Popüler tarih kitaplarıyla büyük bir tarih okuyucu kitlesi oluşumuna katkı sağlayan ünlü tarihçi İlber Ortaylı bu kitabında, tarihte Türklerin yıldızının parladığı anları anlatıyor. Ülkemizde yaygın olan Osmanlı merkezli tarih anlatısının uzağında, Osmanlı öncesinde var olan büyük Türk devletlerini ve onların başarı sırlarını da masaya yatırıyor.
Türkler tarih boyunca Hindistan’dan Baltık denizine kadar çok büyük bir coğrafyaya hükmettiler. Orta Asya, Orta Doğu, Kafkasya, Avrupa ve Afrika gibi bölgelerin tarihlerinde çok önemli roller oynadılar. Bunu yaparken adaleti gözettiler. Edebiyat, mimarî, musiki, tıp gibi birçok alanda yetkin eserler verdiler. Tarihe mâl olmuş birçok büyük devlet kurdular. İşte bu çalışma ile bu devletler özelinde, 13. asırdan 16. asra kadar Türk tarihinin en önemli dönemeçleri, eksileri ve artılarıyla irdeleniyor.

Timurlular
Emir Timur, 14. yüzyılın “Timur Devri” diye anılmasına sebep olan Türk hükümdarıdır. Hayatının ilk bölümünü taht kavgalarıyla geçirse de ömrü boyunca Türk dünyasının büyük bir bölümüne sahip olmayı başarmıştır. Timur aslen Çağatay kökenli olmasına rağmen o bir Çağatay Hanedanı kurmaktan ziyade, Cengiz sülalesine meyilliydi. Cengiz soyundan evlendi ve damat anlamına gelen “Göregen” unvanını kullandı. Bundan dolayı “Timur Han” yerine “Emir Timur” olarak bilinir, nitekim kendisi de öyle kabul etmiştir. O devirlerde hükümdarlığın meşruluğu için iki sülaleye bağlanmanız gerekirdi: Oğuz Han’ın ve Cengiz Han’ın soyuna. Timur, Cengiz Han’ı tercih etti. Hatta Cengiz Han’la akraba olduğu iddiasıyla yaşadı.
Timur, Cengiz gibi büyük bir imparatorluk kurmak istiyordu, bu uğurda Anadolu’yu, Hindistan’ı, kısacası Asya’yı fırtına gibi geçti. Savaşları Müslümanlarlaydı. Bu kanlı savaşların yanında, edebiyata, astronomi ve matematiğe verdiği önemle de anılır. Onun yarattığı Semerkand ve Buhara gibi şehirler bugün İstanbul, Kahire, Isfahan, Şam gibi İslâm kültürünün en önemli şehirleri arasına girdi. Bunların yanı sıra arkasında büyük bir miras bıraktı. Bu mirasın içinde doğumuna vesile olduğu bazı şehirler, kurduğu rasathaneler, medreseler ve yazdırdığı kitaplar mevcut. Kendi kanunlarını içeren “Tüzükât” adlı eseri de buna ekleyebiliriz.

Altın Orda
“Orda” kelimesi Moğolcada çadır anlamına gelir. Devletin kurucusu olan Batu Han’ın çadırının üst kısmı altın yaldızlı olduğu için bu adın verildiği kabul edilir. 1277’de ölen Cengiz Han, ölmeden önce imparatorluğunu dört oğlu arasında bölüştürmüştü. Cuci Han, Cengiz Han’dan önce ölünce onun devletinin başına oğlu Batu Han geçti. Önce Mavi Orda’ya sonra bütün Orda’ya sahip oldu.
Altın Orda doğrudan Cengiz Han’ın sülalesine bağlanan bir devlettir. Doğu Avrupa’daki son Türk imparatorluğu da Altın Orda’dır. Başlangıçta Kazakistan ve Sibirya civarını kapsayan hâkimiyet bölgeleri, Batı seferlerinden sonra Ukrayna steplerinden Polonya’ya kadar uzanmıştır.

