Anadolu'nun ortasında bir dürr-i yekta: Divriği

Divriği günümüzde biraz unutulmuş, bakımsız ve bezgin bir görünümde olsa da, bin yıllık kadim bir medeniyetin nadide izlerini taşıyan, özellikle tarih ve kültür severler için etkileyici bir yer. Yasemin Dutoğlu yazdı.

Anadolu'nun ortasında bir dürr-i yekta: Divriği

Divriği, ülkemizin UNESCO Dünya Mirası listesinde yer alan ilk eseri olan Ulu Cami ve darüşşifaya ev sahipliği yapması nedeniyle uzun süredir ziyaret etmek istediğim bir şehrimizdi. Ancak ana güzergâhlara sapa kalan konumu nedeniyle bir türlü bu ziyareti gerçekleştirememiştim. Sonunda geçen yaz, Sivas’ta bulunduğumuz bir zaman diliminde bu kadar yaklaşmışken, Selçuklu dönemi taş işçiliğinin zirvesi sayılan bu şaheseri görebilmek için bir günümüzü Divriği’ye ayırmaya karar verdik.

Sivas’tan günübirlik Divriği’ye giden bir tren var, fakat sabah oldukça erken saatte hareket ettiği için kendi aracımızla gitmeyi tercih ettik. Zara üzerinden devam eden yoldan gidip diğer yoldan dönmeye karar verdik. Sivas’a 174 km mesafede olan Divriği’ye yolculuğumuz yol çok iyi olmadığından umduğumuzdan daha uzun sürdü. 2.5 saat gibi bir sürede ancak ulaşabildik. Zara’dan sonra sağa ayrılan yol, derinde akan zümrüt bir derenin paralelinde bir kanyon içinde devam ediyor ve çevre, Sivas civarında hâkim olan bozkır özellikleriyle kıyaslandığında daha yeşil bir hale bürünüyor.

Divriği, bir tepenin eteklerinden başlayarak kurulmuş ve ovaya doğru uzanmış bir şehir. Tepede yer alan kalenin yakınlarında Mengücekoğulları Beyliği’nin eşsiz eseri Ulu Cami ve bitişiğinde de Darüşşifa yer alıyor. Günlerden cuma ve namaz saati de yakın olduğu için caminin çevresi civardan gelen insanların araçlarıyla dolu. Divriği’ye yolculuğumuzu daha önce giden bir arkadaşımın tavsiyesiyle özellikle cuma gününe denk getirmiştik; zira Divriği’de cami oldukça büyük ve yeterli alan olduğu için hanımlar da Cuma namazına iştirak ediyorlar.

Methinde diller kısır, kalem kırıktır

Divriği Ulu Camii, dönemin teknik imkânları doğrultusunda kesme taştan inşa edilmiş çok sütunlu plan tipine sahip bir eser, ancak onu diğerlerinden ayıran ve apayrı bir konuma koyan şey kapılarındaki inanılmaz derecede çarpıcı, süslü ve gösterişli taş işçiliği. Hiç şüphesiz binanın baş mimarı Ahlatlı Muğis oğlu Hürrem Şah, çağının çok önünde bir sanatkarmış. Yapının banisi Mengücekoğlu beyi Ahmet Şah ve eşi Turan Melek, bu eşsiz cami ve darüşşifa ile isimlerini ebediyete bırakmaya muvaffak olmuşlar. Ortaya akıllara durgunluk veren, adeta gerçek üstü bir eser çıkmış. Belli ki akıldan ziyade aşkla inşa edilmiş. Gezgin gönüllerin piri Evliya Çelebi’miz burası için “methinde diller kısır, kalem kırıktır” derken ne kadar da haklıymış.

