Sonbahar Sesleri
299. sayısına ulaştı Hece Dergisi. 300. sayısına bir adım kaldı. Sürekli kendini yenileyen, her yeni sayısı ile heyecan uyandıran duruşunu sürdürüyor Hece. Öyküye daha fazla yer veren, genç seslere sayfalarını açan dergi, poetika ve kuram yazıları ile de arşivlenecek sayılara imza atıyor.
299. sayıda Arif Ay, Sonbahar Sesleri ile yer alıyor dergide. Hazan mevsiminin şiirle buluşmasına şahitlik ediyoruz. Şiirlere uğrayan sarı yaprakların sesini dinliyoruz ve Arif Ay’dan bir yazı okumanın mutluluğunu yaşıyoruz.
“Hazan mevsimindeyiz. Dökülüyoruz yapraklar gibi… Bu yalnız tabiatın bir sonbaharı mı yoksa insanlığın da sonbaharı mı diye sormaktan kendini alamıyor insan.”
Mevsim değişimleri her zaman edebiyatın, sanatın ilgi alanında olmuş, insana ilişkin pek çok durum tabiattan alınan motiflerle anlamlandırılmış ve anlatılmıştır. Tıpkı, Edip Cansever’in şu dizeleri gibi: “İki yaprak yerde konuşur ya, o zaman / Tam o zaman bir sonbahar düğümü / Yani bir gülüşün bir çay kaşığının sıradan ölümsüzlüğü / Seni sürekli kılan”.
“Ahmet Haşim: “Gizli bir sesle ağlayan ey bâd!” der ya sonbahar şiirinde. Tıpkı o rüzgâr gibi karaşınların gizli gizli, sessiz sessiz ağladığı bir dünyada yaşıyoruz. Nurettin Topçu’nun dediği gibi bir “İsyan Ahlakı”na ihtiyacımız var. Önce kendi zaaflarımıza, yalanlarımıza, yanlışlarımıza isyan etmeliyiz. Önce kendimizde başlatmalıyız isyanı. Sonra, tüm kötülüklere, haksızlıklara isyan etmeliyiz, savaş açmalıyız.”
Matematik Dersinde Cemal Süreya Var
İbrahim Eryiğit’in yazılarını büyük bir merakla bekliyor, keyifle okuyorum. Bu sayının konuğu Cemal Süreya. Şiirin matematiksel düzlemdeki ritmini Süreya şiirlerinden örneklerle takip ediyoruz.
“Şair Cemal Süreya’nın, üç bölümden oluşan “Üçgenler” adlı bu şiirinde, toplumun alt kademelerinde yer alan yaşama çabası içindeki çeşitli insanların acılarını, yoksulluklarını, çaresizliklerini ve düşkünlüklerini ironiye yaslanarak dile getirdiğini görüyoruz.”
Cemal Süreya, “Üçgenler” adlı bu şiirinde toplumsal sancıların, bilimsel verileri bile geride bıraktığını ortaya koyar bir bakıma. Aralarında ortak noktalar bulunan toplumdaki üç ayrı insanı ele alır. İşsiz Ali, kendisini dilenciliğe kadar düşürür. Hayat kadını, bedenini satarak hayata tutunmaya çalışır. Fakir çalgıcıysa sanat coşkusunun verdiği güçle onurunu hep ayakta tutmaya uğraşır. Süreya, şiir sanatını zaman zaman resim ve müzikle bütünleştirir. Genellikle şiirleri son dizelerini sürprizlerle bitirir: “Üçgeninizi çiziyorum var mı kendine güvenen/ Bayanlar Baylar”
Yazımı, Sezai Karakoç’un, Cemal Süreya’yla ilgili bir anısını alıntılayarak bitirmek istiyorum: “Diyelim ben ‘üçgen’ konusuna kafamı takmış, üzerinde uğraşırken, bir de bakardım ki, Cemal üçgenli bir şiir yazmış. Gerçi benim düşündüğüm şiir başka türlü, ama o yazmış bir kere. Ve şiirde, anahtar kelime olan ‘üçgen’ geçmiş. Artık ben vazgeçerdim o şiiri yazmaktan… Şiiri için her şey bir malzemedir onun için. Bir tespit, bir espri, hatta bir mısra, bir imaj.”
At’a Senfoni Üzerine
Necip Fazıl’ın en sevdiğim kitaplarından biridir At’a Senfoni. At üzerine yazılmış mükemmel bir şaheser desem yeridir. Âtıf Bedir, At’a Senfoni hakkında yazmış. Bu kitaptan hareketle Necip Fazıl şiirlerinde geçen atlara da değiniler var yazıda.
“Necip Fazıl Kısakürek, “Dokuz yaşında ata bindim ve yalan olmasın bir daha inmedim. Her binişimde büyüdüm ve her inişimde küçüldüm.” diye başlıyor At’a Senfoni adlı kitabının takdim yazısına. Aslında kitabın adı Atın Şiiri ya da Rüzgârın Kızları da olabilirmiş. Ama Üstad, Batılı bir klasik müzik formu olan senfoniyi tercih etmiş. Kitabı okuyup bitirdiğinizde bu adın ne kadar isabetli olduğunu görüyorsunuz.”
“Canım İstanbul” şiirinde Fatih’in kır atına seslenir, Bulutta şaha kalkmış Fatih’ten kalma kır at; / Pırlantadan kubbeler, belki bir milyar kırat… Kır at bu kez “Utansın” şiirinde küheylan olarak karşımıza çıkar: Hey gidi küheylân, koşmana bak sen! / Çatlarsan, doğuran kısrak utansın!
Sevgili Peygamberimizi anlattığı, Çöle İnen Nur adlı eserinden öğreniyoruz ki, Peygamberimiz de atları severmiş ve evinde mutlaka bir atı olurmuş. Ve o insanların en şereflisi, atlara isim de verirmiş bir arkadaş gibi ve onlara isimleri ile hitap edermiş. Üstad, onun atlarından birinin adının Necip olduğunu ve aynı ismi taşımaktan onur duyduğunu söyler.
“Üstad, İslâm’ın doğuşuyla birlikte atın da gerçek hüviyetine kavuştuğunu, soylu prens yani safkan Arap atının bu yeni dinin hizmetinde şahlandığını şu sözlerle dile getirir: “Nihayet İslâmiyet; ve rüzgârıyla Kisrâların tahtını deviren, (Bûsefal)’in ancak kenarlarına varabildiği iklimleri delik deşik eden, Bizans zırhlarını çiğneyen, İspanya’ya geçen, Atlas Okyanusu’na çıkan ve Allah’ın ismini daha uzaklara götürmediği için müteessir başbuğun altında şahlanan Arap Atı… Büyük gaye emrindeki Prens at…”. İslâmiyet’in doğuşuna denk gelen tarihlerde Batı’da oluşmaya başlayan şövalyelik kurumu da atın üzerinde yükselmiş ve turna denilen şövalyelik müsabakalarında yarıştırılmıştır.”
Tanpınar ve Proust’un Zaman Yolculuğu
Alaettin Diker, “zaman” kavramını Tanpınar ve Proust üzerinden ele alıyor yazısında. Akıp giden bir zaman var ve farkında olmak denen hassas çizginin üzerinde yaşıyor insan. Diker iki isim üzerinden zamanda yolculuğa çıkarıyor hepimizi.
“İçinizi görmek için ilkin kendi iç mekânlarınıza bakın; geçmişin ve benliğin izlerini sürün. Ama Kayıp Zamanın İzinde şair, yalnızca kendi içine dalmaz, Fransız toplumunun derinliklerine iner. Bu bir hatırlama çabasıdır; sahil kasabası Balbec’de geçirdiği yaz tatillerini, Gilbert’e duyduğu ilk aşkı hatırlar. Çoğu insanın gözden kaçırmaya meyyal olduğu deneyimlere büyüteç tutmak ve gerçeği olduğu gibi yansıtmak tek amacıdır. Aynı zamanda çevresinde olup bitenleri yargılar. Halkın görüşünü alır, kahvelerde konuşulanları dinler. Ve görünüşte düzelmez sanılan tüm eğrileri tanır. Toplumun nasıl inşa edildiğini gözlemler: Dreyfus Olayı zayi olan ömrü kavramak için biçilmez bir kaftandır.”
“Mektuplar’ından anladığımız kadarıyla Avrupa’da, İstanbul’a nazaran daha iyi koşullarda yaşayan Tanpınar, dostlarına iyi yemek yapan mekânları tavsiye eden, onlardan aldığı önerileri değerlendiren, bulunduğu mekânı mutfak kültürü özelinde de idrak eden bir aydın portresi çizer.”
“Proust da kendi toplumunu mesafeli ve keyifli biçimde tasvir etmiştir ama aynı zamanda toplumun her şey olmadığını biliyordu. Temel eserindeki sayısız dinî imalar, günümüz okuyucusunun yeniden çözmesi gereken bir inanç dünyasına işaret etmektedir. “Çünkü gerçek cennetler, yitirdiklerimizdir” diye yazmıştı bir keresinde Proust. Ve bizi, onları hafıza yoluyla yeniden aramaya çağırıyordu.”
Türküyle Büyümek
Aziz Kağan Güneş’ten çok türkü dinlemiş biri olarak, Türküyle Büyümek yazısını büyük bir keyifle okudum. Türkülerle olan yolculuğunu anlatıyor Güneş. Şiir tadında bir yazı bu. Şairlere nesir yazmanın çok yakıştığını bir kez daha görmüş olduk.
