Minarenin alemine hokka ve kalem 'kondu'

Nidayi Sevim, Eyüpsultan'daki Defterdar Mahmud Çelebi Camii'nin ilginç hikayesini paylaşıyor. İnce düşünceli ve zarif insanlar, bakın yüzyıllar sonra bile nasıl kendilerinden sitayişle söz ettiriyor..

Minarenin alemine hokka ve kalem 'kondu'

Hz. Mevlana misali, pergelin bir ucunu hakka sabitleyip diğeri ile dünyayı gezen, doğu ve batının sentezini yaparak çağ açıp çağ kapayan ceddimiz, her şeyden önce insandı. Şeyh Galib, iki mısra ile şöyle ifade eder bu insanı: “Gönül gözü ile bak kendine. Yaratılanların özüsün sen. Kâinatın göz bebeği olan âdemsin sen.” İşte, bu anlayış ve kavrayış sahibi insanın, güzel olan her şeye gözü de gönlü de açıktı. Dünyayı yorumlama biçimi böyle olunca ortaya çıkan insanlar da içinden geldiği medeniyeti özümsemiş müstesna şahsiyetler olurdu.


Osmanlı, insan odaklı bir yönetim biçimini esas almıştı. İnsana değer verirdi. Sadaka taşları, Mola taşları, Kuş evleri gibi birbirinden anlamlı nice hizmetin yürütülmesi için 26.000’den fazla vakfın kurulmuş olması, onların gönül zenginliğini ve gayretini açık bir şekilde gözler önüne sermiyor mu? Kurdun-kuşun hakkını gözeten bir anlayış, nasıl olur da eşref-i mahlûkat olan insanı ihmal ederdi? Her şey onun içindi. Tabiatıyla o devirlerde ince ruh dünyası, zarif yaradılışı nedeniyle, sanatçıya daha da bir önem gösterilirdi. Böyle bir toplumda yetişenler de eşine ender rastlanan, medeniyet bilinci oldukça gelişmiş güzide insanlar olurdu.

Gün geçmiyor ki bu güzel insanların şaşırtıcı ve düşündürücü bir nüktesiyle daha karşı karşıya kalmayalım! Öyle bir medeniyet tasavvur edin ki yer gök bu medeniyetten nasibini almış olsun. Yazımızda, işte böyle bir medeniyetin ortaya çıkardığı güzide insanlardan birini, eserini ve oldukça zarif nüktesini kısaca anlatmaya çalışacağız.

Neden ‘Nazlı’ denmiş bilinmez bir güzel insan

Eyüpsultan’ın girişinde, Feshane karşısında, Defterdar Caddesi üzerinde, mütevazı bir cami bulunmaktadır. Bir Mimar Sinan eseri olan Defterdar Mahmud Çelebi Camii… Caminin banisi, Kânunî Sultan Süleyman Han devri Osmanlı maliyesinde, yaklaşık yedi yıl maliye bakanlığı yapmış, yegâne söz sahibi olmuş Defterdar Mahmud Çelebi’dir. Kendisi İstanbulludur. “Nazlı Mahmut Çelebi” olarak bilinir. Hat sanatıyla ilgilenip bu yolda devir açan Şeyh Hamdullah’dan altı cins yazıyı meşk eden Nazlı Mahmud Çelebi’ye niçin “Nazlı” dendiği bilinmez. Fakat Mahmud Çelebi’nin baş defterdarlığı esnasında, belki hazineden para isteyenlere nazlandığından dolayı bu lakabı aldığı düşünülebilir.

Defterdarlığı sırasında Nazlı Mahmud Çelebi, Eyüpsultan ile Ayvansaray'ı arasında, sahile yakın bir yere bu camiyi inşa ettirmiş. Semt, işte bu Nazlı Mahmud Çelebi’nin külliyesinden dolayı “Defterdar” ismini almış. Bu küçük külliyenin mektebi, medresesi ve çeşmesi de aynı yılda yapılmış, fakat mektep ve medrese zamanımıza gelmemiştir. Mahmud Çelebi’nin 1546’daki vefatından sonra, caminin kıble tarafına onun için kubbeli bir açık türbe de inşa edilmiş. Ne yazık ki türbe içindeki mezar taşı, ilgisizliğimiz yüzünden pek çok örneği gibi tahrip edilmiş. Ne zaman, nasıl, kim, neden tahrip etmiştir? Bunların cevabı maalesef yoktur! Câminin genişçe olan haziresine, 19. yüzyılın sonlarına kadar defin yapıldığı, burada bulunan mezar taşı kitabelerinden anlaşılmaktadır. Caminin kapısındaki 1541 tarihli manzum kitabe, caminin banisi Nazlı Mahmud Çelebi’ye aittir.

Minarenin alemine hokka ve kalem “kondu”

Mahmud Çelebi bu camiyi inşa ettirirken, minarenin hilâl biçimli olması gereken alemini, 90 dereceyle açılı ikiz şeklinde yaptırıp hilâllerin birleştiği yere madeni bir hokka, içine de madeni bir kalem koydurmuş. Kaynaklar, bunun Nazlı Mahmut Çelebi'nin hüsn-i hat sanatına olan muhabbetinden doğduğunu belirtmektedir. 1766 tarihindeki büyük İstanbul zelzelesinde kalemin yerinden düştüğü, caminin tamiri sırasında yeniden konulduğu kaynaklarda yazılıdır. 1970’li yıllarda yerinde duran hokka ve kalem, 1980’li yıllara gelindiğinde sırra kadem basar. Hokka ve kalemin tekrar ne zaman, nasıl düştüğü belirsizdir.