Cami ve darüşşifa aslında iki ayrı yapı olmakla birlikte bitişik duvarları nedeniyle yekpare bir etki vererek kuzey-güney istikametinde uzanan dikdörtgen bir kütle oluşturuyor. Selçuklu dönemi mimarisinin genel karakteri olduğu üzere, oldukça yalın kesme taştan cepheler üzerinde ikisi batı, biri kuzey, biri de doğu yönünde olmak üzere 4 adet taç kapı yer alıyor. Taç kapılar hep görkemli olur ama buradakilerin eşi benzeri yok; “cennetin kapıları” olarak adlandırıldığını okumuştum bir yerde, gerçekten çok yerinde bir tanımlamaymış. Alıştığımız bezemeler burada 3. boyutla derinlik kazanarak adeta heykelleşmiş; inanılmaz düzeyde bir zenginlikte göz kamaştırıcı detaylarla süslenmiş. İlk anda simetrik olduğu etkisini veren kapı bezemelerine dikkatle baktığınızda aslında birbirinden farklı olduğunu ve hiçbir tekrara düşülmediğini hayretle farkediyorsunuz. Teşbihte hata olmaz; adeta yüce yaratıcının yaratmasındaki “vahdette kesret, kesrette vahdet” prensibi burada insan eliyle tecelli etmiş gibi.

Caminin çok kolonlu ve hafif loş iç mekânı insanı tefekkür ve uzlete davet ediyor

Mihrap, minber gibi parçalar da eşsiz sanat eserleri, kolon başlarında, kubbe ve tonozlarda da insanı büyüleyen bir işçilik var. Fakat yine de içerde dışarıya oranla daha yalın bir çizgi hissediliyor. Caminin çok kolonlu ve hafif loş iç mekânı insanı tefekkür ve uzlete davet ediyor. Manevi havası ve ruhaniyeti çok yüksek bir mekân. Kim bilir 800 yıl boyunca buradan kimler gelmiş kimler geçmiş, nice Allah dostunun nefesi taşlara nüfuz etmiş. Burada hayatımın en unutulmaz Cuma namazlarından birini eda etmek nasip oluyor. Cemaat camiyi boşalttıktan sonra da sindire sindire etrafı dolaşarak bu essiz eserin her bir detayını tekrar tekrar yudumluyoruz.

En görkemli kapı hiç şüphesiz kuzey kapısı veya “Kale kapısı” adı verilen kapı. Çoğunlukla geometrik, yer yer bitkisel motifler ve rumilerden oluşan bezemeleri izlemeye doyulmuyor. Bu kapının arkasında o dönemin kültürünün numuneleri olan taştan emanet sandığı ve sadaka taşı dikkat çekiyor. Camiye girerken bir sele dolusu elmayı cemaate ikram etme alicenaplığını gösteren Divriğili, yörenin sehavet geleneğinin günümüze uzanmış bir tezahürü olsa gerek.

Caminin kuzeybatı köşesinde yer alan ve silindirik bir kaide üzerinde yükselen tek minaresi Kanuni Sultan Süleyman döneminde gerçekleşen tamirat sırasında yapılmış. Yapı yamaçta konumlanmış olduğu için içerden bakıldığında yüksekte bir pencere gibi kalan Doğu kapısının, Ahmet Şah’a ait hünkâr mahfilinin kapısı olduğunu öğreniyoruz. Ahşap hünkâr mahfilinin bazı sütun ve kirişleri kalmış günümüze.

Tekstil kapı adı verilen batıdaki kapının bezemeleri ise daha zarif ve incelikli. Yaz aylarında ikindi vakti güneş vurunca, kapıda ayakta Kur’an okuyan bir insan silueti çıktığı söyleniyor. 1228-1243 yılları arasında yapılmış bu eserin kündekari minberi de uzun ömrüyle bilinen abanoz ağacı kullanıldığı için günümüze kadar bozulmadan ulaşmış. Minberi yapan ve ismini mihrap tarafındaki yıldızlardan birinin içine işlemiş olan Tiflisli İbrahim oğlu Ahmet Usta’ya rahmet okumaktan kendinizi alamıyorsunuz  Rahmet üstüne rahmet, nur üstüne nur  olsun bu eşsiz eserin her bir detayına emek veren ellere…

Bezemelerde motifleri yer alan bitkilerin hastaların şifası için de kullanıldığı söyleniyor

Camiye kıble duvarından bitişik olan Darüşşifa, batıya bakan cephe tarafı iki katlı, diğer taraflar tek katlı olmak üzere üç eyvanlı bir yapı. Camiye bitişik odalardan birinde bani Ahmet Şah ve ailesinin yattıkları türbe yer alıyor. Cami ile türbe arasındaki pencere, camide okunan Kur’an-ı Kerim’i olduğu gibi türbeye ulaştırıyor. Diğer odalarsa hastalar için kullanılmaktaymış. Ortada havuz ve ana eyvanın kubbesindeki kilit sistemi de dikkat çekici güzellikte. Kapısı caminin kapılarında olduğu gibi hayret verici, izlemeye doyulmayan değerde. Bezemelerde yer alan bitkilerin hastaların şifası için de kullanıldığı; ruh hastalarınınsa, binanın özel akustiğinin de katkısıyla havuzun su sesi, musiki ve Kur’an-ı Kerim okunarak tedavi edildiği söyleniyor. Osmanlı döneminde ise burası medrese olarak hizmet vermiş.