“Dokuz yaşındaydım. Amcam İzmir’e gitmişti ve ben de “Acaba bana hangi oyuncağı aldı?” diye heyecanla bekliyordum. İçim içime sığmıyor ve babama sürekli amcamın ne zaman geleceğini soruyordum. Amcam geldi. İçinde uzun bir şeyin olduğu belli olan, siyah renkli bez bir kılıf. Amcamın kucağına atıldım hemen, gözüm “oyuncak”taydı. “Bak sana ne getirdim?” diyerek sihirli siyah kılıfın fermuarını çekti. Saniye saniye merakımın da fermuarı çekiliyordu. İçinden adının sonradan “cura” olduğunu öğreneceğim bir saz çıkardı. Yaşadığım hayal kırıklığımı nasıl ifade etmişsem hâlâ anlatır durur. “Benim yeğenim saz çalacak inşallah” dedi. O gün amcam evden gidene kadar göstermelik bir ilgi gösterdim saza. Sonrasında biraz ağladığımı hatırlıyorum.”
“İlkokulun sonuna kadar türkü repertuarıma ‘Seherin Bu Vaktinde’ ile ‘Odam Kireç Tutmuyor’ dışında sanırım üç-beş türkü daha eklemişimdir. Öğretmenim istediği için birkaç kez sınıfta çaldım. Tabi çalabildiğim türkü sayısı az olunca çok fazla “sahne alamadım”. Çalarken söylüyordum da. Başta öğretmenim olmak üzere arkadaşlarımın alkışları ile çok mutlu uluyor, gizliden gizliye bir gurur da duyuyordum.”
“Üniversite yılları başladı. Kırık sazım hâlâ yanımdaydı ama artık yeni bir saz alma niyetindeydim. Ailemden ve aldığım burslardan biriktirdiğim parayla Maltepe’nin yolunu tuttum. Yönlendirecek kimsem yoktu. Bir saz evine girdim. “Ağacı ne olsun, kısa sap mı, uzun sap mı olsun?” gibi sorulara yarım yamalak cevaplar vererek ağaca göre değil bütçeme göre bir saz alıp çıktım.”
Eyyüp Akyüz’le Söyleşi
Eyyüp Akyüz’le yeni şiir kitabı Eskiden Buralar üzerine yapılan söyleşi var Hece’de. Sorular Mehmet Özger’den. Severek okuduğum bir kitaptı Eskiden Buralar. Kitaba, şiir yolculuğuna dair paylaşımlar var söyleşide.
“Şiirin edebî türler içerisinde demini en geç alan tür olduğunu düşünüyorum. Her gün roman, öykü çalışılabilir. Bu türlerde onlarca sayfa yazılabilir. Ancak sayfa sayfa şiir yazmak mümkün değildir. Şiir bir yoğunlaşma ve yoğunlaştırma sanatıdır. Kelimeler tasarruflu kullanılır şiirde. Mükemmeliyetçi değilim ama şiir konusunda titiz olduğum söylenebilir. Şiir yazarken bazen bir kelimeden bile rahatsız olabiliyorum. Bir kelime yerini yadırgıyorsa, şiirin sesinde fazlalık yahut eksiklik varsa, bekliyorum.”
“Modernizm, şiirden düzyazıya geçiş gibi gelmiştir bana hep. Toplumdan bireye, bahçeli evlerden apartman dairelerine, mahalleden siteye, yeşilden griye geçiş. Geçiş dönemlerinde mutlaka kazançlar da olacaktır, kayıplar da. Ancak hayatımızın makinelerle, elektronik eşyalarla kuşatıldığı; küresel güçlerin insandan vazgeçip robotlara insani kodlar yüklemek için canhıraş bir şekilde çalışarak robot merkezli bir dünya kurma çabasına giriştiği, daha da tuhafı, robot haklarının konuşulduğu günümüzde kayıpların bir hayli fazla olduğunu düşünüyorum. Neyi mi kaybettik? İnsanı kaybettik, insani olanı, insanlığı.”
“Hakikati söyleyen peygamberler vardı eskiden. Peygamberler silsilesi tamamlandı. Meczuplar vardı. Onlar da usulca çekildiler sosyal hayattan. Bir de çocuklar vardı. Çocuklar hâlâ var. Ama meşveret kültürümüz kalmadığı için söz hakkı tanımıyoruz onlara, hiçbir konuda fikirlerini almıyoruz. Bırakalım da şairler konuşsun. En azından şairlerin sesini kısmayalım.”
Müzeyyen Çelik ile Öykü Üzerine
Müzeyyen Çelik, öyküye yoğunlaşan ve mesai harcayan bir yazar. Öykü dünyası oldukça zengin. Anlatımındaki akıcılık ve geniş evren, okuyucuyu kendine çeken bir güce sahip. Ethem Erdoğan’ın sorularını cevaplandırmış Çelik.
“Bir şey yazmam lazımdı. İyi şiirler yazamadım sonra iyi hikâyeler yazabildiğimi fark ettim. Fark ettirdiler daha doğrusu. O şekilde oldu. Hikâye keyifli bir tür. Benim gibi maymun iştahlı biri içinse paha biçilemez. Sınırsız bir konu ve anlatım şekli sunuyor insana. Düzenli hikâye kurgulamaya ve bunu yazıya dökmeye 2011 yılında Konya’da başladım. Konya edebî hayatımın dönüm noktası oldu. Orada tanıştığım Vural Kaya, Abdullah Harmancı gibi değerli isimlerin katkıları ve yönlendirmeleri ile bugünlere geldim.”
“Okuyucuya anı yazmadığını hissettirecek kadar başarılı olmalısın. Diğer yandan kurmacada o kadar iyi olmalısın ki herkes olayları bizzat yaşadığını düşünmeli ama aslında hiç yaşamamış olmalısın. Gerçekliğin sınırı bence bu.”
“Hikâye okunuyor, değer görüyor, seviliyor, yayınevleri hikâye basıyor. Hikâyeciler de iyi. Güzel. Böyle devam eder umarım.”
Sanal Ortam:Turnusol
Mehmet Solak sanal ortam üzerine yazmış. Sanal Ortamın hayatımızdaki yeri, edebiyat dünyasındaki yeri ve önemi var yazının satırlar aralarında.
“Ben ‘sanal ortam’ diyorum ‘sanal ağ’dan mülhem. Yaygın kullanım ise; sosyal medya. İsimlendirmenin doğruluğu yanlışlığı bir yana, yedisinden yetmişine sanal ortamı kullanmayan kalmadı sanırım. Korkarım yeni doğan bebeklere kadar inecek kullanılma oranı. Belki sekerat anına kadar…”
“Asıl sıkıntı, tanıdık/bildik yazar/şair takımının sanal ortamda sergiledikleri davranış biçimleri ile yazdıkları metinlerle zihnimizde oluşturmaya çabaladıkları görüntü farklılığı. Hem gerçek ortamda hem de sanal ortamda özdeş yahut benzer tavırları sergileyenler yok mu? Elbette var.”
“Sözün özü; sanal ortam, yazar/şair takımı için tam bir turnusol görevi görmekte. Farklı ortamlarda farklı renkler… Farklı yüzler… Farklı kişilikler yani. Böylelerini tuza yatırmanın da yararı yok yazık ki. Hem asidik hem bazik ortama uyumlu üstelik tuzlanmaya da oldukça müsait turnusol yazar/şair tipiyle karşı karşıyayız yani.”
Hece’den Bir Öykü
Arzu Özdemir – Bakış Açısı
Saçlarıma düşen aklar bana ölümü hatırlatıyor. Onlar sayesinde duruldum, dedi adam yıllar sonra karşılaştığı kır saçlı arkadaşına.
Arkadaşı hınzır bir gülümsemeyle karşılık verdi: Ben siyahlarımı konuştururum sadece. Ve onlar da “Sende hâlâ iş var.” der.
Hece’den Şiirler
ilençli birikti yıllar biriktikçe
kollar açık odalar boş kaldı bir de meydanlar
uğramaz oldu yanıma yöreme hiç
devrimci kırması nesnel adamlar
mekân tutmasın diye dünyayı marjsız
dirimden sonra da hiçbir görsel ölü
hiç tüketilmesin diye yaşamak yazlıkçı sohbetlerinde
kovulduk çağcıl uykulardan
bir iç kanaması gibi
sessiz ve derinden
hümanist değilim hiç mezarsökücü
hiç yapı-lamacı otacı hiç tebaasız
Mehmet Solak
Her şey konuşur dinle!
Aklına gelen gelmeyen, aklın ve ötesi
Aklına gelen gelmeyen aklın ve berisi
Kuş konuşur, su konuşur yıldız konuşur
Seninle ve benimle…
Hem her şey seni konuşur, bir bilsen
Bilmemek daha iyi belki de
Böyle dingin, böyle uslu, böyle uyumlu
Olmayabilirdin de…
Mehmet Aycı
oturmuş kuyu başına
suyu rab bilmiş
yedi gün
dili kurumuş kurumuş
şarkılara sığmamış göğ sesi
öncesi musalladan kalkan kuş gölgesi
sonrası toz deryası
bırak eşikte kalsın
İbrahim Yolalan
Unutma
Keşişlerin ayakkabı bağcıklarının
Yokluktan yapıldığını
Unutma kan taşır para kasaları
Merhametin işçileri hep yorgun
Ve söyle onlara
Aşkın aşka yetmediğini
Süleyman Unutmaz
ayağına bir yol değmiş bu yol o yol mudur
ibn musa kendi ayağına yollar ararken
gözleri görünüp kaybolan gölgeye tutulmuş
her çöl kumu bir sesle çağıldıyordu
ibn musa içine dönmezse
çölün delirdiğini düşünürdü
sana hangi hikâyeden ayıklanmış bu cesaret
kanatlarını en uzak ülkeye açmış şahinler
çölde her sessizliğin yankısı vardır
yürümeyen nice şeyleri yürürken görürsün
sana ılık sabahlar bırakır sonra
hayalini kurduğun geleceğin
Bilal Can
Yüzümdeki sıcaklık, çaldığım kapılar
Büyük bir ağrı gibi yaşamak
Nerde insan? Nerde merhamet? Nerde mutlu çocuklar?
