Bir kez okuduğu kitabı ezberleyeni var...

Onlar nasıl bir hafıza sahibiydi öyle! Devr-i Kadim’in son büyüklerinin resmi geçidine Abdülhamid Ahdar dikkatleri celbediyor.

Bir kez okuduğu kitabı ezberleyeni var...

Bir ulu ağaç önünde toplanmış cümle ahali. Demişler ki bu ağaç kurumuştur, artık kesmek icap eder. Halbuki o ağacın dallarında bin bir çeşit meyve var. Üstelik yeni olgunlaşmış, taptaze meyveler. Bir semavi sofra gibi kendilerine uzanacak elleri beklemekteler. Bu ağaca kurumuştur demek hezeyandan başka ne olabilir? Belki gaflet, belki de husumet. Kurumamış bir ağacı kesmek ise ancak cinayettir. Ne yazık ki bu cinayet işlenmiş, devran dönmüş, katiller ruz-u mahşerde kurulacak mizana, adl-i ilahiye havale olunmuştur. Yani meselemiz intikam değildir. Meselemiz şudur ki, maktulün yakınları, akraba ve hısımları, hatta öz evladı olan bizler artık o ağacın gölgesinden yoksun, meyvesine hasret yaşamaktayız. Neyi kaybettiğimizi yavaş yavaş unutsak da kaybımız kaybolmuyor. Bu cinayetin sebebi her ne olursa olsun biz, kendi medeniyet ağacımızı kurumuştur diyerek kesen, üstelik de bunu, muasır medeniyet seviyesine ulaşmak adına yapan bir anlayışın ceremesini omuzlayarak yaşıyoruz. Böyle yaşamak çok zor ama, bizim imtihanımız da bu olsa gerek.

Kestiler o muhteşem ağacı

Bize daha ilk mektepten itibaren, inkılaplardan önce ilim ve tefekkürde ne kadar geri kalmış olduğumuz ezberletildi.  Devlet-i Âliye ile birlikte, hatta daha da önce, medreselerimiz ve tekkelerimiz çökmüştü. Artık ilim ve tefekkür ehli nesiller yetiştirilemiyordu. Bu köhne müesseselerden ve müfredatından kurtulmamız şarttı. Onların yerine üniversiteler, akademiler, Batılı ülkelerin müfredatını takip eden mektepler alınca ilim ve medeniyette terakki edecektik. Böylece çağdaşlaşma ve Batılılaşma arzusu ile inkılapların en keskin kılıcı, köhnemiş ve kurumuş (!) medreselerimizin, tekkelerimizin boynuna vuruldu. Halbuki bugün geldiğimiz noktada, basiret ve vicdan ile, bu müesseselerden yetişen son nesle baktığımızda, hayretler içinde kalıyoruz. Çünkü o dönemde kurumuş denilen ağaçtan öyle meyvalar yetişmiş ki, böyle meyva veren bir ağacın ne dalları, ne gövdesi,  ne de köklerinin kurumuş olması mümkün değildir. İşte devr-i kadimin iftiharla yad edilmeyi hak eden son neslinden ve eserlerinden sadece bir kaçı;

25 senede biten İhya tercümesi

Sultan II. Abdülhamid Han devri ulemasından Mardinli Yusuf Sıdkı Efendi, Bursalı Mehmed Tahir Bey’in ifadesiyle zülcenaheyn olan alimlerimizden. Bu ifade iki kanatlı anlamına geliyor ve Sıdkı Efendi’nin hem zahir hem de batın ilimlerine vukufiyetini anlatıyor. Mardinli Yusuf Sıdkı Efendi, devrin en itibarlı müderrislerinden olduğu gibi aynı zamanda Nakşibendi ve Kadiri meşayıhından. Sultanın hususi emriyle Gazali’nin İhya’sını tercüme ve şerh etmeye başlıyor. Tam 25 sene gece gündüz bu eserle meşgul olan Yusuf Sıdkı Efendi, bu çalışması esnasında gözlerini kaybediyor ama yine de bitirmeye muvaffak oluyor. “Mesir-ü Umum’il Muvahhidin Ala İhya u Ulum id’Din” adlı dokuz büyük ciltlik bu muazzam çalışma, Cihan Harbi’nin başlaması sebebiyle basılamıyor. Bugün bu muazzam eserin tek yazma nüshası,  İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi Türkçe Yazmalar Bölümü’nde muhafaza edilmektedir.

