Hece Öykü, 111. Sayı
111. sayısı ile günümüz öyküsünün nabzını tutmaya devam ediyor Hece Öykü dergisi. Öyküye dair aradığımız her şey Hece Öykü’nün sayfaları arasında bizi bekliyor.
Derginin “Benim Öyküm” bölümünü çok önemli buluyorum. Özellikle öykü atölyeleri için bulunmaz bir kaynak. Bu bölümde yer alan yazılar “Benim Öyküm” adıyla kitap haline gelse ne güzel olur. Deneyimleri, çalışma metotlarını okumak özellikle genç öykücüler için yol rehberi olacaktır.
Bu sayının konuğu; Mukadder Gemici. “Yazarlık” kavramından başlayarak kendi yazarlık serüvenine getiriyor konuyu. Tüm detaylarıyla Gemici’nin öyküleriyle yüz yüze geliyoruz. Detaylar ve ipuçları öykülerin anahtarını sunuyor bizlere.
“Yazarlık mesleğinin günlük hayatta izahının zor olduğunu düşünüyorum eğer popüler/meşhur bir yazar değilseniz, bir fehm sahibine rast gelmedikçe elbette. Nadanlardan, nobranlardan bahsetmeyelim şimdi, gönül yorar diyeceğim ama bir ikisinden bahsedeyim de kayıtlara da geçsin madem. İlk kitabım çıktıktan sonra arkadaşın biri -haydi kulakları da çınlasın çın çın çın- “Zaten yazarlar yazmıyormuş, editörler yazıp hallediyormuş her şeyi.” demişti. Ben de “Öyle bir editör bulursan bana haber ver.” diyerek cevaplamıştım.”
“Ben nasıl yazıyorum? Ben zor yazıyorum. Yazarken hep tökezliyorum, düşüyorum, kırılıyor bir sürü kemik, kurgu, kelime ve paragraf, yaralar ve dosyalar kabuk bağlamadan açılıp kapanıyor. Niye yazıyorum? Bilmiyorum.”
“Zor yazdığımdan bahsetmiştim zaten. Oturunca şöyle hadi üç beş sayfa yazayım haline bir türlü geçemiyorum. Günlük iş ve ev telaşları, benim sistemsizliğim, ertelemelerim; küçük sevimli yumaklarken bir araya gelip çığa dönüşüyor, yazının yollarını kapatıyor, masa başına oturmama engel oluyorlar.”
“Roman yazma bahsi ile ilgili olarak bir keresinde Fatma Hanım (Barbarosoğlu), sizin günlük temponuz nedeniyle demişti. Mustafa Bey (Kutlu) ise eh bunu da kader kabul etmek lazım diyerek topu doksana takmıştı. Mukadderat işte...”
Hüseyin Ahmet Çelik ile Bozdünya Üzerine
Hece Öykü, özellikle ilk kitabı çıkan genç öykücülere sayfalarını sonuna kadar açıyor. Söyleşi, kitapları hakkında yazılarla öykücülerin yanında olduğunu gösteriyor dergi. Bu sayı Hüseyin Ahmet Çelik ile gerçekleştirilen bir söyleşi var. Sorular; Rüveyda Durmaz Kılıç’tan.
“İlk kitabın sevinci yerini tedirginliğe, yazarken yakanıza yapışan tereddüt yerini soğukkanlılığa bırakıyor zamanla. Yazdıklarınızda daha iyi gizleniyorsunuz. Kendi ya da başkası olmak geriliminden cömertçe beslenen ilk metinler geride kalırken hayata başka gözlerden bakma imkânını keşfediyorsunuz. Sevinebilirsin Suâda İşte Yalnızız’da içeriden dışarıya doğru baktığımı anlıyorum şimdi, oysa Bozdünya’da dışarıdan içeriye doğru bir yol izlemeyi de denedim sanıyorum.”
“Benden başka kimsenin inanmayacağı yalanlarla, benden başkasını avutmayacağını adım gibi bildiğim tesellilerle ve kimseyi heyecanlandırmayacağı açık olan çabalarla kurduğum, büyüttüğüm “şeyler” ete kemiğe bürünüp öykü diye görünüyor son tahlilde. Kimimizde şiir kimimizde roman olarak göründüğü gibi. Varoluş, yüzleşme, anlamsızlık; öykünün sırtına yükleyemeyeceğimiz kadar ağır mevzular ama isim şehir oynayacak yaşı da geçtik, kelimeler bizi “bugün” hayatla baş edebilme kapısına getirdiyse, gereğini yapmak lazım. Aslında demek istiyorum ki okur haklı.”
Tasavvufla Gerçeklik Arasında Aykut Ertuğrul Öyküleri
Ertan Örgen, Aykut Ertuğrul öykülerini tasavvufla gerçeklik bağlamında ele almış.
“Henüz dumanı üstünde 2000’li yıllar Türk öyküsünde ayrıcalıklı bir yere ulaşacağı gözüken Aykut Ertuğrul öykülerinin şaşırtıcı özellikleri vardır. Bunlar fantastik, tasavvuf, gerçeklik gibi birbirine uzak duran ancak komşu da sayılabilecek yapılardır. Onun öykülerine fantastik denilmesinin aceleci bir yaklaşım olduğu görüşündeki Cemal Şakar, bu şekilde bir yorumun yazarın türe yönelik temel kaygısının görülmemesine neden olacağının altını çizer.”
“Aykut Ertuğrul’un ilk öykülerinde fantastiği arayış “Keyfekader Kahvesi” ve “Karanlık Derenin Laneti”nde kendisini belli eder. “Keyfekader Kahvesi”ndeki fantastiğin sınırı, fal ve “Şimdi, Bir Hafta Önce, Bir Yıl Sonra” biçiminde tasarlanmış zamandır. Aynı zamanda bu ifadeler öykünün üç bölümüdür. Şaşırtıcı ölüm ilki, kahve fincanı vurguları ile başlayan ve on iki yıl öncesine değinip hemen bir hafta öncesine dönülen ikincisi ve ardından da bir yıl sonrasına geçen akış üçüncüsüdür.”
“Türk edebiyatının uzun asırlar yolculuk ettiği bir düşünce ve inanç sistemi olarak tasavvuf, birtakım deruni alametler taşıyan kişi ve olaylara çok bağlıdır. Bunun başlangıçta da vurgulandığı üzere yeni kuşaklarda postmodern imkânlar çevresinde değişik yönelişler zaviyesinden tezahürleri olmuştur. Aykut Ertuğrul’un öykülerinde ise aşina olunan bir sufi anlayış ön plandadır. Onda iç içe geçmiş olay parçaları üzerinden kalbi bir bağlanma söz konusudur. Özellikle tasavvufun keşfe dayalı bilgi edinme, marifet kapısı ve hatta gerçeği görme manasındaki havuzu, yazarda bir yarı uyku hâli “yakaza” durumu olarak anlatıcıya, kahramana yüklenmiş gibidir. Bu postmodernin rüyalı geçişlerinden bir keşif barındırması ile ayrı yöndedir. Psikanalizmin rüya yorumuna ise çok uzaktır.”
“Türk öyküsünün son dönem yazarlarından Aykut Ertuğrul, ilk kitabından itibaren hareket edeceği yönün tematik tarafını belirlemiş görünmektedir. Örneğin “Sır”daki metafizik problem, hem fantastiğe hem inanma boyutlarına yaslanır. “Son Anahtar ve Başka İhtimaller”de bir yığın metinle oynama tekniği kullanmasına rağmen bağlantıyı dindar ve Mevlevi bir kişiliğe yükler. Öykülerin büyük çoğunluğu tasavvufi örüntüler, rüyalar, sesler üzerinden kurgulanmıştır. Bunlar yerli bir fantastiğin dayanakları olarak belirlenmiştir.”
Hece Öykü’den Öyküler
Mihriban İnan Karatepe – Tokatçı
“Yol o kadar tenhaydı ki erkenden çıktığına, daha gideceği yere varmadan pişman oldu. Merdiven başında biraz oturayım da vakit geçsin diye düşündü. Köpeklere vereceği ekmek torbada asılı duruyordu. Sabah serinliği, pörsümüş yanaklarını, dokunmasını istemediği ama yine de boyun eğdiği soğuk bir el gibi okşuyordu. Ürpertiyle tülbendini burnuna kadar çekerek kendi nefesiyle biraz ısınmaya çalıştı.”
“Gitseydi, kalmaya razı olmasaydı Pervin de ablaları da dünyaya gelmezdi. Bu ev, yuva olmazdı. Ama çocuklar… Çok acımasızdılar. Bunu göremiyorlardı. Çocuklarından sonra tek övüncü bu iki katlı ev kalmıştı. Kızları ve kocasının ardından tam da bugün dışarı çıkarken artık kendisinin de onu tümüyle terk edeceğini hissediyordu.”
“Ne kadar zaman geçti bilinmez, bir anda köpek kadının karnına doğru patilerini koydu ve çok şükür başını da kaldırmış oldu. Kendi bedenine geçer geçmez kadın, itiverdi it oğlu iti… Köpeğin içinden çıkınca, köpek havası sönmüş bir balon gibi buruştu. Birbirlerinden yırtılır gibi ayrıldılar. İkisi de nefes nefese, bir yana düştü.”
Emin Gürdamur - Öyle -Bir Masal Buldum Öyle Bir Masal Buldum
“Peyami uyanmayınca bugün dükkânda onu hangi işlerin beklediğini, telefonun hangi ölüden miras kitaplar için çalacağını, ağzına kadar dolu depoyu nasıl boşaltıp yeni kolilere yer açacağını, geçen haftaki toplu satıştan eline geçen parayla acaba Kamil’in maaşını mı yoksa deponun kirasını mı ödemesi gerektiğini düşünmedi.”
“Eline aldığı kitabı ustasından tevarüs ettiği alışkanlıkla havaya kaldırıp indirmedi, yani tartmadı. Sonra koklamadı ki zaten bunu ustasından öğrenmemişti. Kapağında hiçbir şey yazmayan kitabın sayfalarını merakla çevirmedi. Baskı tarihini aramadı, sayfa numaralarını aramadı, müellifin adını aramadı. Bir gün güveler tarafından istilaya uğrayacağını bilen biri tarafından yazılmışa benzeyen kitapta yazılar, sayfaya iyice ortalanmış bir sütun şeklinde dizilmemişti.”