Yeniden olmak içindir toprak
Bir sabah gibi açılırdı kapalı gözlerim
Kurtların sesi kadar büyüleyici ve sürgün…
Ahmet Tepe
kuruttum çıbanlarını dilimin
kanamayacaklar bir kulağa bundan sonra
üzgün müyüm değilim
tutup tutup sökeceğim
dünyanın çift kişilik süsünü
kuşlara bakarken
önündeki yemi kaptırmayacak
bir kirli kedi
yalnızlığın gölgesine iki çilte sereceğim
biri bana diğeri yine bana
ıhlamur kokusunu yazamayacak şair
en güzide dizesinin sonuna
Fatma Nur Uysal Pınar
Ağız, gül gibi katman katman açıldı:
Yüzde ağız, boğazda ağız, yürekte ağız!
Ruhun bütünü bir ağız oldu ve haykırdı
kendi kızıl imgesine: “Biliyordum!”
Biliyordu elbet: Şimdi susmalı
Bilge Miray Aslan
Söğüt’te Tarık Buğra Dosyası
Söğüt dergisi, artık özel dosyaları ile merakla beklenen bir dergi oldu. Ele aldığı konuları yetkin isimlerin desteği ile ele alan dergi, arşivlik sayılara imza atıyor.
11. sayının dosya konusu Tarık Buğra. Edebiyat tarihimizin en önemli isimlerindendir Tarık Buğra. Onu, eserlerini öğrenmek tarihimizin sayfasını aralamak demektir çünkü o tarihi bir görev bilinciyle anlatan ender isimlerdendir.
Dosyada yer alan çalışmalardan paylaşımlardan yapacağım.
Hatice Bilen Buğra ile Tarık Buğra Üzerine
Söğüt Dergisi, Tarık Buğra’nın eşi Hatice Bilen Buğra ile bir söyleşi gerçekleştirmiş. Birinci ağızdan Tarık Buğra hakkında özel cümlelere ulaşmak isteyenler için kıymetli bir söyleşi okurları bekliyor.
“Tarık Buğra ile kişisel serüvenimiz, 8 Eylül 1977’de evlenerek resmi şekilde başlasa da edebiyatçı kimliği içinde adını ilk fark edişim, ‘Küçük Ağa’ adlı romanının, yanılmıyorsam 1962- 1963 yıllarında, babamın okuduğu Yeni İstanbul gazetesinde yayımlanması vesilesiyle olmuştur. Bilinçli bir kavrayış olmasa da Buğra’yı yazar olarak algılayışımı sağlayan o ilk tanışma, edebiyatçı kimliğinden çok, okumaya, özellikle de edebiyata tutkun bir çocuğun, romanda anlatılan hikâyeyi sevmesi şeklinde olmuştur.”
“İnsanın üstün niteliklerini ve yeteneklerini ancak hür bir ortam ve düzende koruyup geliştirebileceğine inanan Buğra, kötüleri ve kötülükleri görüp göstermek kadar sevgiyi, iyiyi, iyiliği, yararlıyı ve yararlı oluş erdemlerini de görüp göstermeyi sanatın ana temi sayıyor. Ona göre, sanatı -çünkü insanı- ancak bağımsızlık, ancak hür kafa yüceltebilir.”
“Tarık Buğra, hep sevdiği ve yeniden yazabileceği geniş zamanları özleyerek ömrünü tükettiği ‘Küçük hikâye’ye, ne yazık ki bir daha dönememiştir. Edebi çalışmalarını, birkaç hikâye kitabı yayımladıktan sonra, istediği ve edebiyatçı olarak yola çıkmadan çok önceleri karar verdiği gibi, romanlar yazarak sürdürmüştür.”
“Okurunu seçen yazarlardan olan Buğra için, okurunun sayısından çok niteliği önemlidir. Yazdıklarından zevk almasını bilenler, onun kendilerine bambaşka bir şey verdiğini sezenlerdir. Eserin kendini derhal ele vermesini isteyen sabırsız kimseler ondan hiçbir tat alamaz; çünkü insanın kendi düşüncesinden çok farklı olan düşünceyi anlaması çaba ister, sabır ister, beyin gücü ister. Tarık Buğra, bu emeği hak eden yazarlardandır.”
Doç Dr. Recep Yılmaz - Anlatının Sınırlarından Taşan Öykücü: Tarık Buğra
“Tarık Buğra gibi hakiki bir yazarın öykülerine doyum olur mu? Elbette olmaz. Her öyküsü kendi içinde ayrı bir güzelliğe sahip. Hikâyelerine yaptığımız şu kısa yolculuk bile, onun ne denli büyük bir yazar olduğuna tanıklık etmemize yetiyor da artıyor. Buğra, bir yandan öykülerini anlatırken diğer yandan onları farklı yollarla kurmanın yöntemlerini deniyor. Hepsinden de alnının akıyla çıktığı bu denemeler bütünlüğü, onu anlatının sınırlarına ulaştırmış ve gittikçe anlatı evrenini genişletmesini sağlamış. Yazarın yetenekli ellerinde büyüyen bu evren, aynı zamanda edebiyat dünyasına sunulan bir armağandır. Denilebilir ki; Tarık Buğra’yı okumak, öykü formunda kurulan anlatının sınırları içerisinde bir gezintiye çıkmak ve hatta ötesine şahit olmaktır. Yazarın tarihsel önemi de öyküye yönelik olarak edebiyat dünyasına kazandırdığı bu uzak görüşlülük ve yenilikçilikten ileri gelmektedir. Bize düşen ise öykümüzün gelişim sürecine yaptığı muazzam katkıyı anlamak ve bıraktığı mirasa sahip çıkmaktır.”
Selene Cabalar - Küçük Ağa, Osmancık ve Firavun İmanı Romanları Özelinde Tarık Buğra’nın Milliyetçiliğe Bakış Açıcı ve Milliyetçilik Algısı
“Romanlarındaki unsurlardan ilkini ele alacak olursak öncelikle Milli Mücadele romanı olarak hafızalardan silinmeyen; temelini Kurtuluş Savaşı, Osmanlı mirası ve Atatürk devrimleri üzerine kurmuş olan Küçük Ağa romanını incelemeliyiz. Konu itibariyle tarihî olan bu roman, 1919 yılı ve ertesinde, bir Anadolu kasabası olan Akşehir’de geçer. Genel olarak Kuvva-yı Millîye yanlısı olan halk ile bu birliğin karşıt görüşünde olan kişiler arasında geçenleri anlatır.”
“Buğra’nın siyasî anlamda sağ kesime yakınlığı ve sağlam milliyetçi bir yapıya sahip olduğu edebiyat dünyasınca bilinmektedir. Buna rağ men eserlerinde çığlık çığlığa vuku bulan bir ideolojik - politik tavır yoktur. Milliyetçilik fikri eserlerinde edebî bir açıdan bulunmaktadır. Kendisi de bu tarafsızlığını; ‘Daima güzellikleri aradım, insanlara, insanların duygu ve düşünce dünyalarına yardımcı olmayı aradım, hiçbir saplantım olmadı çok şükür, hele siyasi, katiyen kafa bağımsızlığımı korumak için elimden geleni yaptım. Hiçbir gruba angaje olmadım.” diyerek belirtir. Gerçekten de Buğra, romanlarında daima güzelliği, gerçekliği ve tarafsızlığı aramış; bize bunların gerçek hayatta da var olabileceğini göstermiş ve bunu üç unsur üzerinde toplamıştır. Vatan, millet ve bayrak.”
Şehrin Renklerine Dokunmak
Şehirlerin de kendine has renkleri vardır. Zamanla değişen, yaşandıkça kendine bulan renklerdir bunlar. Önemli olan şehrin rengini hissedebilmek… Tekin Şener, şehirleri renkleriyle ele alıyor yazısında. Bir renge dokunmanın yaşamakla olan bağını hissettiriyor cümleleriyle.
“Rengi solan bir şehrin feri tükenmiş demektir. Solgun yüzünde, eprimiş bedeninde şaşaalı bir geçmişin yükünü ve kayıp bir geleceğin kaygılarını taşır. Hâliyle yüzü asık, rengi bozdur. Geçmişin yükünü ve geleceğin kaygısını, şimdinin enerjisiyle seyrelten bir şehrin ise rengi açar, benzine can gelir. Cildinin tazeliği ve bedeninin zindeliği, karar kıldığı tonlara yansır.”
“Ufuk çizgisinde yükselen dağ, enginlere uzanan ova, orta yerde salınarak giden ırmak, yerine göre manzarayı bütünleyen bozkır ya da orman… Yükseltiler, vadiler, düzlükler; hepsi de kendi rengini bulmuş, mevsimden mevsime tonunu değiştiriyor. Havadaki nem, taştaki oksit, toprağın mineral yapısı; güneş ışığının vadideki, tepedeki kırılmaları araziyi uyumlu renklere boyuyor. Toprağın buğusu, suyun ıslaklığı, havanın dolgun saydamlığı, ışığın gölgeyle dansı; evlerin badanalarını, kulelerin görkemini, gökdelenlerin çelik ve cam parlamalarını, yaprakların süzülüşünü sarmalıyor.”
