırılmışlar. Mesela “hoca, hoca-i evvel, hoca-i sânî, hoca-i sâlis. Hoca-i râbi” gibi. Mühendishâne’de görev yapan bu hocaların en kıdemlisi olan “hoca-i evvel”e “baş hoca” da denilmiş. Diğerleri de “halife, yani onun yerine görev” yapan olarak adlandırılmış.

Ülkemizde Cumhuriyet’in ilk yıllarında “ağa, efendi, bey” gibi unvanların resmiyette kullanımları yasaklanırken, hoca ünvanının kullanımı yasaklanmamıştır. Bugün de yaygın bir şekilde kullanılmaya devam etmektedir ve edecektir de. Kökü yüzlerce yıl evveline dayanan bu kavram basit kelime oyunlarıyla camilere kapatılmaya çalışılmaktadır. Türkçe’de otorite kabul edilen Yavuz Bülent Bakiler, dildeki bu operasyonları şöyle izah etmektedir: “Din düşmanlığı dil düşmanlığını getirdi, bu çok büyük bir cinnettir. Hoca, yol gösteren, anlatan, öğreten anlamında "hâce" kelimesinden gelir. Muallim, talimden... Türk dünyasında muallim kelimesi kullanılır…"

Seksenli yıllar… Erzurum’da öğrenciliğimiz zamanında hayat arkadaşım bir olaya şahit olmuş ve  bana da anlatmıştı. Fen Fakültesi Matematik Bölümü’nden bir profesör son sınıf öğrencilerinden birine bir ödev vermiş. “Her şey serbest, istediğine sorabilirsin, istediğin kaynaktan faydalanabilirsin” diye de yolunu açmış çözümün. Ancak üniversitedeki meslektaşlarına da gizliden tembihlemiş yardım etmemeleri için. Öğrenci çaresiz başlamış düşünmeye.  Bulamamış cevabı. Çözememiş denklemi. Camide vakit namazını kılıp çekilmiş bir köşeye, düşünmeye başlamış dualar eşliğinde. Onun bu hali cemaatten yaşlı bir amcanın gözünden kaçmamış. Yaklaşıp sormuş derdini. Öğrenci de anlatmış. Ona yol göstermiş yaşlı amca, demiş ki: “Bizim caminin hocası falan efendiye sor, muhakkak o bilir cevabını.” Öğrenci şaşırmış. Hoca, hem de cami hocası ve 4-5 bilinmeyenli denklem? Kendisi koskoca Fen Fakültesi öğrencisi, üstelik de son sınıf. Kendisi çözemezken o nasıl çözsün ki… Yine de merakını yenememiş ve gitmiş hocanın yanına. Hoca iki dakikada çözüvermiş. Şaşırmış öğrenci… “Nasıl olur? “ sorusu dökülüvermiş gayriihtiyari… Hoca gülümsemiş ve ona: “Evlat biz rüştiyedeyken zihinden birbirimize 3 bilinmeyenli denklemler sorup yarışıyorduk. Bilmece sorar gibi.”

Hoca kavramını hayatımızdan çıkarmak isteyenler hocayı camide öldürdüler. Niçin? Çağdaş medeniyet düzeyine gelmek adına. Profesörler arttı. Doçentler de, öğretmenler de… Ancak o bazı kelli felli profesörlerin, yayınladıkları kitaplar, tezler çalıntı çıktı. Hoca olmayı yalnızca camiye veya çok bilmeye, şöhret olmaya, televizyon kanallarını dolaşmaya hasredenler, hoca kelimesinin içini boşaltıp kendi ideolojilerini, kendi görüş, heva ve heveslerini doldurmayı amaçladılar. Bunlara rağmen sayıları gittikçe azalsa da elleri öpülecek gerçek hocalarımız da yok değil hani! Hayatımızda, çevremizde. Camilerimizde. Dirilip artacak çoğalacak hocalarımızı beklemekteler.

Kaynaklar:

v  Şakir Gözütok, İlk Dönem İslâm Eğitim tarihi, Ankara: Fecr yayınları, 2002.

v  Ahmed Çelebi, İslâmda Eğitim Öğretim Tarihi, terc. Ali Yardım, İstanbul: Damla Yayınevi, 1976.

v  M. Faruk bayraktar, İslâm Eğitiminde Öğretmen-Öğrenci Münasebetleri, İstanbul: İFAV, 2007.

v  Bayramali Nazıroğlu, İslâm eğitim Geleneğinde Öğretmen (Başlangıçtan 16. Yüzyıla Kadar), [Tez, Yüksek Lisans Tezi, Karadeniz Teknik Üniv. Sosyal bilimlir Enstitüsü, Felsefe ve Din bilimleri Anabilim Dalı, 2006].

v  Murteza Bedir, Osmanlı Tarihinin Kuruluş Asrında (1389’a kadar) İlmiye’ye Dair Bir Araştırma: İlk Fakihler, Türk Hukuk Tarihi Araştırmaları, 2006, sayı: 1, s. 23-39.

v  Veli Ertan, Osmanlı Devleti'nde İlmiye Sınıfının Rütbe ve Payeleri, Diyanet İlmi Dergi [Diyanet Dergisi], 1990, cilt: XXVI, sayı: 4, s. 105-111.

v  Murat Akgündüz, Osmanlı Padişahlarını Yetiştiren Hocalar: Muallim-i Sultânîler, İSTEM: İslâm San'at, Tarih, Edebiyat ve Mûsikîsi Dergisi, 2007, cilt: V, sayı: 9, s. 49-60

v  Hamid Algar, Molla, İstanbul: DİA, c. 30, s.s. 238-239.

v  Casim Avcı, Şeyh, İstanbul: DİA, c. 39, s. 49.

v  Sami es-Sakkâr, Muîd, İstanbul: DİA, c.31, s.s. 86-87.

v  Nebi Bozkurt, Müderris, İstanbul: DİA, c. 31, s.s. 467-468.

v  Mehmet İpşirli, Müderris Osmanlılar’da, İstanbul: DİA, c. 31, s.s. 468-470.

v  M. Yaşar Kandemir, Müfîd, İstanbul: DİA, 2006, c. 31, s. 501

v  Hayreddin Karaman, Fakih, İstanbul: DİA, 1995, c. 12, s. 126-127.

v  DİA, Hoca, İstanbul: DİA, 1998, c. 18,  s.s. 186-187.

v  Ziya Kazıcı, Halis Ayhan, Tâlim ve Terbiye, İstanbul: DİA, 2010, c. 39, s.s. 515-523.

v  Mustafa Öz, Kurrâ, İstanbul: DİA, c. 26, s.s. 445-446.