“Süreyya’nın varlığı bir rüya olamayacak kadar hakikatti. Dükkâna girişi, sakince yürüyüşü, ceylanların ağzından çıkan buharı andıran ses tonu, bir rüyaya sığmayacak kadar sahici izler bırakmıştı Peyami’nin zihninde. İyi ama kitap neredeydi? Göğsünde sonsuza kadar sürmesini istediği bir sızı hissetti. Dükkânda masanın üzerinde Süreyya’nın telefon numarası vardı, onu hatırladı. Kahvaltı masasına uğramadan, kuşluk namazı kılan annesinin selam vermesini beklemeden, kadıncağızın birazdan tedirginlik örtüsüyle kaplanacak çehresini gerisinde bırakarak koşar adım çıktı evden.”
“Herkes çıkıp gittiğinde Peyami dükkânda yapayalnız kaldı. Az önce Sabri Bey’in oturduğu sıcak koltuğa kendini bıraktı. Başını iki elinin arasına alıp masalı hatırlamaya çalıştı. Saatine baktı. Dün tam bu saatlerde eve gitmişti. Hızlıca dükkânı kapatıp eve gitmek, yatağına girmek, masalı düşünmek, hayalinde aynı masalın içinde sonsuza kadar gezinmek istiyordu. Hatta bu istekle yanıp tutuşuyordu. Kapıya yöneldiğinde Süreyya’yı gördü. Aynı kıyafeti, aynı çantasıyla karşısında duruyordu.”
Safiye Gölbaşı - Bak Aklımın Perdesine
“Şimdi sen, beni öldü bil deyince ben de öyle bildim. Sonra pırıl pırıl güneşli bir gecede seni mezarından çıkarıp yanıma oturttum. Nazı iyice ele almışsın ama bana hiç yardımcı olmadın. İki yanına iki yastık koydum düşmemen için. Biraz yoruldum ama değdi. Uzun zaman mı olmuştu görüşmeyeli? Değil ya, öyle olsun bakalım. Hadi anlat biraz, nasılsın?”
“Naz bu naz. Nazdan susuyorsun. Öyle olsun, yakışır. Naz sevilenin hakkıdır.”
“Konuşma tabi, dinlen yorgunsun sen, uzun uzun anlattın lisanıhâlinle zaten. Serzeniş değil hayır ciddiyim. Uzak yoldan geldin o kadar, az şey mi? Soluklan, ben anlatırım yine, dinlersen. Başlayayım istersen.
Şimdi sen, beni öldü bil deyince ben de öyle bildim. Sonra zifiri karanlık bir sabahta seni mezarından çıkarıp karşıma oturttum.”
Soner Oğuz – Zevahir
“Ameliyathane kapısındaki tuşlara şifre girildiğine dair seslerden ilkini duyuyorum; sonra iki, üç, dört -belki de- beş. Kafamı çevirdiğimde kapı çoktan açılmış olacak biliyorum. Hem yüzümü dönersem yanımdaki kızaran gözlerimden ağladığımı anlar belki. Pantolonumun sağ cebini yokluyorum dışından. Buruş buruş bir kâğıt hışırdıyor. Para değil. Günü geçen elektrik faturasına dair bir ihbarname bu. Üstündeki son tarihe bakmaya cesaretim yok. Mukadder, bu gece hastanede kalacak nasılsa. Ertesi gün öğlene çıkarız ancak diyordu. Güya odasını süsleyecek, çiçeklerle, rengârenk balonlarla donatacaktım her yeri. Cebimde bir ihbarnameyle bekliyorum kapıda.”
“Ameliyathanenin sürgülü kapısı mekanik bir uğultuyla açılıyor. İçeride paklamışlar çocuğu. Babası, diyorlar; bak kara kızına! Elim ayağım boşalıyor sanki. Cepte beş kuruş yok! Kucağımda bir can. Cepte beş kuruş yok! Kıpır kıpır. Cepte beş kuruş yok! Dudaklarını yalıyor. Cepte beş kuruş yok! Burnu biraz büyük sanki. Cepte beş kuruş yok! Kime çektiyse? Cepte beş kuruş yok! Sanki anlamaya çalışıyor olan biteni.”
“Bankanın giriş kapısının hemen iç tarafında bekliyorum. Elimde bir liste… Sımsıkı tutuyorum. Terden iyice yumuşamış kâğıt. Arkasında bir intihar notu olduğundan kimsenin haberi yok. Ben hiçbir şey anlamadım yaşamaktan, ölmekten anlarım belki, ölmekten anlarım ancak. Mukadder ne çok beklemiştir beni. Şimdiye çoktan acıkmıştır yavrucağız. Koca hastanede aç koyacak değiller ya! Nedense yüzüm gülüyor bir bebeğin doyduğunu düşündükçe.”
Nagihan Şahin- Kırık
“Son günleri Murat’ı ve zavallı Aysu’yu düşünmekle geçti. Abiye bak abiye, benimki hayatımı kararttı, onunki hayatını kurtardı. On yılın kini geçmemiş içinde. Geçmez, ne çok seviyordum Türkçe derslerini, o parmak hep havada, hocam ben cevaplayabilir miyim, hocam lütfen, kızardı bana bazen, bir tek sen misin sınıfta diye, İngilizcem de iyiydi, seksenin altında not almıyordum, kelime yarışmalarını hiç kaçırmıyor, bir o kaldı hevesinden geriye, himmet kelimesini mesela, şimdi kaç üniversiteli bilip de yerli yerinde kullanacak, nerde, son e’yi uzatıyor, elinin birini de sallayarak. Kendinin farkına varıyor, gülüyor, yine o alaylı yarım ağızla elbet, yoksa nasıl katlanır insan bu hayata, yaşlandım ne çabuk, aynı babam olmuşum, şu halime bak. Kendisiyle gülüp alay edişi birkaç saniye sürdü, şimdi gözleri doluyor Sakine’nin. Bu yaşımda niye anama babama benzeyeyim?”
Zübeyde Andıç-Kuşlar, Pıtraklar ve Tıraş Sandığı
“Ömrünü sözlerine gizlediği bir türküdür babam.
Eylülün bir postal darbesiyle henüz zedelenmediği yılların sonuna rastlar o türküyü ilk duyduğum zamanlar. Babam “gülmenin bütün çizgileri silinmiş” yüzünü duvara çevirip hiç tanımadığımız bir yüzün kara gözlerine bakarak hep o türküyü dinlerdi. Sonra da pikabın kapağını özenle kapatır, içten içe suçlanıp otururdu.”
“Kanadı kırık, yaralı bir kuştur babam.
Babamı ne zaman tıraşa oturtsam bir yumru da gelip benim boğazıma oturuyor. Gözlerinin içine baktıkça kaşlarının gölgesinde dondurduğu zamanları görmek için çabalıyorum. Yüzündeki çizgilerin her birinin bir sebebi varsa bu çizgilerden hangisinin sebebi benim?”
“Hikâyesini geç öğrendiğim bir türküdür babam.”
Nadir Aşçı- Kürt Paltolu Maradona
“Şen Kasap tabelasının beş yüz metre kadar ilerisindeki dönemecin başladığı yerde, henüz tamamlanmamış, inşaat hâlindeki on katlı binanın tepesini işaret ediyordu, saçları düz, beyaz tenli delikanlı yanındaki arkadaşına. Daha doğrusu çatıda oturan, iki ayağını senkronize hareketlerle boşlukta sallandıran, kırk, kırk beş yaşlarında görünen, pamuk tarlasından yenice gelmiş bir işçi gibi kara kuru, kavruk adamı gösteriyordu. Çatıdaki adam, aşağıya değil sürekli gökyüzüne bakıyordu. Bir yerden bir haber bekliyor gibi bir hâli vardı. Delikanlı, adımlarının hızını düşürdü. Belli bir yere gelince durdu. Onun hareketlerini takip eden arkadaşı da aynısını tekrarladı. Delikanlının eli, kapüşonlu montunun sol iç cebinde duran telefona gitti istemsizce.”
“Remzi, paltosunun üstten üç düğmesini çözdü ilkin. Aşağıda toplanan kalabalığın durmadan ona bakıyor olmasına tebessüm edebildi ancak. Kalabalığın içinde Gülbeyaz’ı ve iki çocuğunu görmesi biraz zordu. Bunun böyle olacağını bilen Terzi Kemal, Gülbeyaz ve iki çocuğunun yanına gidip biraz daha öne gelmelerini istedi. Belki onları görüp vazgeçerdi Remzi.”
“Rutin iş ve işlemlerin ardından eve getirildi Remzi yine iki polis eşliğinde. Kapıyı Gülbeyaz açtı. Hoş geldin diyebilmişti sadece kısık bir sesle… Akşama kadar konuşmadılar. Çocuklar evin orasından orasına koşup durdular hiçbir şey olmamış gibi. Sanki Gülbeyaz bir şeyler tembihlemişti onlara. Akşam yemeğinden sonra oturma odasına geçti Remzi. Televizyon açıktı. Remzi’nin koltuğa oturmasıyla birlikte ekranda beliren sunucunun ağzından dökülen sözlerle Remzi’nin yüzü kireç gibi oldu. “Çoğu spor otoritesi tarafından dünyanın gelmiş geçmiş en büyüğü kabul edilen Arjantinli ünlü futbolcu Diego Armando Maradona evinde geçirdiği kalp krizi sonucunda atmış yaşında hayata gözlerini yumdu.”
Remzi, arkasına doğru biraz daha yaslanırken, Gülbeyaz, elinde çay bardağıyla çoktan girmişti içeri.”
