Şehirleri 'gönül sahipleri' imar eder

Şehre bakan değil şehri 'gören', 'okuyabilen' insanlarla söyleşiler ve soruşturmalar yapmaya devam ediyoruz. Ümit Aksoy bu kapsamda Zeynep Gemuhluoğlu'na sordu..

Şehirleri 'gönül sahipleri' imar eder

Şehirlerimizin yeniden düzenlenmesi gündeme gelmişken biz de Dünyabizim olarak, şehir meselesine ayrı bir başlık açalım istedik. Birkaç farklı başlık altında, şehre temas eden konulara değineceğimiz bu dizimizde, şehir uzmanları, mimarlar yahut şehre bakan değil şehri “gören”, “okuyabilen” insanlarla söyleşiler ve soruşturmalar yapmak, şehre temas eden kitapları bu dikkatle belki tekrardan değerlendirmek ve bu konuda yer yer ufak yer yer derinlemesine konulara temas eden yazılar yayınlamaya niyetlendik.

Bu kapsamda Zeynep Gemuhluoğlu, yaptığımız soruşturmaya cevap verdi.

İstanbul’un en çok neyini/neresini seviyorsunuz? Bu yer/lere ne sıklıkta gidebiliyorsunuz?

Boğaz’ın denizlere açıldığı noktaları. Marmara’ya açılan noktayı her gün seyredebiliyorum ancak Anadolu ve Rumeli Fenerleri’nden senede bir defa.

Yaşadığınız şehirle kurduğunuz ilişkiyi kısaca anlatır mısınız? Kurduğunuz bu ilişkiye etkileyen “unsurlar” nelerdir?

Hacı Bayram Veli’nin diliyle “Şar dedikleri gönüldür”. Şehirleri “gönül sahipleri” imar eder, “mühendisler ve müteahhitler” değil. İstanbul’da şükür ki halen her sokakta karşınıza çıkabilme ihtimali güzel gizli-zahir bir gönül, en azından bir meczup ve orayı “mekân”laştıran makamlar ve hazireler var.

Siz İstanbul’un neresindeniz?

“Kâtip benim ben kâtibin el ne karışır”…

Bulunduğunuz muhitin değişim/ dönüşüm hikâyesine dair hafızanızda neler var? Geriye dönüp baktığınızda meydana gelen değişimler/ farklılaşmalar sizde nasıl bir duygu uyandırıyor?

Üsküdar’da birkaç cami dışında Proustvari, hafızayı uyandıracak mekânlar kalmadı. Oysa eski bir meydan, kahvehane hatta bir ağaç bile sağlayabilir bunu. Tarihi Yarımada’nın ve Boğazın silüetinin sürekli değişmesi de cabası… On sene önce görebildiğim göçmen kuş sürülerini de göremiyorum artık.

Eskiden Üsküdar’ı sükuneti, neredeyse boş olan sahil kahvehaneleri için de severdim; ancak diğer semtler kadar kalabalık, gürültülü ve kimliksiz artık. Hızla azalan ağaçlıkların yerini bir-örnek, bir mevsimde beş defa değişen çiçekleri ile park düzenlemeleri aldı. Oysa işte onlarda da bir ağacın, sarmaşığın hafızası yok, daha yerlerine ünsiyet sağlayamadan, oranın zemherisini, cemresini tanıyamadan değiştiriliyorlar çünkü. Dekorasyon malzemesi anlamsız biblolar gibi.

Bir sabah uyandığınızda şehirde neler kaybolsa üzülür, neler kaybolsa sevinirsiniz?

Her sabah uyandığımda bir ağacın ve yavru bir kedinin daha yok olduğunu bilerek üzülüyorum zaten. Gökdelenlerin ve sokakları dolduran park etmiş arabaların kaybolması sevindirici olurdu.

Yaşadığınız şehre kendinizi ait hissediyor musunuz? Sizi bu şehre ne bağlıyor ve ne uzaklaştırıyor?

Kalabalık caddelerde koşuşanların arasında şaşkın şaşkın dolaşan köpekler, bulabildikleri en küçük yeşilliğe sığmaya çalışan –bazen saksı diplerine- kediler ve artık onların yemeğine ortak olurken sıralarını beklemeyi bile öğrenen serçeler, kargalar ve martılar kadar, ancak o kadar aidiyetim var bu şehre.

İstanbul’da yaşamasaydınız nerede yaşamak isterdiniz?

Deniz kıyısı olan bir şehirde.

Yaşadığınız şehre baktığınızda gördüğünüz bütün insani etkinlikleri, şehrin genelinde yürütülen faaliyetleri düşündüğünüzde, neyin yavaşlamasını ve neyin hızlanması isterdiniz?

Her şeyin yavaşlamasını isterdim, hızlanmasını istediğim bir şey yok.

İstanbul’a dair bir film çekseniz konunuz ne olurdu? İstanbul’a dair bir film çekseydiniz ilk sahne nereden başlardı?

İstanbul dev bir “harabe”yi andırıyor, bir türlü ahenkle bir araya gelemeyen, bütünleşemeyen hüzünlü tekillikler. İnsanlar da öyle üstelik. Bu duygu için, bit pazarları, eskiciler, veya bir kazı alanı başlangıç olabilir-di.

 

Ümit Aksoy konuştu

Güncelleme Tarihi: 26 Ocak 2019, 01:16
banner12
YORUM EKLE

banner19