“Zaman akar, mekân değişir, renkler solar ve açar… Sanki kırmızı, sanki sarı, sanki mavi yansımalar, şehrin bedenlerinde kaynaşır, cana değer, göze düşer. Tanrı’nın yarattığı ve insanın ad verdiği, doğanın boyadığı ve kültürün birbirine buladığı renkler, şehrin bin bir tablosunda belirir söner.”
Refik Halid: Bir Dil Virtüözü
Refik Halid ve dil birbirini tamamlayan iki kavram. Çünkü Refik Halid tam anlamıyla bir dil ustasıdır. Türkçenin tüm incelik ve güzelliklerini onun yazdığı her yazıda bulmak mümkün. Mustafa Atikebaş, Refik Halid: Bir Dil Virtüözü isimli yazısında yazarı Türkçeyi kullanmadaki ustalığı yönüyle ele alıyor.
“Usta, üstat, uzman, dâhi, erbap, ehlihibre, mütehassıs, hazık vs. Refik Halid’i tanımlamak için nedense hiçbiri içime sinmedi. Fransızcadan dilimize geçen virtüöz, esasında bir mûsikî terimi; bir enstrümanı en iyi biçimde çalabileni işaret ediyor. Türkçe öyle muazzam bir lisan ki azla yetinmeyi bilmez. Yabancı kelimeyi olduğu gibi değil ya sesini değiştirerek yahut yeni manalar vererek kabul eder. Virtüöz, bugün Türkçede bir işi iyi yapanı değil, iyiler arasındaki en iyiyi ifade eder hâle gelmiştir. O yüzden ben bu kelimeyi işittiğimde aklıma sadece Beethoven değil, Pele de geliyor. Yani bir yönüyle diğer bütün iyiler arasından sıyrılıverenleri…”
“Refik Halid Karay 1888 doğumludur. Galatasaray Sultanisi ve Mektebi Hukuk’ta okur. “Fecr-i Âti” topluluğunun kurucularından... Gazeteciliğe de erken yaşlarda başlar. Özellikle “Kirpi” müstearıyla yazdığı hicivleri onun henüz o yaşlarda Türkçeye olan vukufunun delilleridir. Fakat bu yazılar siyasi içeriklidir. İttihat ve Terakki Cemiyeti, Mahmud Şevket Paşa’nın katli sebebiyle suçlananlar arasında onu da sürgüne gönderir. 25 yaşında sürgün edilmek Refik Halid’in ilerde takınacağı siyasi tavrının da belirleyicisi olmuştur bir bakıma. Çünkü asıl muhalefetini Millî Mücadele’ye ve Mustafa Kemal’e karşı yapacaktır. Millî Mücadele’nin başlangıç döneminde (Nisan-Ekim 1919) posta ve telgraf umum müdürüdür. Kuvay-ı Milliye birliklerinin haberleşmesini bile-isteye engeller, telgraflarını kabul etmez. Bu tavrı ve devam eden siyasi yazıları sebebiyle savaş bitiminde “Yüzellilikler” listesine girer. Böylece ikinci ve daha uzun sürecek sürgün hayatı (16 yıl) başlar; üstelik “vatan haini” damgasıyla…”
Kazım Karabekir’i Tanıyalım
Kazım Karabekir ismini duyduğumuzda zihnimizde canlanan bir asker portresi olduğu muhakkak. Mehmet Yılmaz, büyük komutanı bize asker yönünün dışında sanatçı kimliğiyle tanıtıyor yazısında. Özellikle Karabekir’in Şarkılı İbret kitabı üzerinde duruyor.
“Daha çok asker kimliği ile tanıdığımız bu isim aslında küçük yaşlardan itibaren dikkat çekici özelliklere sahiptir. Mesela; ortaokul yıllarından itibaren günlük yazmaya başlar ve meslek hayatının sonuna kadar bu alışkanlığına devam etmiştir. Kuleli Askeri Lisesi’ni bitirdiğinde iyi keman çalabilen, yağlıboya resim yapabilen, serbest ölçüde şiirler yazabilen, öğrenmeye meraklı bir kişiliktir. O, büyük zaferlere imza atmış bir asker, milletvekili; siyasi parti genel başkanlığı ve TBMM Başkanlığı yapmış bir isimdir. Sanata önem vermesi, yayınlanmış ve yayınlanmamış eserleri; bilinen askeri ve siyasi kimliği kadar önem arz eden bir tarihi kişilik olmasını sağlamıştır.
Onun sanata verdiği önemi net biçimde ortaya koyan eser hiç kuşkusuz Şarkılı İbret’tir. İbret; kötü ve yanlış davranışlardan sakınmayı sağlayan olgu ve olaylardan alınan ders anlamına gelmektedir. İçeriğindeki bütün oyunlarda müzikal ritimler / şarkılar olduğu için eseri; Şarkılı İbret olarak isimlendirmiştir. Eserde; çocukların oynayabileceği, onlara bir takım erdemler kazandıracak, eğitici şarkılı oyunlar mevcuttur. Karabekir, eserin ‘Niçin Yazdım’ bölümünde; eseri yazma nedenini çocuklarımızın ruh, zihin ve bedenini eğitmek ihtiyacı olarak açıklamıştır. Kazım Karabekir, Doğu Cephesi Komutanı olarak Doğu Anadolu’ya geldiğinde ailelerini savaşlarda kaybetmiş binlerce çocukla karşılaşır. Bu çocukları koruyup geliştirmek için okullar açmış, Şarkılı İbret’i yazmış ve o tiyatro oyunlarında çocukların oynamasını sağlamıştır.”
“Kazım Karabekir; savaşın ortasındaki bir halkın çocuklarına tiyatro sevgisi aşılamış, onlara sanatla sahip çıkmıştır. Oysa savaşın ortasındaki bir millete en çok asker gerekli değil midir? Karabekir; yıllardır savaştan savaşa koşan ve savaşların ağır sonuçları altında ezilen halkın çocuklarına sahip çıkarak; aydınlık bir gelecek için çocuklarımıza sahip çıkmamız gerektiğini ve bu aydınlık geleceğin sanatla mümkün olabileceğine inanmış bir aydındır. Sadece ordumuzun değil sanatın cephesinde de mücadele vermiş bir neferdir.”
Söğüt’ten Hikâyeler
Emine Altınkaynak – Görmüş Seni Bu Rüya
“Pencere… Bunu iyi akıl etmişti. Yarın gece öksürürdü belki, sonraki gece ağrıları olurdu, başka bir gece de birden bir ses duyuverirdi derken böyle böyle söküp alırdı inatla Cemâl’ini rüyaların elinden. Varsın bir buçuk yıl daha geçsindi böyle nöbetlerle. Yıllar geçsindi. Bacaklarından giren ölüm, ensesinden çekip götürene dek ruhunu, kanatlarının rüzgârıyla Azrail’i ürküten bir yarasa gibi koruyacaktı oğlunu. Mecburdu. Zaten yaşıyla bir türlü atbaşı gidememiş aklı; geriye, sabiliğine dönmüşse, bu, Cemâl’in kendi suçu muydu?”
“Yorgun göz kapakları sabaha karşı düşmüştü Şaziye Hanım’ın; balkımayı, geçip giden ömrünün gündoğusunda bırakmış gözlerinin üstüne. Nöbet sırası Cemâl’e geçerdi bu saatlerde. Uyuyan insanın canı da gevşek olur, demişti Şaziye Hanım; bundan iki sene evvel, kocasının son uykularının başını da beklerken. Cemâl, bu sözün, karmakarışık bir çocukluk hatırasından kaldığını sanır. Kapıyı-camı nöbette kapalı tutmayı iyice ezberletmişti aklına ama, olur da tutamazsa diye uçmaya yeltenecek bir canı. Deprem olsa, yangın çıksa, dünya yıkılsa -yok, bunlardan Cemâl’e ne- bir ekmeği göğüs tahtasında pişirebilecek hasretle yanıp tutuşsa ama misal, o fırına gitmek için bile olsa, anası uykudayken o kapıyı açmazdı. Cemâl, bunu içinde şöyle duyar: Göğsümde, burada ekmek yansa, seni uykuda bırakmam. Gitmem ben fırına da gitmem.”
“Şimdi mi? Nereye peki? Ben de sorayım bir tane o zaman. O, aklımı büyütecekleri yerde, eksilmez değil mi canlarımdan biri? Hoş, birini bile zor idare ederken, bilmem ki şimdi aklım nasıl yetişecek iki canıma. Yaşamak ama Amir Bey yaşamak ama kimi boşluklarından geçirtecek gibi değildi tek canla.”
Ayşegül Atılgan – Göçmen Düşler
“Cemre havaya düştü, baharı müjdeledi Adalar’a. Büyükada’daki beyaz köşkler, begonvillerden gelin duvağı taktı başlarına. Ada sakinleri birer birer evlerine dönmeye başladı, şatafatlı beyaz köşklerine, kocaman bahçelerine. Onlar için Adalar’ın dışında hayat akmıyordu, ilk fırsatta soluğu burada alıyorlardı. Birbirine kıvrılarak denize çıkan yollarda, yeşile çalan mimoza ağaçlarının gölgesinde yürüyüş yapıyor, yorulunca faytona binip evlerine dönüyorlardı.”