Nurbanu İnan – Dipsiz Kuyu
“Yeni yeni insanlar tanıdı kadın. Neredeyse hepsini çok sevdi. “Eğer gördüklerimizi yüz üzerinden puanlayacaksak ben hep yüzden başlatırım.” dedi. Gerçekten de öyle yaptı. Karşısındakiler bu puanı düşürmek için ellerinden geleni yapsalar da onun zihninde hep yüzde kaldılar. Bu kaynağı bilinmez sevgisi ve anlaşılmaz anlayışıyla kaç yıl yaşayacağı belli değildi. Herkesin yaptığının ardındaki sebebi görmeye kafayı takmış gibiydi. Elindeki verilere bakmadan hoş görme eğilimindeydi. “Hoş görme” sözünü de sevmezdi. Büyüklenmekti hoş gördüm demek. Anladım denirdi belki en fazla. Tanıdığı herkese kalbinde açtığı yeni bir odacık vardı sanki. O odacık zorda kalmadıkça kapanmazdı. Kadının zihninde hiç eksilmeyen puanlarını görenler istedikleri gibi davranmaktan çekinmediler. O ne düşünür ne hisseder diye bir hassasiyet gösterme gereği duymadılar. Nasılsa o yüce gönüllü biriydi. Bunu görmedi mi diyecek olursanız, gördü. Görmez mi? İnsanların onu kırmaktan çekinmediklerinin farkındaydı. Ama herkesin bir eksiği, bir açmazı, bir çıkmazı vardı. Onun da vardı, hem ne olmuş? Kırılmak herkesin yaptığı bir şeydi, önemli olan bir şeyleri kişiselleştirmeden anlamaktı.”
Mehmet Baynal – Kervandan Kalan
“Bir dağ başında, söğüt ağaçlarının gölgesinde beliren bir kervansarayın mozaiklerle kaplı girişinde soluklandım. Cepheleri oyuk oyuk. Yolum uzun ve meşakkatliydi. Zilhicce ayının son günleriydi. Muharrem hilalini görmek henüz nasip olmadı. Gün boyu açlıktan ve yorgunluktan bitap düşmüştüm. Hafif bir rüzgâr kumları savurdu. Talihsiz ama mutluydum. Hiç olmazsa yaşıyordum. Hemen ardımdan koca bir kervan belirdi. Develerin çıngırak sesleri duyulur duyulmaz açıldı kapılar. Devasa bir kale gibi içerisi. Dikdörtgen surları, gözetleme kuleleri, hayvanlar ve yükler için çepeçevre odacıklarla çevrili iki katlı geniş bir iç avlusu var. Odalar birbiri üstüne inşa edilmiş gibi. Her yan gürültücü satıcılar ve semiz hayvanlarla dolu. Orta yerde bir kuyu, hemen yanında su dolu büyük fıçılar yer alıyor. Develer hemen çömelip kana kana su içmeye başladı.”
“Gözlerimden uyku akıyor, bir kervansaraya atsam kendimi. Hemen kovuğu ve çevresini kolaçan ettim. Şişe hâlâ suyun içindeydi. Sevinçle kılavuzuma sarıldım. Tam işimiz bitip geri dönmek için toparlanırken arkadaşım “Eyvah baskın yedik!” dedi. Homurtuya benzer, boğuk ve çiğ bir gürültü. Siyahlara bürünmüş bir adam atını dörtnala sürerek üzerimize geliyordu. Atlı adama çivilendi gözüm. Panikle saklanacak yer aradık. Arkadaşım sesin geldiği yöne fırlayarak “Eyvah bu bir Moğol casusu!” dedi.
“Nerden anladın?” dedim. “Başlarından tanırım bunları. Baksana burnunun yarısı yok. Başını kazıtıp arkadan örgülü kuyruk yapmış. Bu adamların şakası olmaz,” dedi. Bu beni daha çok tedirgin etti. Casus çok geçmeden ağacın dibine ulaştı.”
Zeynep Sayman –Sadece Birkaç Saniye
“Saç diplerim çok kaşınıyor. Kuaförümden utandığım için kaşıyamıyorum. Ne kendisi ne çırakları başımdan ayrılıyorlar. Üstelik de çok terledim. Hep annemin yüzünden. Ehliyetini yıllar önce halletmiş olsa da arabasını iki hafta önce aldı ve o günden bu yana arabadan inmiyor. Neredeyse bakkala ekmek almaya bile arabayla gidecek. Âdem götürecek beni kuaföre, işim bitince yine o alacak, diyorum. Olmaz, diyor. Ben götürürüm, o alsın. Biricik kızımın mutlu gününde ben elim kolum bağlı oturacak mıyım? Elimden gelse saçlarını da ben yapmak istiyorum ama işte… İkna olmuyor. Ehliyeti var ama pratiği yok. Gelirken girdiğimiz o iki virajdan daha kötüsü olamaz diyordum. Ta ki, kavisli ve uzun bir alt geçide kadar. Takla atmak, önümüzdeki tırın altına girmek, şarampole yuvarlanmak gibi olası risklerin hepsini aynı anda yaşadık. “Anne yavaş!” diye attığım çığlık hâlâ kulaklarımda çınlıyor. Ömrümden ömür gitti. Kan ter içinde kaldım. İçinden çıkamayacağımı zannettiğim karanlık bir kuyu gibiydi. Ama sağ salim çıkmıştık şükür.”
Alemi Kuşatan Ses; Radyo
Türk Edebiyatı dergisinin 584. sayı dosyası; radyo. Belki günümüzde rağbet görmese de bir zamanlar alemi kuştan ses diyebileceğimiz bir yaygınlıkta hayatımızda yer eden bir yârendi radyo. Evlerin başköşesindeki kurumlu hali ile tüm aileyi etkisi altına almayı başaran sihirli kutu. Gelişen teknoloji ile önce televizyonla daha sonra da dijital medya ile bir savaşa girişen radyo, günümüzde nostaljik unsur olmanın ötesine pek de geçemiyor. Şimdi her yanımızı kuşatan dijital ağları düşününce radyolu günlerin bizlere ne kadar huzur verdiği daha iyi anlıyoruz.
İmdat Avşar’ın Hasbıhal’inden
“Bu ayki dosya konumuz, bizlere “büyülü bir ses” ile yeni bir dünya kuran radyo. Şüphesiz pek çoğumuzun hayatında radyonun önemli bir yeri var. Radyo, öyle bir alet ki görsel medya hâlâ ona boyun eğdiremedi. İnternet ise radyoları hem çoğalttı hem de ulaşım alanını genişletti. Bu dosyamızla radyonun ülkemizdeki tarihî serüvenine ve radyonun hayatımızdaki yerine ışık tutmaya çalıştık. Dosya yazarlarımız Sevilay Tunalı ve Çiğdem Işık, radyolu günlerden bahsettikleri yazılarında, 6 Mayıs 1927’de başlayan “ses sarayımız” radyonun tarihçesini anlatıyorlar. İsmail Alper Kumsar “Söz Uçtu Yazı Kaldı” üst başlığını verdiği makalesinde radyo mecmualarını anlatıyor ve radyonun 1970 yıllara kadar hayatımızdaki yerini ve önemini radyo mecmualarından takip edebileceğimizi vurguluyor.”
Dosyada yer alan yazılardan paylaşımlar yapacağım
Sevilay Tunalı, Çiğdem Işık- Radyolu Günler
“1938’de Ankara Radyosu sesini duyurmaya çalışırken, İstanbul’un pek çok ses ve saz sanatçısı da oraya naklolur ve tam anlamıyla susmasa da İstanbul yayınlarına bir kez daha ara verilir. Kurulmakta olan Ankara Radyosunun saz ve ses sanatkârları kadrosu, 28 Ağustos 1938 tarihinde, vazifelerine dört elle sarılarak Ankara’ya gider. Nihayet 1938 yılının 28 Ekim akşamı saat 20.00’de, zamanın en iyi teknik koşullarına sahip modern binasından ilk yayın antene çıkar. Ankara Radyosu yayınlara devam ederken, bu yayınlar İstanbul’dan dinlenemez olunca Matbuat Umum Müdürlüğü durumu değerlendirir ve 1939 yılında Beyoğlu Postanesi’nin ikinci katında yayınlar yeniden başlar.”
A.Yağmur Tunalı –Hayal Tadında Gerçek
“Türkçe bakımından radyonun yarattığı uyanıklık bugün için özellikle dikkat edilecek bir meseledir. Radyoda konuşulurdu. Evet, konuşulurdu. Birine anlatır gibi, sohbet eder gibi veya öğretir gibi konuşmalar yer alırdı. Her birinde gazetede, dergide, kitapta kullanılan dile göre söze sohbet çeşnisi katanlar öne çıkarlardı. Sanırım 1970’lere kadar böyle gelindi. 1970’lerden itibaren, Öztürkçecilik devlette ve tabii edebiyatta, medyada hâkimiyetini pekiştirince yazı ve konuşma tarzı önemli ölçüde değişti. İnsanlar yeni dilin her gün değişen kelimeleriyle konuşamayacakları için yazılı metnin yeni ve değişik mantık kurgusuna kaydılar. O anlayıştaki insanlar radyoya alındıkları için kuru ve soğuk bir anlatım yerleşti. Radyonun etkisi ve etkinliği gitgide azaldı. Çok kimse tam anlamadığı bu metinleri ve konuşmaları duyunca kapattı ve dinlemedi. Yakın zamanlara kadar devlet radyosu halkla temasını bu sebeplerle de büyük ölçüde kaybetmişti. Özel radyoculuğun yaygınlaşmasıyla yeniden bir sıcak dönem başladığını söyleyebilirim.”
İsmail Bingöl -Sözün Gücünü Sesin Büyüsüyle Duyuran Araç: Radyo
“Okumayı ve yazmayı öğrenmeden önce, radyo aracılığıyla tanıştığımız programlarda hafızamızın derinliklerine nüfuz eden seslerdi belki de bizleri edebiyata ve onun dünyasına yönelten, ısındıran… “Ekranın büyüsüne kapılmadan” önce insanımızın hayatında radyonun edindiği yer hakkında çok söz söylenebilir. Radyo programlarının, kulağımız aracılığıyla hafızamıza ve ruhumuza hitap ederek, ses ve müzik yardımıyla kendisini dinleyenleri bazen güldüren, bazen tebessüm ettiren, bazen de hüzünlendiren bazı bölümlerini, aradan yıllar geçse de bugün bile hatırlayabiliyoruz.”