Kırım Hanlığı
Kırım Hanlığını 15. yüzyıl başlarında kurulmuş bir Tatar devleti olarak tarif edebiliriz. Bu hanlık, Altın Orda devletinin yıkılışından sonra bu coğrafyada kurulan hanlıklardan biridir. 1427’den 1783’e kadar yaşayan Kırım Hanlığı bu süreçte 300 yıl kadar Osmanlı hâkimiyetine tâbi olmuştur (1475-1774). Kırım’ı başından sonuna kadar Giraylar denilen hanedan yönetmiştir. Osmanlı tabiiyetinden sonra da hükümdarlık hep Giray ailesine verilmiştir. Bu, Kırım’da istikrarı sağlamıştır. Kırım hükümdarları “Han” unvanını kullanmıştır. Veliahtlarına ise “Kalgay” demiştir. Hanzade denen şehzadeler de vardı ve bunlar eğitim almaları için küçük yaşlarda Kafkasya’ya gönderilir, burada birkaç yıl kaldıktan sonra geri dönerlerdi.
Kırım Hanlığı, 1783’te Ruslar Kırım’a hâkim olunca yıkıldı. Ancak Osmanlı ile ilişkiler o tarihten sonra da kopmadı. İstanbul’a talebeler gönderildi. Kırım Savaşı’dan sonra Kırımlı mülteciler Osmanlı ülkesine yerleşti. 1917’deki Bolşevik ihtilalinden sonra Kırım’da bağımsız bir Türk devleti kuruldu ancak tabii ki bu çok sürmedi. Kızıl Ordu’ya yenilen Kırım Türkleri 1921’de SSCB’ya dâhil edildi. Sovyet dönemi çok üzücü bir dönemdir. 1944 yılında bilindiği gibi Almanlarla işbirliği yaptıkları gerekçesiyle Kırımlılar Sibirya’ya, Orta Asya bozkırlarına sürgün edildi. Nüfus eridi. Bu döneme kadar Kırımlılar İstanbul lehçesine yakın bir Türkçe konuşup yazarlardı. Ancak Sovyetler diğer Türkî devletlerde olduğu gibi burada da yerel lehçeyi hâkim kıldılar.

Türkler Roma Ülkesinde
Yazılı olarak Türklerin tarihi 12 yüzyıl kadar tutmaktadır. Bilindiği gibi Orhun Kitabeleri’ne dayandırılır. Başka milletlerin Türkler hakkında yazdıkları ise daha erken tarihlere aittir. Ancak son araştırmalardan öğreniyoruz ki Türklere ait yazılı metinlere 8. yy’dan önce de rastlanıyor. Tarih bilgimizi ve yorumumuzu yeni bilgiler ışığında değiştirmek durumundayız. Yazılı olarak 12 yüzyıl tutan Türk tarihinde Osmanlı Devleti bir zirvedir.
Malazgirt Zaferi, Türk tarihi açısından çok önemli bir zaferdir. Bu savaştan sonra Anadolu’da çok hızlı bir yayılma gerçekleşmiştir. Zira Doğu Roma (Bizans) Anadolu’da güçsüzleşip geri çekilmeye başlarken Türkler ise güçleniyorlardı. Öyle ki henüz 1100’lü yıllarda buranın adı olarak “Turkiya” veya “Türkmenya” gibi isimler İtalyanlar tarafından kullanılmaya başlanmış. “Anatolia” Yunancada “Doğu” demektir. Bizse buraya “Diyar-ı Rum” dedik, Roma ülkesi anlamında. Sonra zamanla Anadolu’ya dönüştü. Balkanlar’a geçince de oraya “Rumeli” dedik.
Aslında Fatih devrindeki Otlukbeli Savaşı’na kadar “Türkiye” ismi Doğu Anadolu’yu kast ediyordu. Savaşta Selçukluların varisi olan Uzun Hasan yenilince Akkoyunlu aşiretleri İran yaylalarına göç ettiler. Onlardan boşalan yerlere Kürtler, Ermeniler ve Türkler geldi. Anadolu o dönemde boş bir bölge yani İran üzerinden akan nüfusa açık. Ve İran üzerinden sadece Türkler değil, İranlılar da geliyor. O dönemlerde Anadolu şehirlerinde sokaklarda dahi Farsça konuşuluyor. Dilimizde Farsça kelimeler bu yüzden fazla. Ayrıca Arapçanın dilimizde etkin olması Araplarla temasımızdan değil İranlılarla temasımızdan ileri gelir. Türkler Türkçeyi İran’da devlette, edebiyatta veya dinî hayatta değil, orduda kullandılar. Hatta denilebilir ki bir devletin Türk olup olmadığı ordusunda Türkçe konuşuluyorsa anlaşılır.