“Birini arkanda bırakıp gitmek ne zordu. Göğüs kafesini sıkıştıran ağırlık hafiflesin diye kestirme yollardan eve yürümeye koyuldu. Kara iri gözlerle karşılaşınca irkildi. Bir iki adım geri çekildi. Adam, korktuğunu görünce elindeki kâğıtları gösterdi. Adamın kâğıt toplayıcılığı yaptığını fark edince bir oh çekti. Gülümseyerek “Kolay gelsin,” dedi. Aniden önünden “tır, tırr, tırrr” sesiyle bir araba geçti. Bir an kafasını kaldırınca kâğıt toplayıcısının otuz iki dişiyle el salladığını gördü.
Âdem’in “tır, tır, tırrrı” göçmen düşleriyle gözden kayboldu.”
Ayşe Yazıcı – Şık!
“Yine erkenden uyandırıldı. Yine kendi uykusundan kendisi uyanamadı. Zaten yine kendi uykusuna kendisi dalmamıştı. Kendisine ait olmayan kendiliğinin içinde, kendiliğinden gelişmeyen uykulardan apansız uyandırılıyordu.”
“Su içmek iyi gelebilir miydi? Ya da suya anlatmak… Su uyur, bu kadın uyumazdı muhakkak. Ama su ile arasında bir bağ kurmalıydı. Uyanalı beri tek düşündüğü şişman kadının ne zaman susacağıydı. Sus diyemezdi. Bu nasıl bir şeydi ki asıl uyandığında görüyordu en saçma ve karmaşık rüyaları. Kadını uyurken mi dinliyordu yoksa uyanıkken mi, karar veremiyordu. Bildiği tek şey bu uykuların ve rüyaların onu çok yorduğu ve her geçen gün ondan kendisini eksilttiğiydi. Herkes hatta tüm canlılar uyuyarak yenilenirken o tam aksine uyudukça eskiyordu.”
“Oysa çok istekli başlamıştı mesleğine. Hatta epeyce eğlenceli olacağını düşünüyordu. Çünkü her şey parmaklarının ucundaydı. Bir “Şık”a bakardı insanları uyutmak. Ondan geriye sayacaktı ve insanların gizli kalmış bütün acılarını, sevinçlerini, hırslarını, hatalarını, cinayetlerini, beklentilerini, aldatmalarını, sırlarını öğrenecekti. Öğrendiklerini yine sahiplerine satacak ve bundan da gayet iyi gelir elde edecekti. Şişman kadını on seanslık bir terapi ile zayıflattı. Bebekken lunaparka terk edilen kızı, içine düştüğü depresyondan üç ayda kurtardı. Ayşe Hanım’ı babasının ölümü ile yüzleştirdi ama işin bu boyutunu hiç düşünememişti. Bir gün kendini, danışanlarının düşlerini görürken bulacağını hesaba katmamıştı.”
Söğüt’ten Şiirler
Bizi dünyadan kaçıracak koltuğumuz bizden yorgun
Sen ve ben. Ve geçmişimizi yakan tren sesi
Yaşamın bütün hiçliğine karşı camdan bakıyorsun
Ve pencere değil bu artık resim çerçevesi
Çocuklar tamam, duygular tamam herkes almış yerini
Ben bir kolumu feda edeceğim el sallamaktan
Geciktim, kimse sormadan söyleyeyim mazeretimi;
Yolculuğun hayaliyle sarhoş olup baygın yatmaktan
Yedi alarm yedi tekrar ile zar zor uyanıp uykumdan
Geldim kapına ve doğrudur titreyerek girdim içeri
Ayakta kaldım korktum kaçak sanılmaktan
Diyecekler yer beğenmedi kendi yaktı biletin
Rehava Kutsal
Kitapların henüz Çince yazılmadığı zamanlarda
Rahattı uykularım ağrılarım yoktu
Okumayı unuttum sonra konuşmayı
İnsanlar anlamadığım şeyler söylüyordu
Benden uzaktım, sanki bir yabancı
Korkum ürkütücü bir itiraf kadar
Meraklarım vardı hiç gideremediğim
Rakamlarda ve yasaklarda yitirdim
Mehmet Akif Öztürk
Benim doğduğum yerde selfielere toz kaçar
Korkunç masallar gezer atların örgüsünde
Benim doğduğum yerde bütün dağlar straplez
Saçlarımı okşuyor ikindinin fönüyle
Benim doğduğum yerde hüzün kalıcı makyaj
Sıkı takipçisidir türkülerin, gözyaşı
Gecenin örtüsünde bağdaş kurar yıldızlar
Bütünleşik telaşa, hırsa ve cürme karşı
M. Sadi Karademir
Bir sövgü nasıl solur ensede
bir sevgi fasıl kalır masada
bilirim geçeni geçmeyeni
saç ağartan dumanı gördüm
tutuşanı gizlemek için kasket takanları
bir kam öğretisi gibi, elinde külleneni yakı diye süreni…
Kasetlerden sargı sesi, cızırdayanın ezgisi
kadar mecaz katılan gerçeğin
tartılmayan kefesine, dayanmıyor kalp
gün ağardıkça ağrıyor…
İbrahim Daş
O eski rüyada görülen liman
Yelken açıyor içli seslere
Ötüşü doyumsuz kuşlar gibi
Her şeyde
Ama her şeyde
Cıvıl cıvıl insanlık umuyor
Belki de bundan
Bu kara parçası bu şiirsiz mısra
Tanrıya yakın durduğu yerde
Bir acılı ada
Güneş deniz kıyı umursamadan
Sonsuz yalnızlık beziyor
Nazım Payam
Bilmem, 3. Sayı
Bilmem Dergisi 3. sayısına ulaştı. Özgün çalışmalar, çeviri eserlerle kendine has duruşunu pekiştiriyor dergi. İçinde büyük umutlar besleyen emin ellere teslim dergi. Bu umut, heyecanını da hep diri tutacak.
Ali İbrahim Savaş’ın Goethe ve İslâm yazı serisi devam ediyor. Üçüncü bölüm var bu sayıda.
Goethe’nin not ettiği ve her defasında tekrar etmekten büyük haz duyduğu: “Biz, her peygamberi yalnız kendi kavminin diliyle gönderdik ki, onlara (emredildikleri şeyleri) açıklasın…”[3] âyetini, 1819 yılında, genç bir ilim adamına yazdığı mektupta hayranlıkla zikreder: “Allah’ın Kur’an’da söylediği şu şey gerçekten doğrudur: “Biz, her kavme kendi dilince bir Nebi gönderdik.”
“Goethe, 1772 yılındaki Kur’an araştırmaları neticesinde, kendine önemli bir hedef belirler ve bu çalışmalar şaire büyük bir çalışmayı ilham eder; çalışmasını “Mohamet-Gesang”, Muhammed Naatı, olarak isimlendirir. Bu çalışmayla Goethe, Hz. Muhammed’e (s.a.v.) olan hayranlığını en samimi bir şekilde ifade eder ve ona gelinceye kadar, Hz. Peygamber hakkında böyle övgüyle bahseden ne bir Alman şairine ne de Avrupalı bir yazara rastlanır. Bu çalışmanın diğer bir tarafı da Goethe’nin, İslâm’a ne derece yakın olduğunu göstermesidir. Bu eser iki yönden gayet ilgi çekicidir; birincisi, Goethe’nin Hz. Peygamber’in şahsına duyduğu yakın alâka ve hayranlık, ikincisi de ona gelen ve şairin gençliğinde yakınlık duyduğu İslâm dinidir.”
Çisentiler’de Ernest Hemingway Var
Abdullah Enis Savaş’ın Çisentilerinde bu ay Ernest Hemingway’ın Gençlikle Birlikte adlı şiiri var. Şiirin kısa bir tahlilini sunuyor bize Savaş.
“Elimizdeki eser, Hemingway'in "Gençlikle Birlikte"[1] adlı bir şiiri. Eser ilk bakışta, bir çırpıda okunuverecek bir görünümle, kısacık dünya hayatının vücut bulmuş hâli gibi duruyor. Çoğu insanın "en güzel yıllarım" diye tarif ettiği gençlik günlerinin, bir gazetenin gününün geçmesi kadar kolay bir yok oluşla yitirilebileceği duygusuna kapılıyoruz. İnsanın tuhaf bir ironiyle, ömrün hızla tükenişini idrâk etmesinin epey uzun bir zaman almasından, şiirdeki ilk satırlarda gençlik günlerinde uğraşılagelen önemsiz, dışsal ayrıntılardan bahsedilerek yakınılıyor. Hemingway bize, dünyada ne kadar kaldınız sorusuna, bir gün ya da daha az demenin şiirleşmiş bir hâlini gösteriyor. Ve eşyanın çürüyüşünü, mecazî aşkların sonlanışını, içinde bir ışık yakmadığı sürece insanın göğsünde biriktirdiği imajların bir çobanaldatan kuşu kadar zayıf, doldurulmuş bir puhu kadar sahte olduğunu belirtiyor.”
Bilmem’den Bir Hikâye
İbrahim Şenel – Rüya
“Babamın parası mı yoktu da almadı, hiçbir zaman bilemedim. O gün pazartesi idi. Okul da tatildi. Annemin dediğine göre okula gitmeyi çok istediğim için erken yazdırmışlar. İri yapılıymışım. Babam çocukluğumla ilgili şöyle bir Şey anlatmıştı: bir gün hasta olmuşum, ateşim de çokmuş. Beni hastaneye götürmüş. Dediğine göre acildeki hemşireyle tartışmış. Hemşire benim yaşımı sormuş. Babam da “2.5” demiş. Hemşire bir bana bakmış, bir de babama. “Bu çocuk 5 yaşında” demiş. Babam demiş 2.5, hemşire demiş 5. En sonunda babam öfkelenmiş, gözü dönmüş: “Bana bak hemşire, babası bensem 2.5, annesi sensen 5 yaşında” deyip dışarı çıkmış. Neyse devamını anlatmayayım, uzun hikâye. Bundan biliyorum, iri yapılı bir çocuk olduğumu.”