Ulemanın hayatları bu kitapta

Mardinli Yusuf Sıdkı Efendi’nin oğlu Ebu’l Ulâ Mardin, her sene Ramazan ayında Halife’nin huzurunda tertip edilen ilmi münazara toplantılarına, muhatap sıfatıyla katılan ulemanın hal tercümelerini “Huzur Dersleri” adlı 3 ciltlik çalışmada toplamıştır. Bu eser, Devlet-i Âliye’nin son ulema kuşağının unutulmamasını sağlamıştır. Büyük fıkıh ve hukuk alimlerimizden olan Ebu’l Ulâ Mardin, cumhuriyet devrinde de önemli hizmetlerde bulunmuştur. Batıdan ithal edilen kanunların, tercüme ve düzenlenmesi sürecinde, ithal hukuk kavramlarını İslam Hukuku kavramlarıyla karşılayan bir hukuk dilinin kurulmasını sağlamıştır. Onun sayesinde inkılaplar devrinde en az değişen şey hukuk dili olmuş, böylelikle ithal kanunların içtimai bünyemizde sebep olacağı muhakkak tahribatın etkileri asgariye indirilebilmiştir.

Mecelle ve şerhi

Ahmet Cevdet Paşa’nın riyasetinde hazırlanan Mecelle bir hukuk şaheseridir ve hakkında söylenecek çok söz vardır. Ancak en az Mecelle’nin kendisi kadar değerli olan Hocazade Küçük Ali Haydar Efendi’nin “Dürer’ül Hukkam Şerhu Mecellet’ül Ahkam” adlı Mecelle şerhini, son devrin şaheserleri arasında zikretmek lazım gelir.

Huzur Dersi muhataplarından Dersiam Üveysi Vefa Erzincani, Maverdi’nin “Edeb’üd Dünya ve’d Din” adlı eserine Minhac’ül Yakin adlı bir şerh yazmıştır.

Büyük âlimlerimizden Ömer Nasuhi Bilmen, 8 ciltlik tefsiri, 2 ciltlik Tefsir Tarihi, İlmihali ve Muvazzah İlm-i Kelam’ı başta olmak üzere bir çok değerli eserin müellifidir.  Ancak onun asıl şaheseri kolay kolay aşılması mümkün olmayan 8 ciltlik Hukuk-u İslamiye Kâmusu’dur.  İlk baskısı İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi tarafından yapılan bu eserin neşri sebebiyle yeni devrin ordinaryüs profesörlerinin duyduğu heyecan ve müellifinin karşısında gösterdikleri saygı, devr-i kadimin, yeni devre karşı ilimdeki mutlak üstünlüğünün delilidir.

Böylesine de pes doğrusu!

Hiç yazılı eser bırakmamasına rağmen, Beyazıt Kütüphanesi İlk Müdürü İsmail Saib Sencer Hazretleri, ilminin ve hafızasının kudretiyle hala yaşayan bir efsaneye dönüşmüştür. Hz. Resulullah’ın (SAV) nübüvvetinden kendi devrine kadar, Devr-i Kadim’in bütün literatürünü, İstanbul’da bulunan bütün yazmaları, daha hiçbir katalog ve liste çalışması yapılmamış iken, üstelik de ismi, müellifinin ismi ve yazıldığı tarih ile birlikte ezbere bilen İsmail Saib Efendi, bu şöhreti hak etmiştir. Medresedeki talebeliği döneminde sadece bir kez okuduğu bir eserin, baştan ve sondan birer cüzü eksik bir yazma nüshasını getirirler yaşlılığında. Yazmada hiçbir kayıt olmadığı halde adını, müellifini ve telif tarihini söyler anında. Bununla da kalmaz, baştan ve sondan eksik sayfaları şifahen ezberinden yazdırır. Daha sonra kontrol ederler,  değil bir harf, bir hareke hatası bile yoktur. İsmail Saib Efendi’nin yakın dostu Millet Kütüphanesi Müdürü Ali Emiri Efendi de bir başka efsanedir.

Elmalılı Hamdi Yazır’ın “Hak Dini Kur’an Dili” adlı muazzam tefsiri, eğer Arapça telif edilmiş olsa idi, müellifinin adı, hiç şüphesiz ancak Fahreddin Razi ve Zemahşeri gibi isimlerle kıyaslanabilirdi. Tefsir ilminde bu derecedeki bir derinliğin müşahedesi göz kamaştırıcıdır. Konyalı Vehbi Efendi’nin tefsiri de son devrin güzide eserlerindendir.