Hokka ve kalemin aleme konulmasındaki hikmet hakkında, Eyüp halkı arasında şöyle bir hikâye de anlatılır. Malum olduğu üzere, Nazlı Mahmut Çelebi Devlet-i Âliyye’nin Defterdarıdır. Fakat adı üstünde: “Nazlı”. Öyle her isteyene bol keseden para dağıtan bir defterdar değil! Çelebi, bu tutumu sebebiyle, Hazine’den rant edinemeyen çevrelerce düşman ilan edilir ve rüşvetle suçlanır. Kuru bir iftiraya kurban edilmek istenir. Çelebi, ne kadar kendini savunmaya çalışsa da nafiledir. “Rüşvetin belgesi mi olur?” deyip Çelebi’ye baskıyı artırır düşmanları.

Fizik kanunlarını yerle bir edebilecek teklif

Ortalıkta dolaşan şayia sebebiyle rahatsızlığı had safhaya ulaşan Çelebi, muhataplarına bir teklifte bulunarak şöyle der: “Elimdeki hokka ve kalemi ahalinin huzurunda, sırtım camiye dönük bir şekilde fırlatacağım. Hokka ve kalem minarenin tepesindeki aleme konmazsa suçlamayı kabul edeceğim. Eğer tersi olursa, yani hokka ve kalem alemin üstünde durursa ben sizin isnat ettiğinizden uzağım.” Çelebi'nin bu sıradışı teklifi kabul edilir. Devlet ricali ve halkın huzurunda, Çelebi söylediğini yapar. Hokka ve kalem minarenin tepesinde durunca herkes Nazlı Mahmut Çelebi’nin suçsuz olduğuna kanaat getirir. Böyle sıra dışı bir maharet sergilemek, fizik kanunlarına göre belki yüz milyonda bir ihtimaldir. Fakat böyle hikâyeler de olmasa bugün belki ecdadımızın birçok güzelliğinden haberimiz olmayacaktı. Tıpkı sadaka taşları, mola taşları, zimem defterleri, diş kirası gibi…

Biz yine hokka ve kalemin gerçek macerasına dönelim. Uğur Derman Hocamız, 2005 yılında yapılan Eyüp Sultan sempozyumu çerçevesinde sunduğu bir tebliğinde, minarenin tepesindeki hokkanın 1971 veya 72 senesinde yerinde olduğunu, hatta bunları fotoğrafladığını dile getirdi. Yani, o yıllarda hokka yerinde duruyormuş. Bundan sonrasını Uğur Derman Hocamızın ağzından dinleyelim: “Herhalde, 1980’li yıllarda oradan bir geçişimde, artık hokkanın da yerinde durmadığını esefle gördüm. Hemen içeri girip câmi vazifelisinden bu hokkayı sordum; böyle bir şeyin varlığından bile haberi yoktu. Aradığım hokka, herhâlde daha önceden düşmüş ve belki de hurda toplayanların eline geçip satılmıştı.” Tebliğinin sonunda, Uğur Derman Hocamız, yetkililerden bahsekonu hokka ve kalemin aslına uygun şekilde yerine konulmasını talep ediyordu…

Nihayet, Uğur Derman Hocamızın bu feryadı yankı buldu. 2007’de Vakıflar Genel Müdürlüğü’nce restore edilen caminin minaresi de ihmal edilmedi. Bırakın İstanbul’umuzu, dünyanın hiç bir yerinde, hiçbir medeniyetinde bu hokka-kalem nüktesiyle karşılaşamayız.

İlme, irfana, sanata verilen değerin, duyulan muhabbetin sembolü, dînî olmaktan daha ziyade, benzersiz bir folklor malzemesi olarak hokka ve kalem, 30 Mayıs 2007’de bakan düzeyinde yapılan açılışta, aleme yeniden konuldu. Protokol konuşmaları esnasında, herkes bu hizmetten kendine bir pay çıkarmaya çalışırken, Uğur Derman Hocamız bir köşede oturmuş olup bitenleri sessiz sedasız seyrediyordu.

Nidayi Sevim yazdı

Güncelleme Tarihi: 28 Mart 2019, 09:51
YORUM EKLE
YORUMLAR
Sabahat Varol İnsel
Sabahat Varol İnsel - 1 yıl Önce

Kültür tarihimizi, medeniyetimizi böylesine kayıt altına alarak gelecek nesillere nakleden Nidayi Sevim Hoca'mıza minnet ve şükran duygularımızla...

Ragıp Elibol
Ragıp Elibol - 5 yıl Önce

Nidayi Bey ,Elinize sağlık yine çok güzel bir yazı olmuş.Teşekkürler..

melike sevinç toparslan
melike sevinç toparslan - 3 yıl Önce

Kaleminize sağlık... Yine gönlümüze dokunan ... Ufkumuzu açan ... Kendimize düşen hissemizi de alabileceğimiz , bir çok noktaya incelikle dokunan zarif bir yazi olmuş ... Teşekkürler ... Kaleminizin mürekkebi Hiç bitmesin inşallah tüm gönüllere ulaşsin (amin).

BEHLÜL BOLUR.
BEHLÜL BOLUR. - 5 ay Önce

ALLAHCC. RAZI OLSUN, UNUTULAN VE BİLİNMESİNİ DAHİ, İSTENMEYEN BİLGİLERİ BİZE BİLDİRDİİNİZ İÇİN, ALLAHCC. RAZI OLSUN HOCAM.

banner19

banner13