“İçimde fırtınalar kopmuştu. Çocuk yüreğim bir garip hoş olmuştu. Kafamda düşünceler uçuşmaya başlamıştı. Sonunda bir çözüm buldum. Başım balon gibiydi zaten, hayâllerim kafamı doldurmuş ve hafifletmişti. Sanki uçmaya hazırdı. Sadece tutacak bir ipi yoktu. Ambarın olduğu yere gittim. Orada halatlara takılı merdiven vardı. Bütün çocuklar beraberce salıncak yapar sallandırdık. Kendi kendime; tamam balonun ipi de hazır dedim. Salıncağın ucundaki ipi çıkardım ve boynuma taktım. Salıncak gibi kendimi serbest bıraktığımda başım o kızın balonu gibi yavaşça yükselmeye başlayacaktı.
Çizmemiştim balona hayâllerimi, o kız gibi. Ama her Şey kafamın içindeydi ve kafam hafiflemişti.
O sırada bir ses duydum, sabah ezanı okunuyordu. Çok terlemiştim, öyle ki fanilam, üzerine su dökülmüş gibi ıslaktı.”
Bilmem’den Şiirler
Hazan mevsimidir bu eylül akşamlarında,
Bir garip ağlıyor sessizce kederinden.
Sararmış yaprak gibi solmuş ümitlerinden,
Beste yapıyor renkler kederli eserinden.
Rüzgâr her telden çalar, yağmurlar göz yaşları,
Dert çıkar deste deste garibin ellerinden.
Ömrünün hazanıdır, kalbi kırık âşığın,
Dökülür hasreti bütün nağmelerinden.
Ali İbrahim Savaş
ilerledikçe iz bırakır ıslak saçlarım
tersten eser rüzgâr düzeltiyor tüm hataları
üstüme düşen yağmur damlaları bozuyor düzeni
rüzgârın parmak uçları sevindirir gökkuşağını
dilinde bir melodiyle selam verir
yeditepe aşmış poyraz
bırakıyor ardında güneşi
suskunluğunu özlemiş yağmurlar
Zeyran Makaveli
kuş sesi peygamberdir
bense tanrı’nın çiçeğiyim
martı çığlıkları kandırdı beni
güller ölünce ayaklarından asılır
dağlardan denizlerden bir tabut koparıyorum
cildimdeki kıştan bir tabut koparıyorum
gecenin elma’sından tabutlar uyandırıp öylece yatıyorum
gündüzün kitabına limonlu tabut sürüp dilimde eziyorum
Abdullah Enis Savaş
Tabiat Uyarıyor Bizi
Dört Mevsim Dergisi 20. sayısının kapısını Arif Ay ile aralıyor. Önemli bir ayrıntıya dikkat çekmek istiyorum. Arif Ay, günümüzün en önemli yazar ve şairlerinden. Onun yazdıklarını okuyor olmak, hepimiz için büyük bahtiyarlık. Dört Mevsim dergisi de bizleri her sayısında Arif Ay ile buluşturmaya devam ediyor.
Tabiat Bizi Uyarıyor yazısında can çekişen tabiatın sesine kulak vermeye çağırıyor Arif Ay hepimizi. Çünkü hepimizden bir parça olan tabiat, can damarımız olarak nefes alıp vermeye devam ediyor.
“Çocukluğumun bir bölümü köyde yani tabiat ananın kucağında, bir bölümü de Ankara’nın o zamanlar gecekondu semti olan Çukurambar’da geçti. Köyde edindiğim tabiat sevgisini, ağaç sevgisini burada gecekondumuzun bahçesine baharda çekirdeğini yarıp filiz veren zerdali, erik fideleri dikerek sürdürmeye çalışırdım. Diktiğim erikler, zerdaliler meyve vermeye başladığı sırada, gecekondumuz diğer gecekondularla birlikte müteahhitlerin hırsına kurban gitti ve yıkılıp yerine apartman dikildi. Ne ağaç kaldı ne çiçek. O güzelim bahçe araçlara park yeri oldu. Benim tabiat sevgim de o zamandan bugüne katlanarak artarken artık hasrete dönüştü.”
“Tabiat şunu ikaz ediyor insanoğluna: Aşırılıktan vazgeç, az üret ve az tüket! Bu uyarının insanda karşılık bulmamasının tek sebebi Tanrı inancından ve buyruğundan kopuk olmasıdır. İnsanlık şirk çağını yaşıyor adeta. Bernard Shaw şunu der: “Yabanî, tahtadan ve taştan putlara tapar; medenî insan, etten ve kandan putlara.” Böyle bir insan ne kadar medenîdir, bu da ayrıca tartışılır.”
Abdullah Harmancı ile Söyleşi
Abdullah Harmancı ile gerçekleştirilen bir söyleşi var Dört Mevsim’de. Öyküleriyle ve son zamanlarda ardı ardına okuyucuları ile buluşan çocuk kitaplarıyla edebiyat dünyamıza zenginlikler sunan Harmancı, öykü ve çalışmalarına dair soruları cevaplıyor. Sorular Zübeyde Andıç’tan ve Abdurrahman Alkan’dan.
“Yerlilik ne kadar güzelse yerellik o kadar tehlikeli. Yerel kelimeler abartılırsa genel okuyucu kaçar. Bunun bir kıvamı olmalı. Yerel dilin nasıl kullanılması gerektiği edebiyat tarihimizdeki tartışma konularından biridir. Mesela Tarık Buğra bunu çok dikkatli kullanır. Ama abartanlar da olmuştur. Ben abartmamaya çalışırım. Konya ağzına aşina olmayanların da metni anlaması lazım.”
“Kötü öyküler doğrudan mesaj verir. Kötü öyküler tükenmiş formları kullanarak şansını zorlar. Kötü öyküler yazarının duygusal enerjisini bize duyurmaz. Kötü öyküler hissedilmeden yazılır. Kötü öyküler okuruna güvenmez. Kötü öyküler kalbimize dokunmadan gelir geçerler. Kötü öykülerin yazarı, dışsal onaylara odaklıdır.”
“Kanonik dergilere girmeye çalışmak lazım. Bunun yerine ben neden dergi çıkartmıyorum, demek ve alternatif yayınlar üretmek anlamlı değil. Kanonik dergilerin ürettikleri edebiyatı onaylamak ve bu çizgide olmak lazım demiyorum. Ama önce bir “kanon”u yakalamak lazım. Sonra da elbette onu aşmak. Bazen kanonu aşan bir kalem de dergilere giremez. Ama bu çok nadirdir. Şimdi herkes kendini Sevim Burak sanmasın.”
“Yetişkin öyküleri yazarken çocuk öyküleri yazmaya ve yayımlamaya başlamamın sebebi aslında yetişkin edebiyatını üretirken kendimde gözlemlediğim anlatıcılık özelliklerinin çocuk edebiyatının diline uygun olması. Bir de çocuklarla aramın çok iyi olması. Bir de çocuklar için yazarken kendimi çok özgür hissetmem. Bir de… Bir de... Bir de… Böyle sebepleri çoğaltabilirim.”
Cehalet Saadettir
Cehalet ve saadet kelimeleri yan yana çok da gelmez. Fakat konuyu derinlemesine düşününce ve yaşadığımız zamanların cehaletini akla getirince bir zamanların cehaletinde bile nezaket olduğu gerçeğini görebiliyoruz. Güven Zorlu, Öğretmenim Hayat yazısında cehalet kavramına geçmişten günümüze uzanan bir bakış açısında yaklaşıyor.
“Eskilerden bir İngiliz şairin (Thomas Gray – 18. yy), çoğunlukla bu şekilde hatırlanan ama aslı “Cehaletin mutluluk olduğu yerde akıllı olmak aptallıktır.” şeklinde dilimize çevrilebilecek dizesi. Şairin, günümüzde cahilliğin bu kadar prim yapacağını hesap ederek özendirmek amaçlı söylediğini zannetmiyorum. Her çağın alimlerine ilham ve bela olacak kadar cahili var imiştir muhtemelen o dönemin de. Ama en azından yeni kuşak cahillerin bu kavrama aşama kaydettirdiklerini düşünüyorum naçizane.”
“Günümüzün belası Covit mesela… Benim gibi birçok kurbanına, uyumanın öğrenilebilir bir etkinlik (belki de pasiflik) olduğunu öğretti. Yine o çerçevedeki tedbirler sayesinde daha iyi kavradım, iyimserlikle gamsızlık, samimiyetle laubalilik arasındaki ince çizgiye irade dendiğini ve o çizgiyi karakter haritamızda ne kadar belirgin kılarsak omurgamızın o derece sağlam olacağını.”
“Başarı, mutluluk gibi konularda kendinizi yetersiz buluyorsanız onların gelmesini beklemek yerine, bu kavramları kendinizce yeniden tanımlayarak siz onlara doğru gidebilirsiniz. Mutluluğun en sağlam kaynaklarından biri, doğal karakterimize uygun bir yaşam tarzı benimsemektir. Bu da zaten kendini bilmek anlamına gelir, Yunus üstadımızın yüzyıllar önce buyurduğu gibi.”
Türkçenin İmlası
En önemli meselelerimizden biridir Türkçe. Özellikle yara alan Türkçe, bir dermansız dert olarak bizimle birlikte yaşamaya devam ediyor. Bir zamanların billur sesli Türkçesinin böylesine hırpalanması hepimizin meselesi olmalı. Mehmet Mustafa Erdal, Yunus Emre’ye göndermeler yaparak Türkçe üzerine kaleme aldığı yazısı ile Dört Mevsim’de.