“Bugün bile, gecenin sessizliğinde radyodan süzülen müziği dinlemek ya da bir şiiri, radyo tiyatrosunu dinlemek, bu tiratlara hayat veren bir sesi o yalnızlık içinde duymak, insanı alıp başka diyarlara götürüyor. Yalnızlığına ortak oluyor; arkadaşça, dostça…”
H. Ömer Özden- Bizim Kuşağın Radyosu
“Radyonun bir öğretim ve eğitim aracı olduğunun çok erken farkına varmıştım. Hafta içi her gün mutlaka dinlediğim en gözde programım, “Okul Radyosu”ydu. Sabahçı-öğlenci sistemiyle okuduğumuz için, hatırladığım kadarıyla, öğlenciler için sabah 10.00 ila 11.00 arası, sabahçılar için de 15.00 ila 16.00 arasında Okul Radyosu programı vardı. Hafta içi her gün muntazaman dinlediğim Okul Radyosu programı, tam da okul müfredatına uygun hazırlandığından okuldaki eğitim ve öğretimime çok ciddi bir katkı sunuyordu. Diyebilirim ki en az okulda öğrendiklerim kadar bilgiye de bu program yardımıyla ulaşıyor hatta bazen konuları okuldaki derslerden önce dinleyip bilgi sahibi oluyordum. Bir anlamda okul ve radyo birbirini destekliyor, bilgilerimizin taze kalmasını ve yenilenmesini temin ediyordu. Öyle ki deneyleri bile Okul Radyosundan öğreniyordum. Benim ve sınıfımızdaki birçok arkadaşım için radyo, ikinci bir okul anlamı taşıyordu.”
Ramiz Asker – Radyo ile Düğün
“Ben radyoda çalışmaya başlamadan önceilginç bir olay vuku bulmuştu. Bu olay, radyo yayıncılığı tarihinde hiç duyulmamış bir şeydi. 1970’li yılların başlarında Güney Azerbaycan’da, Tebriz civarında oturan bir dinleyici, Bakü Radyosuna mektup yazar ve özel bir ricada bulunur. Mektubun içeriği şöyledir: “Ben fakir ve kendi hâlinde birisiyim. Malım mülküm yok. Zar zor biraz para biriktirdim, başlık ödedim, geline biraz çeyiz alıp evlenmeye karar verdim. Gel gelelim düğünüme çalgıcı davet etmeye param yok. Lütfen bu konuda bana yardım edin.”
Bakü Radyosu yöneticileri, dinleyiciye para gönderecek durumda olmadığı için ona farklı bir şekilde yardım etmeye karar verir. Düğünün kesin tarihini öğrenerek radyonun üst yöneticileriyle görüşürler. Düğün günü Arapça, Farsça ve Türkçe yayınları birleştirirler ve dört saatlik bir düğün programı düzenlerler. Zaten radyoda yaklaşık her gün yayınlanan “Arzular Konseri” (İstek Konseri) programı vardı. Burada “zahmetkeşlerin”, yani emek adamlarının adları anılarak dinlemek istedikleri şarkılar seslendiriliyordu. Radyoya güya mektup yazarak türlü şarkılar isteyen adamların adlarını genellikle basındaki yazılardan alıyorlardı yoksa kimsenin radyoya özel olarak mektup yazdığı falan yoktu.”
Tanpınar’ın Üniversite Tahsiline Dair Yeni Belge ve Bilgiler
Mehmet Samsakçı’nın Tanpınar’ın üniversite tahsiline dair yazısı bu sayıda da devam ediyor. Tanpınar’ın okul kayıtlarındaki belgelerinden hareketle ulaşılan birçok bilgiye ulaşıyoruz. Hocaları, çalışmaları, ailesine dair bilgiler bu yazıda okuyucuya ulaşıyor.
“Tanpınar’ın şu an İ.Ü. Edebiyat Fakültesi Arşivi’nde mahfuz bulunan öğrenci dosyasındaki ilk mühim belge, en üst kısmında “İstanbul Darülfünunu Edebiyat Şubesine Kaydolunacak Talebeye Mahsus Varaka” ibareleri okunan kayıt belgesidir. Talebenin isminin, babasının isminin, mesleğinin, nerede oturduğunun; aile adlarının yine mezun olduğu mektebin, o mektebe ne zaman kaydolunduğunun, Edebiyat Fakültesine girdiği tarihte nerede oturduğunun, nüfus bilgilerinin (ki bu sayede evlerinin, Sahnenin Dışındakiler’de Elâgöz Mehmed Efendi Camii olarak zikrettiği, Karagöz [Mehmed Efendi] Mahallesi ve Sokağı’ndaki 26 no’lu ev olduğu bilgisini teyit ediyoruz.) ve imzasının bulunduğu (Ahmet Hamdi Tanpınar’ın eski yazılı imzasını da görmüş oluyoruz böylece.) bu belgenin tanzim tarihi, ilginç bir şekilde 1 Teşrin-i Sani 1336 (1 Kasım 1920) olarak görülmektedir.”
“O dönemde Edebiyat Fakültesinin öğrenci devam karneleri, küçük bir cep kitabı boyutundaki yeşil kaplı defterlerdir. Bu defterde, öğrencinin aldığı derslerin hocalarının el yazıları ve imzalarıyla öğrencinin sömestr boyunca fakülteye devam edip etmediği belirtilmektedir. Tanpınar’ın devam karnesinin dış kapağının en üstünde, kurşun kalemle “150 Ahmed Hamdi Efendi” yazmakta, ortada bir çelengi andırır hoş bir çerçeve içinde “Devam Karnesi”, biraz altta da “Darülfünun Edebiyat Fakültesi” ibareleri yer almakta, en altta silik de olsa “Müdavimîne Mahsus” kaydı; iç kapakta ise Darülfünun Edebiyat Fakültesi, 335-336 (1919- 1920 ders yılını ifade eder), İstanbul Darülfünun Matbaası 1335 ibareleri dikkati çekmektedir.”
İbrahim Şahin İle Tehlikeli Estetik Üzerine
İbrahim Şahin ile son kitabı Tehlikeli Estetik üzerine gerçekleştirilen bir söyleşi yer alıyor dergide. Konu; gelenek ve modern. Yani geçerliliğini her zaman koruyan bir hassasiyete dair kitap merkezli bir söyleşi bu. Şahin’in gelenek kavramı üzerine ifadeleri dikkate değer çünkü hızla kirlenen ve yıpratılan kavramlardan biri de gelenek. Neyin ne olduğuna bakılmaksızın gelenek olarak adlandırıldığı zamanları yaşıyoruz. Gelenek ve modern üzerine söyleşide altı çizilecek birçok konu var. Sorular; Enver Aykol’dan.
“Geçen yüzyılın başından beri fikir, sanat ve edebiyat hayatımızda gelenek ve modern hakkında tartışılır. İktidarların tarihle, kültürle ve modern olanla münasebetlerine bağlı olarak bugün de benzeri tartışmalar sürdürülmektedir. Öncelikle neyin gelenek olduğuna ve devam ettirilmesi gerekenin ne olduğuna karar vermek, belki de doğru tabirle, ne olduğunu tespit etmek gerekir. Sorunuzun kaynağı olan metinde, biz klasik Türk edebiyatının dilinde ve muhtevasında gördüğümüz bakış açısından söz ettik. Büyük miktarda tasavvufun belirlediği klasik dünya görüşümüzün özünde, kâinatın birliği hususu vardır. Mesele bu bakış açısının devam ettirilmesidir. Bizde, bilhassa ideolojik edebiyat anlayışlarında, gelenekle günümüz arasında münasebet tesis etmek isteyen kimseler, edebî metinlerin formel yanlarını bugünün diliyle tekrar kurduklarında, geleneği devam ettirdiklerini/ettireceklerini zannediyorlar. Oysa bu konuda kültürün ve medeniyetin özünü inşa eden büyük isimlerin eserlerine baktıklarında, asıl meselenin insana ve kâinata bakış açısı olduğunu ve bu bakışın da temelde, “bir ve birlik” etrafında izah edilebileceğini görürler.”
“Sonuçta fantastik edebiyat da hayal etmenin bir ürünü. Bizde böyle meseleler modayla ilgilidir. On dokuzuncu asır Alman romantizminin fantastikle münasebet kurarken felsefî bir arka planı vardı. Bugünkülerin bir yandan modayla, bir yandan devirle ve bilhassa sinema ile bir münasebeti olabilir. Sanatkâr daima deneyecektir. Tecrübelerimizi takdim biçiminin sınırı yoktur; kaldı ki sanat söz konusu olunca fantastik ile fantezi arasında sınır yoktur.”
“Fikir ve sanat hayatımızı, geçen yüzyıl boyunca, dikkat ederseniz on dokuzuncu asrın sorunları beslemiştir. Galiba sadece bizde ve Rusya’da böyledir. Romancılarımız ve şairlerimiz çoğu zaman aynı zamanda fikir adamı. Onlardan büyük davalarımız konusunda çözümler önermelerini bekliyoruz. Sonuçta, Namık Kemal şair veya romancı mı idi, fikir adamı mı? Necip Fazıl veya Nâzım Hikmet; şair mi, fikir adamı mı? Dramatik bir yoksulluk, manasız kavgaların sebebi, mevcut çoraklıkta görülen birkaç kaynak hakkında kavga…”
Kılıbık-name
Merakla bekler olduk Kılıbık-name’nin yeni maddelerini. Geçmişten günümüze tam bir sosyal bilimler dersi gibi. Değişen bir şey var mı… bunu da düşünmek gerek. Bir maddeyi buraya alıyorum. Devamı dergide. Takip etmekte fayda var.
