Gazalî’nin derin bir ilmi faaliyet neticesinde bunalıma maruz kalması onda sadece karşı konulmaz bir vehime sebep olmamış, aynı zamanda iştahsızlık, hazımsızlık ve halsizlik gibi durumlara da neden olmuştur. Şöhreti ve saygınlığıyla bu denli yüksek bir seviyedeki zatın, ilmi faaliyetlerinde Yüce Yaratıcının rızasını gözetmediğinin farkına varması, kanaatimizce Gazalî’nin hayatı için ciddi bir farkındalıktır.

İslam Medeniyetinin en mümtaz isimlerinden biri olan Gazalî, (450/1058) gerek hayata karşı duruşu gerek ilim edinme sürecindeki dirayeti gerekse hakikati eğip bükmeden dillendirme konusundaki hassasiyetiyle Hüccetü’l-İslâm payesine sahip büyük bir mütefekkir olarak öne çıkar. Bir ilim talebesinin takip ettiği derslerin, zaman içinde kişinin zihin dünyasını inşa etmede büyük roller üstlendiği hususu herkesçe malumdur. Henüz genç yaşta el-Cüveyni gibi döneminin önemli bilginlerinin ders halkalarında geçirdiği zaman ve Ebu Ali El- Fârmedî gibi bilginlerden elde ettiği tecrübeler de, Gazalî’yi ilim yolculuğunda seçkin bir konuma hazırlamıştır. Onun özellikle ilim tutkusu ve bilgiyle kurduğu irtibat, dikkate değer mahiyettedir. Her insanın hayatında, yönünü ve kaderini değiştiren kritik kırılma anları yer alır. Gazalî’nin de Cürcân’dan dönüş yolunda kitaplarının eşkıyalarca yağmalanması da, ona bilginin gerçek mahiyetini sorgulatan bir kırılma anına karşılık gelir. Eşkıya reisinin, bilgiyi zihne yerleştirmek yerine kâğıda hapsetmesini alaya alışı, Gazalî’yi ilmin özüyle yeniden yüzleştiren bir gelişmedir. Her ne kadar, yolunu kesen eşkıyanın elinden notlarını kurtarmış olsa da düştüğü bu talihsiz durumu, üç yıl içinde bütün kitaplarını ezberlemek kaydıyla fırsata da dönüştürebilmiştir Gazalî. Bu anekdot, aynı zamanda hakikatin peşinden koşan her fert için ilmi bilgilerin içselleştirilmesi gerekliliğine dair önemli bir tavsiyeyi de içinde taşır.