“Yunus Emre’nin dilindeki o berraklığı çeşitli nedenlerle bugün kaybetmiş, dil denizini bulandırmış bulunuyoruz. Bulandırmaktan kasıt Türkçenin farklı dillerle kelime alışverişine girmesi değildir elbette. Dünya sahnesinde belli bir yer edinmiş büyük milletler zaman içerisinde diğer milletlerle, medeniyetlerle karşılaşacak ve diller arasında mutlaka alışveriş olacaktır. Bu, eşyanın tabiatı gereği böyledir. Ancak bundan Türkçemizi taklitçiliğin basitliğine teslim ederek kötürüm hâline getirelim anlamı da çıkarılmamalıdır.”
“Dili zenginleştirip geliştirecek olanlar ortaya koydukları edebî eserlerle elbette kurumlar değil, sanatçılardır. Ancak bu, o dilin tek tek insanların insafına bırakılacağı anlamına da gelmemeli, yazım kuralları ve noktalama işaretleri hususunda dileyen dilediği gibi hareket etmemelidir. Türk Dil Kurumu yapacağı çok titiz bir çalışmayla bu konuda doğru ölçütü ortaya koymalıdır ki karmaşaya mahal verilmesin, işin doğrusunu merak edenler de bu ölçüte bakarak sözlerine çeki düzen verebilsinler.”
Yol Arkadaşları
Yazarların yol arkadaşları vardır. Beraber yürüdükleri ve yoldaşlık ederek cümleleri çoğalttıkları arkadaşlarıdır bunlar. Abdurrahman Alkan yol arkadaşlarını yazmış.
“Ömer Seyfettin’le başladı yolculuğumuz. Kaşağı’da Hasan’ın acısını paylaştık. Kimi zaman “Mıstık”a bazen de “Pembe İncili Kaftan”ın kahramanına hayran olduk. Bir devirdi, geçti.
Sait Faik’i keşfettik “Son Kuşlar” ile. “Yazmazsam deli olacaktım.” diyen bir yazarın dünyasında gezindik öyküler boyunca.”
“Her eylülde Mustafa Kutlu’nun yeni kitabını bekledik yazlar henüz kışa çevrilmeden. Bir bakmışız hikâyenin sonundayız. Sahi, ne çabuk biterdi ustanın kitapları.”
“Dokuzuncu Hariciye Koğuşu”nda tanıdık içli, gururlu bir çocuğun sonu gelmeyen aşkını ve insanın ruhunda gezen düşüncelerin satırlara nasıl döküleceğini.
Cahit Sıtkı’dan yaşama sevincinin ve mutsuzluğun birbirine karıştığı şiirler okuduk.
Dört Mevsim’den Bir Öykü
Zübeyde Andıç – Dar Vakitler
“Bekledikçe uzayan günlerin ağırlığında kayboluyorum.
Kavruk tenli, kara gözlü bir çocuğun nasipsiz bekleyişi büyüyor içimde. Gündüzden kalma sığ gülüşlerde kaybetmişken yüzünü, yeniden bulma derdine düşüyorum her akşam. Zamansız gelen uyku karşı konulmaz cazibesiyle gezinirken göz kapaklarımda, uyursam unuturum endişesiyle çırpınıp duruyorum bir süre. Uyusam, uyansam ve unutmasam uykudan önce dilime doladıklarını…”
“Günlerce, haftalarca bekliyorum seni. Ama sen hep olmadık zamanlarda geliyorsun. Kimi zaman dolmuşta kimi zaman hastanede kimi zaman da en kalabalık hâlimde… Şöyle çayı kocatmadan içmeye başladığım geniş zamanlı gecenin başında bana bir işaret versen, beni koltuktan kaldırıp masaya oturtsan ya. Sonra keşfedilmemiş kelimeler versen bana, ben de yeni cümleler kurup bir kilim gibi sersem önüne.”
“Dar vakitlerde geliyorsun. Lâfı ortaya atıp zihnimi bulandırınca da kaçıyorsun. Haydi, çık işin içinden çıkabilirsen! Tek bir kelimeye nice anlamlar yükleyen dilim, dönmüyor işte böyle zamanlarda. Her şeyi bırakıp seninle kozlarımı paylaşmak istiyorum, bizim dışımızdaki hayatın figüranları izin vermiyor. Onları bırakıp sana geldiğimde de hep bir naz, hep bir naz!”
“Lütfen bana öyle olur olmadık zamanlarda gelme! Gece gel, gece iyidir.”
Dört Mevsim’den Şiirler
Bu şehrin bütün yolları tanır beni
uykumu bölen korkulardan sonra
zamansız döküldüğüm bulvarlarda
iliklerime ve paçalarıma işleyen
mevsimsiz yağmurlarda arşınladığım
bu şehrin bütün yolları tanır beni
Bu şehrin bütün duvarları tanır beni
ağrılar saplanmış başımı
tüm yalnızlığımı yüklediğim yumruklarımı
meraklı bakışlar arasında vurduğum
bu şehrin bütün duvarları tanır beni
Mehmet Yıldız
Kara baykuşlar konar evlerin tenhasına
Çınlar kulaklarda mütevekkil bir yankı
Söz biter, akrep susar, kırılır yelkovan
Perde iner gözlere, kapanır demir kapı
Cepsiz bir patiskada kaybolur zaman
Usulca bir körlük düşer kuyulara
Tamamlanır sa’y kapılar arasında
Bir İsmail nasibi Hacer telaşında
Abdullah Çömez
Sessizce toprağa karışan geçmişlerden
Petrikor kokar gibi..
Elleri çamura karışan çocuklardan
Bir zamanlar günahlar akar gibi..
İzahı olmayan yaşanmışlıklardan
Bir kumdan kale gerek
Saklamak gerek, saklamak..
Petrikor kokan zamanlardan
Perilerin ormanlarından
Masallardan ve oyunlardan
Bir kalem şiir çıkmaz bana
Uzakça gidilen zamanlardan
Medine Bal
Kardelen’den Yunus Emre Dosyası
110. sayısında Yunus Emre dosyası ile okuyucularına ulaştı Kardelen Dergisi. Milli konulara olan hassasiyetini her sayı özellikle kapağa çekerek okuyucunun düşünce dünyasına önemli mesajlar gönderiyor dergi. Olması gereken de bu. Dergilerin bir görevi olmalı. Sadece yazı ve şiir yayınlamak çok da önemli bir maharet değil. Düşünce dünyasına etkiler bırakacak dergilere ihtiyacımız var. Kardelen bu dergilerimizden biri.
Yunus Emre Dosyası’ndan altını çizdiğim satırları paylaşacağım.
Ali Erdal – Bizim Yunus
Yunus Türkçeyi çok iyi biliyor ve kullanıyor. Âdetâ şiirleri eski Türkçe’nin, gününün Türkçesi’nin müzesi gibi... O günün Türkçesi’nin özelliklerini bazı şiirlerinden çıkarabilirsiniz. Bazılarının diyorum... Çünkü bazıları da gelecekte Türkçe’nin varacağı seviyenin şiiri... Bu uzun bir konu... Çeşni olsun diye sadece birkaç örnek:
“Ne bilmegün bilmekdürür,
Ne gülmegün gülmekdürür,
Son menzilin ölmekdürür
Duymadınsa aşktan eser.”
Derviş Yunus yalan yanlış söyleme; bir Molla Kasım gelir ve seni sigaya çeker... Aklı başından gidiyor adamın... Onun, şiirlerini ele geçirerek sigaya çekeceğini, belki yırtıp atacağını biliyor... O gün her münevveri, şiirin vezin ve kafiyesi hakkında, şiir yazmasa bile bilgi sahibidir. Öyleyse şiirdeki şu incelikleri görmüş olmalıdır:
“Ben dervişim diyene
Bir ün edesim gelir
Tanıyuban şimdiden
Varup yetesim gelir”
Kadir Bayrak – Aşıklar Ölmez
“Bilmeyen ne bilsin bizi;
Bilenlere selâm olsun.”
Diyen Yunus, bizim için bir nimet, bir derya. Orta Asya’da gönlüne yeni bir aşk düşen Müslüman Türk, alnına hayır işlenmiş atların üzerinde Anadolu’ya geldiğinde iki meseleyle yüzleşmek zorunda kaldı. Bugüne kadar ona mesafeleri küçülten, geniş toprakları vatan yaptıran, devletler yıkan, devletler kurduran aksiyoncu kimliği, iman ettiği yeni dinin tefekkür ve derinliğine uyum sağlamalıydı. İkincisi de, yine aksiyoncu kimliğinin tezahürü, emir yüklü kelimelerden müteşekkil diline zenginlik ve işlerlik kazandırmalıydı.
Büşra Doğramacı - Çiğ İdik Piştik Elhamdülillah
Bir Yunus vardır ki Yunustan içre, Yunustan öte, Yunusun içinde ama kendi içinde Yunusu dışlayan. Öyle bir Yunus vardır ki geçmişten gelip beni kucaklamış, yüzyıllar aşıp sana öğüt vermiş bize yol göstermiş Yunus. Şimdi düşünelim kaç tane Yunus tanıdık hakkaniyetle, kim Yunus okudu şimdiye dek yahut okudu ve anladı anlattıklarını tam mânâsıyla. Yozlaşmış dillerimiz mi mâni buna yoksa yozlaşmış yüreklerimiz mi? “Dünyayı kelimeler ve fikirler değiştirir.”Aslında aynı durum kalbimiz için de geçerlidir. Çünkü bir kelime bir fikri ve güzel bir fikir de bir kalbi iyileştirebilir. İşte tam da bu yüzden yozlaşma kavramı dilimiz ve yüreklerimiz için isabetli bir kelime halini alıyor. Oysa Yunus bize en güzelin örneğini vermişti sade bir dilin ve saf bir yüreğin sırrını açık etmişti. Yunus olmak çöllerin en büyüğünde okyanuslar dolusu su görmekti, kendini unutup kendinden geçip bir kum tanesinde aşkı bulabilmekti.