Abuk Sabuk: Muazzam, muazzez, mübarek hatunların bin düşünüp bir söyledikleri ve içerisine nice mana incileri, nice ibret levhaları, her iki cihanın da esrarını havi nice latifeler gizledikleri müstesna kelâmlarına (=> hikmet) nisbeten, kocalarının cahilane lakırdılarına denir; velev ki dünyanın en mühim mevzusunda sarf edilmiş olsun:
- “Abuk sabuk konuşma herif! Sana mı düştü anangili iftara okumak?! Önce o meymenetsiz biraderlerin davet etsinler de kartaloz zevceleri sofrada önümüze ne koyacak bir görelim.” {Eyüp Sabri, Lezzet-i Hayât der-Kurb-ı Memât}
Türk Edebiyatı’ndan Bir Hikâye
Ayşe Ünüvar – Şeker Leblebi Ağacı
“Saydım. Kırk küsur yıl olmuş. Takoz tuğladan tam üç kat çıkılmış ama sıva vurulmamış. Cam çerçeve kapı takılmamış… Hep inşaat! Oldum olalı, bildim bileli inşaat. Vereseler anlaşamamış öylece yarım kalmış denilirdi… O evin köşesinde buluşur, okula öyle geçerdik… Okul ile bu inşaatın arasındaki boş tarlada bir kaydırak, iki tahterevalli, kırık bir dönme dolap, iki de salıncak vardı. Çocuk bahçesi… Şimdi o bahçedeki oyuncakların yerine ekilen çam ağaçları bir orman oluşturmuş ve göğe kadar uzanmış başları. Gövdeleri de belim kadar kalınlaşmış yani çok zaman geçmiş çok…”
“Amcalar aynı evin kızlarını gelin getirdi. Kızlar anlaşamadı. Kardeşlerdi ama eltilikte yarışı kimse onlar kadar kızıştıramadı… Çocukların, çocuklarının çocukları oldu… Kırdılar vurdular dalaştılar. Kimi hapse girdi kimi mahkemelerde süründü kimi de yıllarca tazminat ödedi durdu…”
“Yaklaştım. Adam! Kepçeyi kaldırıp indiren adam, eliyle uzaklaş diye işaret etti! Uzaklaşmadım. Uzaklaşamadım… Çocukluğum vardı orada. Umutlarım, saklanışlarım, bekleyişlerim ve insanın eşyaya ettiği zulme karşı çıkışlarım… Ta dedim o zamanlardan belliymiş benim eşya ile kurduğum bağ… Sonra bir adam gelip yanımda durdu! Anladı. Sustu ve bekledi… Anılara vedaya gelen birini anlayabilecek biriydi… Zaman akıp giderken değişen şeylerin yanında değişmeyen şeylerin de olduğunu fısıldadı yavaşça…”
Türk Edebiyatı’ndan Şiirler
Kimin kölesiymişim dilim saf, elim yanık
Ruhu samanyolunda, kafdağındaymış teni
Abartılı bir cümle kursam, değil karanlık
Mum ışığında bile taşıyamazsın beni
Çölümde çiçek olur senin bahçendeki kum
Saçını rüzgâra ver külümün rengi sarsın
Bir kaktüse dokunsam dökülür bin bir tohum
Sen beni, abartarak öldüğüm gün anlarsın
Nurullah Genç
Geceleri sabaha dek
Yatağına kor dolan
Yüreği dertten, kederden
Ateş alıp kavrulan
Evlat acısı ile
Sabrede sabrede, sabrı kalmayan
Her gece dağı ovaya, ovayı dağa taşıyan
Ayağı kilitlenmiş, adıma mecali olmayan
Anaya şiir yazamam…
İnsan bu kadar zalim olmaz.
Faik Balabeyli
Çarpışarak çekildi gövdesine
Hanginiz seçebildiniz karaltısını
Yazısı yarım mürekkep balığının
Temize çekecekti o mavi boşluğu
Hanginiz çözebildiniz
Kaynaşan suyun içinde ne sakladığını
Kulağına çalınmıştı yabancı bir ses
Hanginiz duyabildiniz
Gecekuşunun çoktan kanatlarını kapattığını
Bülent Sayak
Yediiklim, Sayı 387
387. sayısına İsmail Kıllıoğlu’nun sanat üzerine kaleme aldığı yazısı ile başlıyor Yediiklim dergisi. Hayatımızda yer tutan ama üzerinde çok da düşünülmeyen bir kavramdır sanat. Sanatın ne olduğuna dair düşünce üretmek yerine her şeye sanat demek artık alışkanlık haline geldi. Bu da gerçek sanat eserlerini gölgeleyen bir boyuta ulaştı. Sanatçının kim ve ne olduğu gibi…
“Eğer sanatı amaçsal (gai, teleolojik] bağlamda irdeleyerek değerIendirmek gerekirse, söz konusu amacın ne olup olmadığı sorunun saklı tutulması kaydıyla, zorunlu olarak, amaç ile sanatın ilişkisi odağının belirlenmesinde; öncelikle, insan ruhunun veya manevi/tinsel dünyasının arıklaşması, temizlenmesi, çeşitliliğiyle zenginleşmesi ve yücelmesi gibi niteliklerin (bir başka açıdan sorunlarını oylumlu bir biçimde göz önünde tutulması gerekebilir. Oluşumu, ortaya çıkışı, varlıkları, kaynakları, etkilenme ve etkileme, işlevleri ve gelişimleri bakımından, açık ya da örtük ilişkileriyle insani bir olgu olmaları itibariyle ahlâk ve dini de benzer bir bağlamda düşünme ve irdeleme imkânı söz konusu edilebilir.”
“Sanat eserini, ipek kozası metaforu temelinde oluşturan sanatçı, aklının, duygularının, isteklerinin, tutkularının, özlemlerinin, acılarının güçlü bağlarıyla kuşatılmış olsa bile, ruhunun sonsuzluğa ağan ışığını eserine yansıtabilmişse, ölümsüzlük niteliğini de yakalamış sayılmalıdır. Onun içindir ki, sanat eserinin oluşturma ya da mecazi anlamda "yaratma” süreci, sanatçının, olgun insana yöneldiği, ruhunun yücelme istek ve tutkusunun, bir anlamda çırpındığı anlardır. Bu yüzden, somut gösterge olarak, herhangi bir kimsenin dış dünyaya yüklediği anlam ile sanatçının onda aradığı, keşfetmeye uğraştığı, bulmaya çalıştığı dünya, varlık, nesne, anlam vb. daima farklılık gösterecektir.”
Zarifoğlu
Haziran, Zarifoğlu’nun aramızdan ayrıldığı ay. İçimizdeki boşluğu her gün daha çok hissettiğimiz muhakkak. Osman Koca, içten bir metinle gönüllere bir Zarifoğlu inceliği gönderiyor.
Beraat Annem telefonda:
“Oğlum, Cihat hasta!”
Sık sık hastalanır Cihat ağabey.
“Hem de çok hasta!”
Ses telleri nasıl da büzülüp titriyor.
Demek ki bu kez durum ciddi.
Gözleri yumuk, parmakları yumruk vaziyette; kirli, damarlı elleri havaya kalkıyor Hayrullah Efendi'nin. Höykürüyor peş peşe. İndiriverecek şamarı okkalı tarafından.
Demeye kalmıyor, dönüyor Cahit ağabey.
Loş koridorda parlıyor siması.
Yeminlen gözleri çakmak çakmak
İns’e nazire ederce hızla kat ediyor makam ve mevkileri. Özel bir okula genel müdür oluyor Aykağan. Yeni çıkacak şiir kitabının hayaliyle yanıp tutuşan Uğurcan, yazlığında inzivaya çekiliyor. Nereden estiyse aklına (Cahit ağabeyin otostop Avrupa macerasından bence) lisansını yükseltmek adına Sicilya’ya gidiyor Yalın.
Her zamanki gibi bir başıma, tek tüfek anlayacağınız, yani yayan halde kala kalıyorum yollarda.
Aylak işsiz ve ancak serazat.
Düşüyor elimden telefon.
Ankesörün dıt dıtlarıyla çınlıyor sokak. Karıncalanıyor önce gözlerim, sonra beynim, daha sonra kalbim, en sonra kendim.
Gidiyor Cahit ağabey.
Bir devin daha devasa mağarasına sığınması ne ise, Cahit ağabeyin de hastane kapısından girişi aynı şey! Kaldı ki bizzat devin kendisi, o. Hem değil mi ki; şiirden şuura erişip mülteciye yanlarını sorguluyor insan, o halde yunmak, arınmak lazım geliyor kötülüğüm her bir şeyden.
Bir Dostu, Bülent Parlaklı Anlatmak
Sulhi Ceylan, Bülent Parlak’ın ardından dostça bir veda yazısı ile dua niyetine Parlak’ı uğurluyor. İnsanın inanası gelmiyor ama ölüm işte tam da bu. İçimize kocaman bir karanlık bırakıyor. Biz aydınlığı bulamadan yeni bir zifirilik çöküyor üstümüze.
“Bülent ile tanışıklığımız 14 yıl öncesine dayanıyor. O zamanlar izdiham sitesinin en parlak dönemleriydi. Üsküdar'da bir çay ocağında tanışmıştık ve birbirimizi görür görmez sevmiştik. Bülent, her zaman ele avuca sığmaz biriydi. Ne zaman, ne diyeceğini tahmin edemezdik. Günün her saati mesaj atabilir, aklına gelen ilginç fikirleri bizle paylaşırdı. Gecenin bir yarısı arayabileceği gibi sabahın köründe de mesaj atabilirdi.”
“Bülent'in samimi ve karşılıksız sevgisini tatmış biri olarak onun erdemli bir dost olduğunun şahidiyim. Tanıyanların da bu şahitliği onaylayacağını biliyorum. “yaşamak çok vaktimi alıyor/ ölümü kanıtlayacağım” dedi ve dediğini yaşadı. Evet ölüm, bize her şeyden daha yakın ve yaş ile hiçbir ilgisi yok.”
Eylem Ve Eylemsizlik Hali Olarak Söz
Sözün gücüne dair yazmış Ömer Torlak. Söz, söz sahibi, güzel sözün insana tesirleri gibi geniş yelpazeli olarak ele almış sözü Torlak. Sözün gücü, sözün güvenirliği, sözün şehveti başlıkları ile ele alınmış konu.
“Yaratıcının yarattığı varlığı muhatap alması, elçi aracılığı ile bizzat kendi sözünü iletmesi ile somutlaşır. Muhataplık noktasında insan muhayyer bırakılır ve kendisine gönderilen hitabın sözlü haline karşılık verme bakımından iradesini kullanarak davranması beklenir. Bu en güzel sözü kendisine iletmede aracılık görevi verilmiş güvenilir elçi tarafından söylenen söze ilişkin etrafındakilerin; “bu söz vahiy mi, yoksa sizin görüşünüz mü?” sorusunu edeple sorması eylemi ise elçi ile bir arada bulunma imkanından yoksun tüm insanlar için öğretici bir kural olarak örneklendirilmiş olması bakımından da oldukça değerlidir. Yine elçinin bunaldığı dönemleri en iyi bilen sözün sahibi olan yaratıcının sözün yaratılanlara iletilmesi bakımından aracılık rolü hatırlatılmak suretiyle, görevini yapmış olacağı ve söze kulak vermeyenler olması durumunda da kendisini üzmemesi söylenir. Sadece bu örnek bile, yaratıcısı tarafından muhatap alınan insanın kendi iradesi ile söze kulak tıkaması, önemsememesi, yok saymasının ihtimaller dahilinde olduğunu göstermesi bakımından önemlidir.”