Gazalî’nin derin bir ilmi faaliyet neticesinde bunalıma maruz kalması onda sadece karşı konulmaz bir vehime sebep olmamış, aynı zamanda iştahsızlık, hazımsızlık ve halsizlik gibi durumlara da neden olmuştur. Şöhreti ve saygınlığıyla bu denli yüksek bir seviyedeki zatın, ilmi faaliyetlerinde Yüce Yaratıcının rızasını gözetmediğinin farkına varması, kanaatimizce Gazalî’nin hayatı için ciddi bir farkındalıktır. O, Bağdat’tan ayrılmak için uzun bir nefis mücadelesi vermiş, altı ay sonra da bulunduğu yerden ayrılabilmiştir. İki yıl kalacağı Şam’daki Emeviye Camii ise, onun ruhi tekamülünde ve ahlakını güzelleştirmede önemli bir kilometre taşını oluşturur. Düşünce tarihine ismini altın harflerle yazdırmış pek çok büyük şahsiyetin hayatlarında da tesadüf edildiği üzere, Gazalî’nin on bir yıl süren inziva dönemi olmuş, bu inziva dönemi ona sadece bir içsel arayış değil, aynı zamanda insanlığa ışık tutan tasavvufi derinliklere sahip önemli eserler de kazandırmıştır. İhyâu Ulûmiddîn, Kimyâüs’-Saadet, Eyyühe’l Veled gibi insan ruhunun en derin köşelerine dokunan bu eserler, onun düşünsel serüveninin bir yansıması olarak, tasavvufun en önemli metinleri arasında yerini almıştır. Gazalî’nin düçar olduğu vesveseye “Allah’ın kalbine attığı bir nur” sayesinde kurtulması ise, dikkate değer bir konudur. O, El-Munkiz Mine’d Dalal adlı özgün eseriyle, bir bilginin ruh ve fikir dünyasına ait birçok detayı sunmakla kalmaz, döneminin fikri yaklaşımları için bir dizi değerlendirmede de bulunur. Yaşadığı dönem hakkında yaptığı değerlendirmeler, onun eserini başucu eserlerinden biri olma konumuna yükseltmiştir. Gazalî, bu eserinde sırasıyla kelam ilmini, felsefenin yöntemini, Batinilerin ilmini ve sufilerin yolunu ele alır. O, ehli sünnet inancını muhafaza etmek ve onu bidatçilerin karıştırıp bozmalarından kurtarmak amacı olan kelam ilmini, farz-ı kifâye olarak addeder. Ona göre herkesin bilmesinin gerekli olmadığı bu ilim dalı, haktan sapanlara karşı koyarak onları şüpheden arındırmak için gerekli bir ilimdir. Ancak Gazalî kelamcıları ehli sünnet inancını bidatçilerin tahrifinden korumakta başarılı bulamadığı için, bu ilmin aradığı gerçeği sunmada yetersiz kaldığı kanaatindedir. “Her grup kendi inancından memnundur.” sözü ile, bu kanaatini temellendirmeye çalışır. Kelam bilginlerinin cevher ve araz gibi kendilerini ilgilendirmeyen konularda uğraşmalarını nihai anlamda bir söz söyleyememeleri gerekçesiyle kafa karışıklığına sebebiyet verdiğini, görüş ayrılıklarının şaşkınlıktan doğan karanlıkları bütünüyle ortadan kaldıramadığını ileri sürer.

Gazalî, filozofların siyasetle ilgili görüşleri konusunda da temkinli olunmasını, bu görüşlerin doğruyu yanlıştan ayırt edecek şekilde ele alınmasını öğütler. Nitekim bu bilgiler geçmişteki ilahi kitaplardan ve peygamberlere ait hikmetlerden izler taşıdığı gibi bazen de ahlakla ilgili fikirlerde sufilerin görüşlerine dayanır. Onun öğrendiği önemli bir husus daha vardır ki, o da bir mezhebi anlamadan ve bütün inceliklerine vakıf olmadan reddetmenin, karanlığa taş atmakla eşdeğer olduğu yönündeki tespitidir. O, aynı zamanda tabiat/fizik ilimlerinin deneysel dünyaya bakan yönünün olması hasebiyle inkar edilme zorunluluğunun olmadığına da değinir. Hakikate ulaşma sürecinde hal ehli olanların yolunu takip etmenin etkili olduğuna yer verir.

Toparlamak gerekirse, Gazalî’nin hakikati arayışı, ilimlerin gayesinin ne olduğunun tespiti bakımından kayda değer bir mesele olduğu kadar ilimlerin yöntemine getirilen önemli bir eleştiriye de karşılık gelir. Yöntem ve metotlarındaki farklılıklar ışığında irdelediği ilimlerin, hakikati aramanın yegane sebebi oluşunun farkına varması, Gazalî’de ilim faaliyetinin gayesini şeffaf bir şekilde yansıtır. Dolayısıyla onun hakikati bir sistem dahilinde ilimler üzerinden ne şekilde aradığını takip etmek, bilginin tekâmül sürecini gözlemlemek adına değerli olduğu kanaatindeyiz. Bu yönüyle, Gazalî’nin ilim yolculuğu bugün bile birçok ilim talebesine rehberlik ederken; ulaştığı hikmet ve eleştirel yaklaşımı, onu düşünce tarihimizin istisnai simalarından birine dönüştürmüştür.