İstanbul’un Fethine Doğru
Selçuklu’dan sonra sahneye çıkan Osmanlı Devleti’nin kuruluşu tartışmalıdır. 1299, 1300, 1301 tarihlerinden birinde kurulmuştur. Fakat Osmanlı, noterden onaylı bir vesikayla “Hayırlı uğurlu olsun!” denilerek kurulmadığı için net bir tarih belirlemek mümkün görünmüyor. Zaten bu pek de önemli değil. Bu döneme dair sıkıntımız, kaynağın olmaması. 1300’den 1440’lara kadar birinci elden bir metne sahip değiliz. Bu durum işleri çok zorlaştırıyor. Elimizdeki ilk kayıtlar II. Murad ve Fatih devrine ait.
Balkanlar, kuruluştan yıkılışa kadar Osmanlı için önemli bir bölge olmuştur. Osmanlı’yı bir Balkan imparatorluğu olarak görmek de mümkün. Zira kuruluştan itibaren iki asır içinde devlet Tuna’ya kıyılanmış bir imparatorluğa dönüşmüştür. Balkanlar’da Osmanlı hâkimiyeti beş asrı buluyor. Balkanlar’ın her köşesinde Osmanlı’dan bir iz vardır. Selanik gibi stratejik şehirleri Osmanlı inşa etmiştir. Osmanlı, Balkanlar’da halkın vergilerini azalttı. İyice yerleştikten sonra ticaret yolları oluşmaya başladı. Burada önemli addedilebilecek sadece, Arnavutluk kıyısından İstanbul’a kadar olan Roma yolu (Via Egnetia) vardı. Osmanlı’dan sonra köprüler, yollar, kervansaraylar yapıldı. Bu vesileyle Balkanlarda ticari ve zirai hayatta bir canlılık görüldü. Bu, fetihlerden önceki dağınık Balkanlar görüntüsünü bir kenara atarak burada bir birlik oluşturulmasını sağladı. Bu süreçte Osmanlılar Anadolu’yu ihmal etmiş olsalar da Balkanlar’a çok yatırım yaptılar.

Bayezid, Cem Kavgası
Fatih arkasında iki halef bıraktı: Bayezid ve Cem. O sırada Bayezid Amasya’da, Cem ise Karaman’da. Cem Sultan, 1459’da Edirne Sarayı’nda doğdu, henüz İstanbul’daki Topkapı Sarayı bitmediği için oraya geçilmemişti. Annesi Çiçek Hatun diğer şehzade annelerinin aksine soylu bir aileden gelmez; bir esirdir. Sırp kökenli olduğu düşünülür.
Bu kardeşler arasındaki kavga, sonrasında benzeri görülmemiş şiddette bir kavgadır. Öyle ki bu sebepten babaları Fatih Sultan Mehmed’in cenazesi, bir hafta ortada kalmıştır.
II. Bayezid’in nihai amacı Cem’i öldürtmekti. 1494’te papaya, bir mektup ve 40 bin duka altınla birlikte bir elçi yolladı. Herhangi bir şekilde Cem’in öldürülmesini istedi. Fakat papalık bu rehineyi biraz daha kullanmak istiyordu. Ama sonunda Charles, Cem’i papadan aldı. Papa Cem’i daha yola çıkmadan önce uzun süreli olarak zehirletmişti. Neticede 1495’te Cem, Napoli’de öldü. II. Bayezid onun için yas ilan etti. Cesedi, dört yıl sonra Osmanlı toprağına getirildi ve Bursa’ya gömüldü. Ancak çocukları orada kaldı, vaftiz edilip Hristiyan oldular. Oğlu Murad ve iki torunu, 1522’de Rodos’un fethinden sonra öldürüldü.