Sözün Gücü
“Diğer tüm yaratılmışlardan farklı olarak insana verilmiş olan kendisini ifade edebilme yeteneği ve konuşarak anlaşabilme becerisi, bizatihi sözün gücünü göstermesi bakımından önemli olsa gerek. Bizatihi yaratıcısı tarafından muhatap alınan insan güvenilir elçi ile söz üzerinden gönderilen açıklama özelliği dikkate alındığında, sözün ne denli güçlü bir insani özellik olduğu daha kolay anlaşılabilir.
Çevremize şöyle bir baktığımızda, söze olup sözden sakınanlar, sözü propaganda olarak kullananlar, söz söylemekten bilinçli olarak vazgeçenler ile söz - vaat ilişkisindeki hassasiyetten uzaklaşanların ayrı ayrı ele alınması gereken önemli örnekler olduğu anlaşılabilir.”
Tevfik Fikret’in Prometheus'u Ve İsmet Özelin Lady Godıva’sı
Oğuzhan Gündüz, karşılaşmalı bir metin kaleme almış. Tevfik Fikret’in Prometheus'u Ve İsmet Özelin Lady Godıva’sı yazının konusu. Hayata bakışın bir yansımasıdır bu isimler. İnsan, görmek istediğini bir umut aşısı olarak yakınında tutar. Amentü’nün kişinin görüşüne göre aldığı şekil gibi. Herkesin dünyası, amentüsü kendinden özge.
“Promete ve Amentü şiirinde, her ne kadar farklı amaç uğrunda olsa da aynı tipte mitolojik/efsanevî kahramanların kullanıldığı görülmektedir. Sanatçıların fikirleri, emelleri, beklentileri farklı olsa da, bunların gerçekleşmesi için kullandıkları figürler aynı olabilir. Şöyle ki Tevfik Fikret'in simge olarak kullandığı Haluk'un “amentüsü” ile İsmet Özel'in “amentüsü” aynı esaslar üzerine kurulmamıştır. Fakat bu anlamda yararlandıkları mitolojik/efsanevi figürler aynı işleve sahiptir. Bunun en çarpıcı örneğini bu iki şiir üzerinde görmek mümkündür. Tom adlı kişinin Godiva'ya bakması ve onun ilahi adalet veya halk tarafından kör edilmesi olayı mitolojik anlatının bir başka versiyonu olarak karşımıza çıksa da esas olay, Godiva'nın halkı için kendini feda etmesi üzerine kuruludur. II.Abdülhamit rejimini sonlandırmak isteyen Tevfik Fikret Prometheus'u şiirinde kullanırken, tek parti rejimini sonlandırmak isteyen İsmet Özel de Lady Godiva'yı şiirinde kullanmıştır. ‘mısraı ile “ne Godiva geçer yoldan ne bir kimse kör olur” mısraı aynı anlam doğrultusundadır. Bu da mitolojik/ efsanevi figürlerin şairleri farklı düşünmelerine rağmen ortak bir paydada toplaması anlamına gelebilmektedir.”
Yediiklim’den Öyküler
Mukadder Uçar Beyoğlu - Aşktan Öte
“Yazları sıcak ve kurak, kışları ılıman ve yağışlı... Memleketimin ılıman kışına duyduğum özlemle kaldırdım sol yanağımı tramvayın camından. Eldivenimi sıyırıp donmuş yanağını ovuşturmaya gücüm yok. Tipiye dönmek üzere olan karın içime konfetiler yağdıran coşkusuna haksızlık ettiğimi düşündüm sonra, muzipçe ama acı içinde gülümseyerek. Birkaç gün önce ilk defa kar görmüş bir Akdenizlinin masum bir görgüsüzlükle saatlerce karın altında gezmesi, sırılsıklam olana kadar karla oynaması ve manzaranın tadını doya doya çıkarmasının tatlı bir sonucuydu bu acı. Ara tatiller uzun olduğu için dört yıldır bir türlü denk gelemediğim bu kar şölenini kaçıramazdım. Konuşamayacak, ayakta duramayacak kadar hastalanınca öğrenci kontenjanıyla Tıp Fakültesine gidip muayene oldum. Tonsillit diyen hocasını dikkatle izleyen asistan arkadaşımın elime tutuşturduğu reçetedeki ilaçları ve hazır çıkmışken yurtta ihtiyaç duyduğum birkaç yiyecek ve kitabı almam oyaladı. Akşamın bu saati yaz aylarında olsak elbette gün gibi aydınlık ve tramvayın içi cıvıl cıvıl olurdu.
İçeri girdiğimde kafam allak bullaktı. Geceyi geçirdiğim yatağın dayandığı duvarda bir iç kapının daha olduğunu henüz fark ettim. Kapalı kapıyı araladığımda, keskin bir izmarit kokusu kendimi yaktı. Öksürmemek için tuttum kendimi. Usulca içeri girdim. Gerçek rengini tahmin edemeyeceğim kadar kirlenmiş, çoğu yeri eprimiş, eski koltuklar... Yerlere saçılmış gazete belki dergi sayfaları... Tahta bir masanın etrafında gelişigüzel bırakılmış yine tahtadan birkaç sandalye... Duvara dayanmış dağınık küçük bir kitaplık... Ortada izmaritle dolu bir küllüğün bulunduğu siyah bir sehpa ve üstünde yine kağıtlar... Biraz daha yaklaştığım masanın üstündeki büyük çizim cetvelleri, çeşit çeşit kalemler ve... Hayatımda ilk defa gerçeğini gördüğüm bu nesne karşısında az önce içimde beliren o soğuk his bir yalıma dönüşüyor ve yüreğimin derinliklerinden yanaklarıma kadar geçtiği her yerimi yakıyor. Başım dönüyor. Kaçıp kurtulmak istiyorum buradan. İlk şaşkınlıkla geriye doğru adım atarken onun iri gövdesine çarpıyorum. Döndüğümde burun buruna geliyoruz. Hiçbir duyguyu okuyamayacağım kadar renk vermeyen bir gözle bana bakıyor. Ürperiyorum.”
Şifanur Şahintepe - Bilmemece
“Tek şeker atıyor. Uzun uzun karıştırıyor.
Nereye baktığı belli değil ama sanki uzaklar denilen o yerlere bakıyor.
Gidemediği yerin uzağında değil de sanki ait olduğu yerin uzağında. Hala çayını karıştırmaya devam ediyor onun için. Çıkamıyor içinde bulunduğu ânın uzaklığından. Hayale daha yakın. Âna ulaşamıyor bir türlü.
Mücerret
Karıştırmıyor da çayı da ki bir uzaklığa iteliyor.”
“Deli midir, veli midir, bilinmez. Ama çay dağıtan çocuk görmüş, bir ara gözyaşları karışmış çaya. Ah en önemli kısmı unutuyorduk! Giderken bizim çaycıya öyle şeyler söylemiş ki, çocuk hakikatin ağırlığından bembeyaz kesilmiş. İlk defa kalbinin yerini hissetmiş. Ne söyledi diyoruz, anlatmıyor bize. Çok ısrar ettik, çok dil döktük. Mahallenin ihtiyarları toplandık da bir ayağına kapanmadığımız kaldı. Ama anlatmıyor işte. Beni bana öğreten hakikati size söylemem, diyor. Herkes kendi bulsun kendini.
Peki ya ben diyorum, kimim ben?
Tek şeker atıyorum. Çayımı uzun uzun karıştırıp bir yudum alıyorum. Sıcacık çayın içimde yol alışını hissederken, kurduğum hayalle bahtiyar, dağları izliyorum.”
Ayşe Hicret Aydoğan - Sis
“Boynumda bir ağrıyla uyandım. Yaşamın cilveleri ağrılar. İçimde eriyip giden düşünceler yığını. Ve o ağrılar her gece katmerlenir. Her sabah biraz daha büyümüş, biraz daha azgın bir hayvana dönüşür. Her uyanışımda bir parçasını tenime batırır.
Sis, sedir ağaçlarının arasından akıp gidiyor. Yüzünü göremiyorum. Bedenimin her kıvrımında hissettiğim bir tınısı var nefesinin. Yağmur yağıyor, yapraklardan dökülen sular düşlerimi uyandırıyor. Bacaklarımda hissediyorum soğuğu; ıslak, temiz bir esinti yalıyor yüzümü. Dudaklarım aralanıyor, içime çekmek istediğim bir ruh koynumda.”
“Geçip gider ağaç, gider sis, geçer yağmur, geçip gider kadınlar, gider bedenler varoluşumun herhangi bir anında, yaşamın yok olduğu bir zamanda dip diri bir orman besliyorum şimdi. Dişlerim kamaşıyor. Sis, belli belirsiz bir çizgide yaşamın boyutlarını aşıyor. Karışmak için sonsuz bir şiire, iteliyor kendini boşluklara. Elime batan dikenin akıttığı bir damla kana bulanıyor orman, sis kayboluyor, sıcak nefesime çarpıyor bir damla yağmur, dilimde çözünerek bir başınalığımı bırakıyor ardında.
Boynumda bir ağrı ile uyandım. Üşümüşüm. Rüyalar gerçeğin yoksunluğu. Bir orman hatırlıyorum, bir de yoğun bir sis.”
Yediiklim’den Şiirler
Yok başkası değil kendimi bir kılçık
Bir aykırılık bulunca susadım biraz
Olur muydu acaba dikenli tellerle
Çevrili bahçenin dikenli gülleri.