M. Nihat Malkoç – Hayata Yunusça Bakmak
Yunus bir çağlayandır. Sonsuzluğun kıyısında bir okyanustur. Suları, susuzlara âb-ı hayat olmuştur. Canlar canını bulunca hiç düşünmeden kovanını yağma edendir. Gönül bahçelerinin en nadide çiçeğidir. Göklerde uçan bir kartaldır. Bulutların taşıyamadığı sudur. Güllerin tenhasında bülbülce şakıyandır. İnsanlığa kardeştir. Dövene elsiz, sövene dilsizdir. Yunus, zirvesine yaklaştıkça uzaklaştığımız hissine kapıldığımız bir dağ şahikasıdır. Zira o, buzdağının sadece görünen kısmıdır. Onun gerçek büyüklüğünü anlamak, kendisine ancak gönül gözüyle ve basiret nazarlarıyla bakanlara nasip olur. O; Hoca Ahmed Yesevî'yle başlayan, Hacı Bektaş Veli'yle devam eden tasavvuf mektebinin şöhretli muallimlerindendir.
Yunus Emre irfan ve ahlâk öğreten, bu kavramları bütün haşmetiyle içselleştirmemizi sağlayan mukaddes ve muazzez bir mekteptir. Yolu sevgi ve hoşgörüden geçen herkes Yunus Emre mektebinin talebeleridir. Bu mektebin sonu yoktur. İnsanoğlu doğumuyla birlikte bu sevgi mektebine kaydolur, ancak son nefesiyle birlikte buradan mezun olur.
Mâzisi Olmayanın, Müstakbeli De Olmaz!
Hâlis Arlıoğlu, günümüz olaylarından geçmişe uzanan mukayeseli bir yazı kaleme almış. Geçmişle bağımızı sıkı tutmak gerek. Yerli ve milli denilen değerlere sahip çıkmak kadar bu değerleri yok etmeye çalışanlara gerekli tepkiyi koymak da bir erdemdir. Arlıoğlu bu konulara dikkat çekiyor yazısında.
“Ülkede yaklaşık 90 yıldan beri siyasî bir yapı; ilkeler, inkılaplar, devrimler ve Kemalizm maskesi altında tarih, kültür, edebiyat, ecdad, mazi ve inanç düşmanlığı yapıyor. Karşı kesimin, acziyet, pasiflik ve pısırıklığı sayesinde başarılı da oluyorlar. Son günlerdeki tezviratları, iftira, tahrik ve kışkırtma olayları bunu gösteriyor. Ülkenin maruz kaldığı sel ve yangın felaketine sevinip zil takıp oynuyorlar. Oysa zulüm alude olan bu zihniyeti susturmak için çok sayıda tarihi bilgi, bulgu, belgeler var. Fakat bu zulümleri değerlendiren ve halka anlatan şuurlu bir kesim yok.”
“Eğer bugün İslâm toplumunu ve özellikle ülkemizi her alanda sarmış olan ve günden güne yaygınlaşan bir kötülük varsa bu, Müslümanların o görevini gereği gibi yapmadıklarının çok açık bir örneği ve çekilenler de işte o zilletin bir sonucudur. O yüzden suç; inanç düşmanı şerirlerde değil, pasif, pısırık, öyle bir derdi, tasası olmayan sözde Müslümanlardadır.”
“Bu müfsit ve müptezeller, düşman oldukları iktidarın sağladığı lüks ve ihtişam içinde o yıllardan (1930-40) daha azgın ve kudurgan bir şekilde inanç ve millî irâdeye saldırmaktadırlar. Şimdi onları kızdırmamak, üstümüze saldırıp şirretlik yapmasınlar diye yapılan bunca hakaretleri sineye çekince ıslah olup topluca taraf değiştirerek Müslüman mı oluyor ve nedâmet mi getiriyorlar!? Devlet ve millet için en büyük tehlike, suçlular ve müfteriler için gösterilen zafiyettir! DP İktidarı ve A. Menderes böyle yıkılmıştır…”
Sinan Ayhan ile Söyleşi
İlkay Coşkun, Sinan Ayhan ile kitapları bağlamında bir söyleşi gerçekleştirmiş. Altını çizdiğim satırları paylaşacağım.
“Kendimi şair, hikâyeci, roman yazarı olarak hissetmedim. Genel anlamda bir yazarlık merakı var üzerimde; lâkin kendimi daha çok düşünmeyi öğrenen biri, derin düşünmenin yollarını arayan biri olarak gördüm. Gençlik yıllarından beri “tefekkür adamı” olmanın yollarını aradım, hâlâ da arıyorum. Bir şekilde “tefekkür adamı” olmak için yetiştirildiğimi düşünüyorum. Henüz öyle bir sıfatım yok, ancak Allah ömür verir de son eserimi yazıp son noktayı koyduktan sonra, bana dair Türk Milletine ait irade böyle bir hükme varırsa, o zaman o sıfata kavuşabilirim, bunu da çok isterim…”
“Afrika, mazlum coğrafya ve bütün mazlum coğrafyaların temsilcisi, sembolü… Mazlumlar için kalbi yanmayan insan olmasın… Afrika’da yapılan bir belgesele rastlamıştım; bizim belgeselci Afrikalı bir yaşlı adamı dinliyordu; bir ara yaşlı adam şöyle sordu: “İstanbul, kimin başkenti…”; bizim belgeselci donup kaldı; keza ben de öyle; belli bir süre sonra yaşlı adam kendi sorduğu soruya şöyle cevap verdi: “Sanmayın ki orası sadece sizin başkentiniz, orası aynı zamanda bütün mazlumların başkenti, yani bizim de başkentimiz…” Bu sorunun tarihi sorumluluğunu da hissederek yazıldı “Afrika: Kurutulmuş İnsan Gölgeleri” ve bize ait bir vebali göstermek için de yazıldı bu kitap. Zaten içindeki mücevherlik acı da bundan.”
“Okumaya başladığım günden beri aslında bana nezaret eden bir kalem sahibi, bir mütefekkir var; o da Üstat Necip Fazıl… Ben onu bir kere dahi görmedim, o da beni görmedi; ama kitapları sayesinde sanki doğumumdan itibaren görüşmüş olduk. Beni mutlak ölümlerden alıkoyan hep onun kitapları oldu. Onun kitaplarından bana kalan öz, bir şekilde beni yanlışlardan korudu; hakikat ile yalanı ayırma becerisi verdi; okuduklarımda beni derinleştirdi; benim için sıkıntılı günlerimde kimse yokken o vardı. Onun kitapları benim için anlatabileceğimden önemlidir ve her birinin üzerinde bir sır kıymeti vardır. O sırrı da daha fazla bir şey söyleyerek tavsatmak istemem… Üstat Necip Fazıl, benim sırrımdır.”
Kardelen’den Bir Öykü
İlknur Eskioğlu – Beyaz Mendil
“Bir Kurban Bayramı sabahıydı. İkra, evin içindeki telâşlı ve heyecanlı koşuşturmaların sesiyle uyanmıştı. Gün aydınlanmıştı. Odanın içine, perdenin açık kalan kısmından güneşin ilk huzmeleri süzülüyordu. Bu huzme, İkra’nın geceden hazırlayıp gardırobun kapısına astığı kırmızı tulumunun yakasındaki incilere ve beyaz ışıklı ayakkabısına yansıdıkça göz kamaştırıyordu. Bugün bayramdı. Çocuklar erken kalkmalıydı. İkra’nın babası ile abisi bayram namazından sonra evlerinin bahçelerinde kurbanlarını kesecekler, kurban kesildikten sonra annesi kahvaltıya kavurma hazırlarken İkra da anneciğine yardım edecekti.”
“Sevdiğinin adını mendile işleyen, mendilin kenarlarına da elvan çiçekleri yapan genç kızlar, evlenip barklandıklarında sevdâlarının hikâyesini çocuklarına anlatırken, sandıklarından işlemeli mendillerini çıkarırlarmış.”
“İbrahim, üniversiteye başladığı yıllarda hoşlandığı bir kıza Mendilli köyünün, mendil âdetiyle babası gibi cilve yapmaya kalkmış da mendilin ucunu yakayım derken mendil birden tutuşuvermiş, üstelik elini de yakmış. Rezil olduğuna mı, üniversitede adı “beceriksiz Mendilli” kaldığına mı yansın!”
Kardelen’den Bir Şiir
Dünyanın mavisini
Cebinde taşıyan balıkçı
Bir avuç denizi
Gökyüzüne katan balıkçı
Senin cebinde daha ne umutlar
Çocuk hayallerine giden
Oyuncaklar vardır
Alın teri gömleğini yıkayan
Yıkılmaz balıkçı
Her gün kaleni kurarsın denizle
Gökyüzünün ortasına
Yalnız balık olmaz heybende
Biraz da mavi tutarsın
Sana sarılan çocuğuna
Biraz deniz kokusu bulaştırırsın
Biraz da gökyüzü
Nemli boğuk sesinde
Kuş şarkıları vardır
Derin bakan gözlerinde
Güneşin mızraklanan ışığı
Özkan Aydoğan