Yavuz Sultan Selim
Yavuz Sultan Selim, sekiz yıl gibi kısa bir sürede, Güneydoğu Anadolu, Arap Yarımadası ve Kuzey Afrika gibi devasa büyüklükteki toprakları Osmanlı bünyesine katmıştır. Sadece birkaç yıl içinde fethettiği bu yerlerde kurduğu nizam, 400 yıl boyunca o bölgelerde bir barış döneminin yaşanmasına vesile olmuştur.
Yavuz Sultan Selim büyük bir askerdi. Seferlerini hep Doğu’ya yaptı. İki büyük Türk devletini, Safevileri ve Memlükleri mağlup etti. Şah İsmail’i çok genç yaşlardan beri düşman belliyordu. Nihayet onu Çaldıran’da yendi ve Tebriz’e girdi. Ancak buraya yerleşmenin kolay olmadığını görüp çıktı. Daha sonra Memlükleri yendi. Bu iki devlet de küçümsenmemelidir. Safeviler din merkezli de olsa iyi bir teşkilatlanmaya sahipti. Memlükler ise önce bütün Asya’yı ele geçirmiş Moğol ordularını, sonra da Haçlı ordularını durdurmayı başarmış muzaffer bir devletti. İki devlet de askeriyeyi iyi bilirdi. Ancak Yavuz onlardan daha donanımlıydı. Askerliğin yanında, iklim ve coğrafya bilgisi çok güçlüydü. Ateşli silahları ordusuna iyi adapte etti. Mısır seferinde, çölü başarıyla kısa süre içinde geçişi, coğrafya bilgisinin ispatıdır. Hatta I. Dünya Savaşı’nda Cemal Paşa’nın yanlış bir zamanda orduyu aynı çöllerden geçirirken sıcak ve kum fırtınası yüzünden nasıl perişan ettiğini hatırlarsak, Yavuz’un bu konudaki yetkinliği daha da öne çıkıyor.

Kanuni Devrine Giriş
16. yüzyıl Osmanlı için bir doruk noktasıdır. Bunun tabii ki en önemli sebebi Kanuni Sultan Süleyman’dır. Sonraki dönemlerin vakanüvisleri bu devri “Asr-ı Süleyman Han” diye tarif eder. Bu devirde Osmanlı ulaşabileceği en büyük sınırlara ulaşmadı ama Kanuni Sultan Süleyman, Avrupa’da “Muhteşem-Magnifique” gibi unvanlarla anılır oldu, ondan Sultan diye bahsedilirdi. Büyük dedesi Fatih, Doğu Roma İmparatorluğu’nu yıktı, Kanuni ise devleti hem Mezopotamya hem de Tuna kıyılarında ebedileştirdi.
Kanuni’nin Avrupa seferleri sonunda Osmanlı, bir Tuna imparatorluğuna dönüştü. Tuna’nın çoğu önemli şehri Osmanlı’nın elindeydi.
Kanuni’nin doğu seferleri de çok önemlidir, zira devleti bir Mezopotamya devleti yapmıştır. Peki, bu neden önemlidir? Çünkü daha önce bu topraklarda kurulan iki büyük Roma imparatorluğunun ikisi de Mezopotamya’ya sahip olamamıştır. Kanuni bu güce erişti. Bağdat ve havalisini alarak devleti Basra Körfezi’ne kadar genişletti.
Kanuni dönemi bilim ve sanat anlamında da en canlı dönemdir. Başta Kanuni’nin kendisi şairdir. Bu devrin Fuzuli, Baki gibi ünlü şairleri, Sinan gibi ünlü mimarları, Ebussuud Efendi gibi ünlü fıkıh âlimleri ve ünlü müzisyenleri vardır. Topkapı Sarayı Kütüphanesi’nin en önemli iki bânîsi Fatih ve Kanuni’dir.
Netice olarak, Kanuni, yaşadığı devre damgasını vurdu. Bu yüzden, o devirleri “Kanuni Dönemi” ve “Kanuni Sonrası” diye ikiye ayırabilmek mümkündür.

Türkler tarihte pek çok büyük devlet kurdu. Pek çok büyük komutan yetiştirdi. Timur, Baybars, Fatih, Yavuz, Kanuni, Babür Şah bunlardan birkaçı… Çin sınırlarından Avrupa içlerine kadar çok büyük bir alana hükmetti. Bütün bunları adalet esasıyla yaptı. Birçok kere kendi aralarında savaşsalar da adaleti gözetmeyi vazife bildiler. Bu sebeple Türklerin yayılmacılığı Avrupa’nın yayılmacılığından farklı olarak sömürge odaklı değildi. Avrupalılar işgal ettiği yerlerde kendi kültür ve dillerini ikâme etmelerine rağmen Türklerin hükmettiği bölgelerde bir dil ve kültür birliğinin inşa edilmemiş olması Türklerin baskıcı ve sömürgeci bir zihniyetten uzak hüküm sürdüklerini gösteriyor. Öte yandan tarihi süreci izlediğimizde görüyoruz ki: Türk tarihinin doruk noktası olan Osmanlı Medeniyeti gökten düşme bir medeniyet değil, ta Göktürklerden itibaren örülmeye başlanan bir merdivenin en üst basamağıdır.

İlber Ortaylı

Editör Hakkında