Nurettin Durman
Uzun ve kirli günlerin gecesinde
Bütün yalnızların hatırına
Şiir sarardı çocuklar rüyalarına
Kültürlü bir yanı vardı oysa kedilerin
Özenle koştururduk içimizdeki atı
Kapı çalmadan girerdik örneğin kabristana
Biraz dedikodu
Biraz da şakayla
Hem biz gelmedik mi ta asyadan
Her şeyin tam da ortasına
Belki biraz da oyuna
Bu yüzden dinmiyor ayazımız
Her ne yapsak da
Serdar Kacır
Ses tok çıkınca gong ne ki bu kalbin gürültüsü
Velvelesi yer ile göğün iniltisi dağların iç sesi
Hayır melekleri beri gelsin şer melekleri dışarı
Güz şebnemleri sararan soluğun yeni müjdecisi
Sen konuş ben susayım ben susayım sen konuş
Ya hû
Ya hû
Ali Haydar Haksal
Ben babamı hayal kırıklığından kaybettim
Kum şehrinde yaşamış bir melezdi
Beyaz teni ve mavi gözleri namusunu koruyan
Düşmanların kaçırdığı kadınlar ve yağmaladıkları
Develerden beri
Miskti rengi, aklaştı ve esmerleşti
Eğer tanımıyorsanız kızıl atlılara sorun
Ganimetler dağıtılırken o hep geri durdu
Abdullah Yalın Karadağ
Hiç durmadan dışarı durmadan dışarısın
Ne çok koşuyorsun bakmayıp sağa sola
Değirmenin taşları öğütüyor ömürden
Her gülüş yüzüne bak bir çizik atıyor
Hiç durmadan dışarı durmadan dışarısın
Sen nasıl öleceksin, nasıl öleceğim ben
Dağılan saçlar gibi dağılacak çevremiz
Biz onunla ebedi dostlar olmadık neden
Kapatma perdeleri ay ışığı misafir
Güz güneşi, bahar yeli ve azrail misafir
Ömer Hatunoğlu
Bekleyeni çoğaldıkça yolu uzayan bir ölüdür kalbim
Yüzüm, her gece evine iş getiren cenaze ağlayıcısı
Beni kimse tanımıyor, belki bundan
Bir cesede yakışmıyor gözlerim hala
Sürekli aynı şeyi yazmamı tekrar sanmanızdaki hata
Neye benzeyeceğimin kanıtıyla yaşamamdan
Neye benzetirler beni
Yarış başlamadan çatlayan atlardan
Yalnızca kırılışı işitilen bir kemandan başka
Bünyamin Ayvaz
Ey vaktimizi dirilten, erdir güneşe
Aydınlık gölgelerden bir haber getir
Akşamın toplaması gibi
Suya koşan ceylanlar gibi
Bağla bizi ulvi bir çağa
Mayamızı erit gülden dağlarla
Ey bahtımızı dirilten kavuştur alnı açıklığa
Felah bulmuşlardan bir seher getir
Yeşiller gezdirsin endamımızı
Üç yudumla gökler selam versin
Bizi kuşatsın devrinin son kuşları
Sonsuz merheme doğru tüket sonları
Nazlıhan Durmuş
Mustafa Seçkin’e Rahmetle
Bir Nokta dergisi 24 Mayıs 2022’de aranızdan ayrılan Mustafa Seçkin’i anarak aralıyor sayfalarını. Hocalığı ile Fethi Gemuhluoğlu’na yakınlığı ile bilinen Seçkin’e Allah’a rahmet diliyorum.
Mürsel Sönmez’in Mustafa Seçkin’e Veda Yazısı
“Seçkin” idi Mustafâ , meclis-i Mustafâ’da
Ehl-i hâl idi el-Hakk, mâhirdi ıstıfada
Halka sevgiyle zâhir, gezinirdi hafâda
Rücû etti yârine, şimdi bitmez safâda
24 Mayıs 2022 Salı gecesi vefat haberini aldım Mustafa Seçkin’in. Sevgili “Mustafa Amca”mız zaten dünyalık namına her şeyi terk etmişti ve nihayet “bakiyye-i vücûd”unu da bırakıp aslî yurduna dönmüştü. O ânın, o haber ânının beni zaman ve mekân kavramı dışında bir yerlere götürmüş olmasına şaşmamak gerek. Yirmi yılı aşkın bir süredir Yunus Emre’nin;
Her kime ki dervişlik bağışlana,
Kalpı gide pâk ola gümüşlene.
Nefesinden misk ile anber tüte,
Budağından il-ü şâr yemişlene.
diyerek tanımladığı erenlerden gerçek bir “er kişi”nin gölgesinden mahrum kalmak elbette böyle bir etki oluşturacaktı. Son görüşmemizde “oğlum severek değişecek her şey” diye diye ağlayan ve tüm insanlık için atan Muhammedî bir yüreğin sahibiydi. Bu kadar bir değiniyle yetineyim ve “Göç Güzellemesi”nin haber geldiği an ve hiç düşünmeksizin kâğıda düştüğünü söyleyeyim. Ancak böyle bir “âh” çıkabilirdi. Öyle de oldu.
En ‘Olmadık Zamanlarda’ Gelen Şiirlerin Şairi: Resul Tamgüç
Ercan Ata, yoğun okumalarına devam ediyor. Bu ayın konuğu Resul Tamgüç. “Olmadık Zamanlara” kitabına detaylı bir inceleme yapmış Ata. Bir de şairle gerçekleştirdiği söyleşiye ulaşabilirsiniz Bir Nokta’da.
“Kitap tek bölümden oluşuyor ve kitapta uzunlu kısalı tam kırk üç şiir yer alıyor. Biraz dikkatli incelediğimizde bu şiirlerin, şairin yakın dönem ürünlerinin olduğunu görüyoruz. ‘Olmadık Zamanlarda’ onun dördüncü şiir kitabı. Şair bu kitabında kendine ait bir uslûba ulaşmayı büyük ölçüde başarmış. Ve o, dil ve uslûp kadar anlamı da önemsiyor, önceliyor. Öncelikle açık, anlaşılır, duru bir dili var. Ayrıca dizeler arasında anlamca kopukluk yok.”
“Resul Tamgüç, bu kitabında daha çok kendi ‘ben’inin izdüşümü şiirlerle karşımıza çıkıyor. Aslında her eser banisinin ruhundan, hayat hikâyesinden belli ölçüde izler taşır. Ancak burada şair kendi günlük hayatından yola çıkarak kuruyor şiirinin çatısını. Âdeta bir saf aynaya ruhunu yansıtıyor.”
“Resul Tamgüç’ün şiirinin yıldızlarda, şahikalarda olup olmadığı tartışılabilir belki ama onun nitelikli bir şiir kumaşına sahip, sağlam bir temeli olan bir şair olduğu su götürmez bir gerçektir.”
Resul Tamgüç Söyleşisinden
“Sağ-sol omuz melekleri yazdıklarımızı olmasa da yayınladıklarımızı, okunma sayısı ile kayda alıyorlar. Edebiyatın doğasında islah da var ifsad da. Ama “sırat-ı müstakim” kavramına tüm yaşanmışlık dahildir. Bu yüzden kimi zaman evet, kimi zaman hayır.”
“ Yayınlamadan önce gencin şiirinin ve şair karakterinin oluşumda hangi evrede olduğuna, ilerlemeye müsait olup olmadığına bakılmalıdır. Eğer ilerleme cehdi var ise hevesi kırılacak gibi olduğu zamanlarda motive etmek için zayıf şiiri yayınlanabilir. Bizim için yapıldı sanırım bu, biz de yaptık bunu, iyi de yapıyoruz. Bir de şunu anlaması gerek. Temiz edebiyat artık şöhret çıkaramaz. Çünkü toplumda siyasette eski gücü, karşılığı yok. Gücü ve karşılığı olan edebiyat görmezden geliniyor. Oligarkların şöhret ettiği edebiyat kalpedebiyattır, çakmaedebiyattır. Kalpedebiyatın hükmü sarrafa gidene kadardır.”
Delilik ve Meczupluk Üzerine Notlar
Kavramlar üzerine düşünmeyi seviyor Mehmet Kurtoğlu. Toplumsal olarak kavram karmaşası yaşadığımız gerçeği düşünülünce, deliliğin aslında velilikle bir bağını kurmak da mümkün. Kurtoğlu, edebiyat dünyasından örneklerle detaylandırıyor konuyu.
“Bir arkadaşım anlatmıştı; cami avlusunda üstü başı pejmürde dolaşan, çirkin bir meczup, kendisine hor bakan adama dönüp “resmimi beğenmedin yoksa ressamı mı?” diye sormuş. Meczubun sorusu gerçekte ermişlerimizin dile getirdiği “kendini bilen Allah’ı bilir” anlayışının veciz şekilde ifade edilişidir. Batı’nın en büyük dâhileri varoluş sırrına eremezken, Doğunun meczupları varoluş sırrına ermişlerdir. Belki de bu sırra erdikleri için meczup sıfatıyla anılmışlardır. “Resmimi beğenmedin yoksa ressamı mı?” diye soran meczup, kendinin çirkin olduğunun farkında olmakla birlikte kaderine rıza gösterip gönül diliyle yaratılışa bakıp yaratanın büyüklüğünü dile getirmiştir. Dünyanın en çirkin insanının yalnızca bir uzvunun dahi yaratmaktan aciz olan bir varlığın, insan denen halifeyi hor görmesi kendi eksikliği ve acizliğidir.”
“Mevzu delilik veya meczupluk olunca, aklın pek bir önemi kalmıyor. Çünkü aklın sınırlarına hapsolanlar, aklın dışına çıkanları anlayamazlar. Zira deliler ve meczuplar aklın sınırlarını aşmışlardır. Her delinin veya meczubun yaşadığı bir süreç, geçtiği bir merhale vardır. İnsanlar durduk yerde ne deli olur ne veli! Koca tasavvuf tarihimizde deliler ve veliler iç içedir. Delilik doğuştan daha çok sonradan edinilen bir davranış ve düşünüş biçimidir. Aklın mantığı tek, deliliğin mantığı çoktur. Özellikle yaratılış ve varoluş sırrına ulaşmak için kafa terletenler; toplum dışına çıkmayı göze almış deliler ve meczuplardır. Ben hiçbir deli görmedim ki, kafa yormadan, aklı terletmeden deli olmuş olsun.”
Martı’ya Dair
Ezgi Fatma Açıkgöz, Richard Bach’ın Martı kitabı üzerine yazmış. Artık bir klâsik hüviyetine kavuşan Martı’nın içinde barındırdığı mesaj, evrenselliğini korumaya devam ediyor.