Bu kitap yasaklı

Son Şeyh’ül İslam Mustafa Sabri Efendi’nin sürgün yıllarında kaleme aldığı ve ülkemizde hala yasaklı kitaplar listesinde olan 4 ciltlik “Mevkıf’ul Akl ve’l İlmi ve’l Alemi min Rabb’il Âlemin ve İbadihi’l Mürselin” neredeyse yüzyıldır ülkemize dönüş izni beklemektedir. Son devrin Mısır’a hicret eden alimlerimizden Muhammed Zahid Kevseri’yi, bütün İslam âlemi tanıyor, bir biz hatırlamıyoruz. Mustafa Nureddin Efendi’nin sürgünde Kahire’de kaleme aldığı 40 ciltlik lugatın tek yazma nüshasının, bir Amerikan Üniversitesi’nin eline geçtiğini duyuyoruz uzaktan. Ne çare, devr-i kadim nesli “Ey dil, canı canan dilemiş, vermemek olmaz” deyip gittiğinden beri her kayıp mutattır artık. En azından, Konya Mevlana Asitanesi’nin son postnişinlerinden ve Türk Dil Kurumu’nun kurucularından Veled Çelebi İzbudak’ın, Türk Dil Kurumu Kütüphanesi’nde saklanan 12 ciltlik “Türk Dili Lugatı” kayıp değildir. Bir gün neşredilir diye teselli buluyoruz.

Hadis ilminin bir numaralı kaynağı

Bu listede Babanzade Ahmed Naim Efendi’nin “Sahih-i Buhari Tercüme ve Şerhi”ni zikretmezsek ayıp olur. Babanzade’nin bu çalışmasının ilk cildi, Hadis İlmi’nin kavramları ve tarihsel gelişimi konusunda bir numaralı kaynak olma özelliğini koruyor. Özellikle hadislerin şerhleri ve dipnotlar olarak eklenen haşiyeler birer hazine değerindedir.

İbn’ül Emin Mahmud Kemal Bey’e “Kudemanın görüp asarını biz zevk ettik/ Kudema görmedi hayfa bizim asarımızı” dedirten sadece kendine duyduğu güven değil, belki kendi neslinin kıymeti bilinmeyen değerlerine bir selam göndermek isteği olmalı. Gerçekten de, “Son Asır Türk Şairleri”, “Son Sadrazamlar”, “Son Hattatlar” ve “Hoş Seda” gibi eserleriyle kendi neslini selamlıyor İbn’ül Emin Hazretleri. Mehmet Akif’in Safahat’ı ve Said-i Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı, medeniyet ağacımızın hala taze meyveleri olarak elimizi uzatsak tutacağımız mesafedeler. Bir de Devr-i Kadim’in çürümüş(!) tekkelerinde yetişen Haririzade Kemaleddin Efendi’nin, Bursalı Mehmed Tahir Bey’in, Ahmed Avni Konuk’un, Tahir’ül Mevlevi’nin, Hüseyin Vassaf’ın öyle telif eserleri var ki, bırakın içeriğini, kütüphanede kapladıkları yerin hacmi bile müfterilerin yüzlerini kızartmaya yeter.

Görüldüğü gibi Devr-i Kadim’in son nesli eserleri ile hayattadır. Muasır medeniyet seviyesine ulaşmak ümidi ile kurulan onca üniversite, fakülte, akademi, mektep böyle bir nesil yetiştirememiştir. Yetiştirmesi de mümkün değildir.

Abdülhamid Ahdar

Güncelleme Tarihi: 14 Eylül 2020, 10:23
banner25
YORUM EKLE
YORUMLAR
Mümin Eymen
Mümin Eymen - 9 yıl Önce

Bir bâd-ı semûm ile uçup giden gül yaprakları! Kokunuza, renginize hasret kaldı gönüller!...

ali öztürk
ali öztürk - 9 yıl Önce

sümeyye hanım maalesef baskıları yok, son asır türk şairleri ile som sadrazamlar 20 yıl önce dergah yayınlarında basıldı, diğerleri ise 1950'lerden beri basılmıyor. Ancak sahaflarda bulunabilirler maalesef. Ama dergah yayınlarında ibn'ül Emin hakkında kemalname diye bir biyografi var.

sümeyye
sümeyye - 9 yıl Önce

İbn’ül Emin Mahmud Kemal Bey diye biri geçiyor yazıda. Kitaplarını nereden temin edebilirim acaba, yardımcı olur musunuz

banner19

banner13

banner26