Fanuslara konup saklanası güzellikte nadide bir mücevher gibi olan bu yapı ne yazık ki sıkça karşılaştığımız vandallıktan nasibini almış, o eşsiz bezemelere acımadan isimlerini kazımış bazı insan görünümünde mahlûklar. Binada etkili bir güvenlik sisteminin ne yazık ki olmadığını, adeta başıboş halde bulunduğunu da üzülerek müşahede ediyoruz.

Divriği çarşısındaki demirci, bakırcı, semerci gibi zanaatkârlar

Ulu Cami ve şifahanenin güzelliğine doyamadan biraz da şehrin içini görmek düşüncesiyle ayrılıyoruz. Günümüzde büyük kentlerde yok olmakta olan demirci, bakırcı, semerci gibi zanaatkâr ve esnafın hâlâ bulunduğu dar sokaklarla dolu, yer yer çeşmeler ve mescidlerle süslü tipik bir kasaba çarşısı olan Divriği çarşısında biraz dolaştıktan sonra bir lokantada mola veriyoruz. Ardından ovaya doğru genişleyen mahalle aralarına dalarak Divriği konaklarını da görüyor ve restore edilmiş Ayan Ağa Konağı’nı geziyoruz. Burada görevli genç kızlar Divriği’yi beğenmiş olmamızı adeta şaşkınlıkla karşılıyorlar, “o mahiler ki derya içre deryayı bilmezler” hesabı… Halbuki Divriği günümüzde biraz unutulmuş, bakımsız ve bezgin bir görünümde olsa da, bin yıllık kadim bir medeniyetin nadide izlerini taşıyan, özellikle tarih ve kültür severler için etkileyici bir yer. Gerçekten güzel konaklar var fakat çoğu onarıma muhtaç durumdalar. Divriği, vizyoner bir yerel yönetim anlayışı ve gayretiyle elden geçse, parlamaya hazır değerleri bünyesinde barındırıyor.

Gidiş yolundan farklı olması için Kangal üzerinden Sivas’a dönüyoruz. Yolların çok iyi olmaması nedeniyle yolculuğun beklediğimizden uzun sürmesi dönüş için de geçerli oluyor. Ulaşım için Sivas’tan her gün gelen Raybus denen treni kullanmak daha akıllıca bir çözüm olabilir. Karayolu ile gittiğinizde Divriği’ye ulaşım biraz zor olmakla birlikte, göreceğiniz güzellikleriyle yol sıkıntısını unutturacak bir şehir burası. Her hâlükârda kesinlikle ziyaret edilmeyi hak ediyor. Ne yapıp edin, mümkünse bir cuma günü yolunuzu bu kadim beldeye düşürün.

Haberin fotogalerisi için tıklayınız: http://www.dunyabizim.com/foto/10383/anadolunun-ortasinda-bir-durr-i-yekta-divrigi-ulu-camii-ve-darussifasi

Yasemin Dutoğlu

Güncelleme Tarihi: 22 Şubat 2019, 11:51
banner12
YORUM EKLE
YORUMLAR
Ekrem
Ekrem - 3 yıl Önce

Tebrik ederim geçen yıl başbağlar gitmek için 4 arkadaş yola çıktığımızda yolumuzun üstünde önce Divriği ye uğramak geldi aklımıza iyiki gitmişiz Harika anlatılmaz yaşanır Yasemin hanım kaleminize sağlık yenin gitmiş gibiyim Tebrik eder yeni yerler ve yeni yazılar beklerim...

Sinan Ula
Sinan Ula - 3 ay Önce

Elinize sağlık, bilginize bereket,kaleminize kuvvet .

banner19

banner13