“Aslında Richard Bach daha lisedeyken, yaratıcı yazı dersinden yüksek not alabilmek için, öğretmeninin şart koştuğu şeyi yerine getirmeye çalışan öğrencilerden biri olarak çıkıyor karşımıza. Bunun için yazdığı makaleyi satması ve kanıt olarak da aldığı çeki öğretmenine getirmesi gerekiyor. Bach, yerel astronomi kulübü hakkında bir yazı yazarak onu günlük yayımlanan bir gazeteye satıyor. Aldığı çeki öğretmeninin masasının üzerine koyuyor ve böylece en yüksek not olan A’yı hak ediyor. Genç bir yazar için bu deneyim, yazı yazarak para kazanabileceği konusunda teşvik edici oluyor. Uçakları çok seven Richard Bach bu kez uçak dergileri için yazmaya başlıyor. Fakat dergi editörlerinden biri kendisine havacılık yazarlığı ile geçinemeyeceğini söyleyince, evinin kirasını nasıl ödeyeceğini düşündüğü bir akşam, onun ne kadar haklı olduğunu fark edip bu idealinden vazgeçiyor. “
“Kitapta Jonathan’ın gece uçuşlarında değişik deneyimler yaşadığından da bahsediliyor. Sözgelimi: Bir gece yarısı ışıklar saçan iki martıyla karşılaşması, onların uçma tarzlarını çok beğenmesi, bu iki martıyla birlikte kapkaranlık gökyüzünde yükselerek gözden kaybolması, okurlara sunulan dikkat çekici kesitler olarak hafızalarımızda yer ediyor.”
“Öğrenmek özgürlüktür; özgürlük ise yaşamın ta kendisidir. O hâlde hayattayken cenneti yaşayabilmek için, kendimizi olabildiğince gelişime ve yeni bilgilere cesaretle açabildiğimiz, yalnız kalmak pahasına dahi olsa, doğru bildiğimiz yoldan gidebildiğimiz ölçüde Martı Jonathan’la birlikte yol almayı sürdüreceğiz. İnançla ve umutla atacağımız her adımın bizi diğerleriyle er-geç bütünleştireceğine olan güçlü inancımızla ilerleyeceğiz.”
Bir Nokta’dan Hikâyeler
Ahmed Sadreddin- Eski Libasların İpe Küskünlüğü
“İri, siyah, derin, kuyu gibi gözleri vardı babamın. Birkaç saniyeden sonra hala bakıyorsanız imkânı yok kendinizi o kuyuya düşmekten kurtaramazdınız, buna eminim. Benim de çok düştüğüm oldu bu kuyuya. Çırpındıkça daha derine indim, sonra daha derine, daha derine. Hiçbir şey yoktu içeride. Korkutucu derecede yalın, sessiz, kapkaranlık bir kuyu. Bu kuyu babamda olan bir yer miydi, yoksa gözleri mi benim içimi oyuyordu, ben mi ona gidiyordum, o mu bana geliyordu bilmiyorum. Bildiğim bir şey varsa o da korkutucu sessizlik ve varlığımı sorgulatan kopkoyu karanlık.”
“Annem ve babamın dünyasından baktığımızda ağabeyim için eksik kalan tek şey bizim gibi, gariban ve tercihen muhacir bir kızla dünya evine girmesiydi. Yazık ki ne anam ne de babam oğullarının mürüvvetini göreceklerdi.”
“Anamı mahalleli ile defnettik. İki elin parmakları kadar idik. Ablam mezarı başında fena oldu. Uzunca bir müddet anama ağladı. Sağanak gibi boşaldı gözyaşları. Yazması falan epey ıslandı. Sonra birden bıçak keser gibi kesildi. Durdu, derin derin nefes aldı. Başını kaldırıp çevresine bakındıktan sonra: “Sen orada yalnız, biz burada yalnız” diye tekrar hıçkıra hıçkıra, bağıra bağıra ağladı. Enişte, ablamın ağlamasına dayanamayıp çoktan çıkmıştı kabristandan. “Ablam haklı galiba” demiştim, metin durmasını, gerçek adam olmasını beklemiştim.”
Halit Yıldırım – Lastikçi Tayyar
“Lastikçi Tayyar elli yaşlarında, biraz kilolu, saçı başı ağarmış, ön dişleri hem seyrek hem de bir ikisi düşük, sigara içmekten dişleri, bıyıkları ve surat rengi artık metamorfoza uğramış bir garip adamdı. Mütemadiyen öksürür, konuşurken de sesi sanki kuyudan çıkar gibi hırıltı ile çıkardı. Geriden bakınca çektiği çilenin satırları alın kırışıklarından okunan bu çilekeş adam bir hayli de muzipti.”
O gün yine kaldırım taşında kaynayan semaver ile birlikte muhabbet demliği fokurduyor, kahkahalar sitenin arka sokaklarına kadar yayılıyordu. Muhabbetin kokusunu alan ustalar kalfalara işleri bırakıp hemen Lastikçi Tayyar’ın dükkânın yolunu tutmuşlardı.
Ali Usta yine lafı almış ele, düşmüş yola, son sürat, depil destek, frensiz bir şekilde anlatıyordu:
“Ulan bu anası ölesice mesleğe hadi beni babam yokluktan verdi. Aha bu Tayyar’ın babasının durumu iyiydi. Amma bunu niye verdi sanayiye biliyonuz mu?”
“Ben de özene bezene bir çiftteker yaptım Hasan Ağa’ya gösterdim. Hasan Ağa çok beğendi. Tabii biz lastikçi olduk ondan sonra. Yine çırak Salih araya girdi:
“Tayyar Usta peki Namık ne yaptı ayakkabısız?”
Tayyar usta kahkahayla gülerek cevapladı:
“Babası ona tam üç ay ayakkabı almadı. Yalın ayak okula geldi gitti tapan ayaklı!”
Murat Soyak – Çerçi Bekir
Çerçi Bekir’in uzaktan sesi duyuluyor. Demir, bakır ve atık yün karşılığında çekirdek, kırık leblebi, keçi boynuzu veren o gül yüzlü, nuranî adam. Çocuklar şimdi Çerçi Bekir’e doğru koşuyorlar. Tek teker küçük tahta arabaya ne çok şey sığdırmış. Rengarenk bir alem bu. Biriktirdikleri metaller karşılığında elde ettiklerine bakıp bakıp seviniyor çocuklar. Çalışmak, kazanmak neymiş anlamaya başladı keratalar. Çocuklar avuçlarındaki yemişleri ceplerine doldurup oyun alanına doğru seğirttiler. Çerçi Bekir güne iyi başladım diye sevindi. Uçuşan kuşlara göz ucuyla bakıp alın terini sildi ve şapkasını düzeltti. Çerçi Bekir’in dilinde bir türkü: “Yine yeşillendi Niğde bağları”
Bir Nokta’dan Şiirler
Gittin
Gittiniz
Daha yeni tutmuştuk eteklerinizden
Yetiyordu oysa nefesiniz de
Dipdiri ayakta durmamıza
Bir kez daha, bir kez daha bizi eksilttiniz.
Bir güzel konuşmanız vardı
Kaynağından akan bal damlacıkları
Kelime sarrafıydınız
Gülünce dünya oynardı yerinden
Öyle gönülden
Susarak da konuşan adam.
Süleyman Çelik
sözcüklerden kuşlar yapıyorsunuz
besliyor alıştırıyorsunuz
sonra parça parça edip
dağlara saçıyorsunuz
çağırdığınızda dirilip
sesinize koşuyorlar
bir gülmedir kopuyor
alemi önüne katıp
usanmadan tekrar tekrar yapıyorsunuz
rahatsız etmedim
Resul Tamgüç
orada işte pangaloz bir rüzgâr tütsülü...
ne estiğini bilir ne yaprağa söz geçmezliğini...
ne garip sinestezi at yakar güneş çatlar
rüzgar devrilir ağaç esermiş...
yağmur koşarmış!
vaktin varsa hadi seninle güneşin ve ölmezliğin
tadına bakalım... ezel ebed leylâkların unutulmuş
serin kokusuna... yağmurların ilk kez
yağmur oluşuna koşalım...
bak bu şûarâ bandosu çoktan dağıldı...
bırak majör müntehirleri...
-bungunluğu obua sanma sakın-: patlak davulları
ezel ebed bekleyen
Nesimi’yi andıran güller kaldı...
şiir artık post değil, -sadece nişindir,- yani ki hiçbir şeydir...
(aklında bulunsun: -güller artık ne kovanda
ne toprakta açar...
altını arılarla ve sanrılarla çizdiğim/iz
patlak davulların sağırlığında açar...)
C. Hüseyin Düz
Yakın güzelleri demedim hiç Başım sağ olsun
Mendil kokladım güneşe taş attım
Tutup gurbetin yorgun akşamında
üzgün mısralar dedim
Ayrılık şarkısını içime çektim mesela
Yakın güzelleri demedim
Dilimdeki nilüferi sulamadı iç nehrim
Bu yüzden kayboldum gri havalarda
Kapı arkası gibi de yaşanıyormuş anladım
Zamansız üşüyünce kuru yataklarda
Hüseyin Burak Us
Dişe dokunan şeyler söylüyorum
Kulak kesilmiyor kimse
Oysa kadınları yoldan çıkarır,
Yüreklerde devrim yapar şiirlerim!
Ben ruhuna dokunmak istiyorum
Erkekler slogan atmamı bekliyor
Kadınları seviyorum
Yumuşasın diye sözcüklerim
Onlar okşasın istiyor tenleri
Utanıyorum dinleyince şeyda bülbülleri
Yaşıyor en güzel aşkı kumrular
En güzel şiiri bülbüller söylüyor
Öpüyorum gagalarından!
Mehmet Kurtoğlu
kerbelaya dönerdi istanbul pencerede görmezsem seni
ya da öldür beni suç ortağım ol çok seviyorum seni
bir kere elinden ve resimlerinden öptüm seni
gülsuyu ve limon kolonyası kadar seviyorum seni
kuşları çalınmış bir gökyüzüyüm nasıl özlemeyim seni
ansızın karşıma çıksan deli gibi sevdiğimi söylerim seni
hikâyeni başkaları okumasın diye yazıyorum seni
çığlık çığlığa sirenlerle yanarak seviyorum sen
Kadir Ünal