28 Mayıs 2018’de dar-ı bekaya irtihal Prof. Dr. Semavi Eyice’nin, bu ay 100. sayısını yayınlayan Derin Tarih dergisinin 3. sayısında Ayasofya üzerine mutlaka okunması gereken önemli bir yazısı vardı. Ayasofya’nın yine gündemde olduğu şu günlerde Semavi hocanın yazısını hatırlatalım istedik.

1. Kimler yaptırdı?

Ayasofya, 4. yüzyılda putperest mabetlerin yerine ahşap çatılı bazilika biçiminde bir yapı olarak inşa edilmişti. Genellikle bu ilk yapının I. Constantinus’un eseri olduğuna inanılır ise de, kilise ancak onun 337’de ölümünden sonra oğlu Constantius döneminde bitirilerek, açılışı 15 Şubat 360’da yapılmıştır. Ayasofya (Hagia Sophia), Hıristiyan üçlemesinin (ekânim-i selâse) ikinci unsuru ‘oğul’un bir vasfı olan mistik ilahî hikmet (sophia) mefhumu adına kurulmuştu. Patrik Ioannes Khrysostomos’un İmparatoriçe Evdokia’nın gazabına uğrayarak sürgüne yollanması yüzünden çıkan bir ayaklanmada 20 Haziran 404’te yanan kilise, II. Theodosius tarafından daha büyük olarak yeniden yapılıp 10 Ekim 415’te tekrar ibadete açıldı. 1935’te Prof. Dr. A. M. Schneider tarafından, binanın batı tarafında yapılan kazıda, üzerlerinde havarileri temsil eden kuzu kabartmaları olan büyük blokların bu ikinci yapının giriş cephesine ait olduğu kabul edilir.
İmparator Iustinianos (527-560) aleyhine çıkan Nika (Zafer) ayaklanmasında 13-14 Ocak 532 gecesi Ayasofya bir defa daha yandı. Iustinianos, durum düzeldikten hemen sonra kilisenin yeniden yapımına girişerek, bu işle Batı Anadolulu 2 mimarı, Trallesli (Aydın) Anthemious ile Miletoslu (Söke yakınında Milet-Balat) Isidoros’u görevlendirdi. Mısır, Suriye ve Anadolu’daki putperest yapılardan çıkarılan işlenmiş sütunlar ve çeşitli yerlerdeki taş ocaklarından getirilen malzeme, çağının bir kaynağının bildirdiğine göre, 100 ustabaşının idaresindeki 10.000 işçinin gayretleriyle işlendi ve inşaat 5 yıl sonra tamamlandı; açılış 27 Aralık 537 günü yapıldı.

2. Nasıl yapıldı?
2 mühendis mimar, yaklaşık 77 x 71 metre ölçüsündeki Ayasofya’yı erken Hıristiyan dönemin dinî yapılarında uygulanan, batı-doğu ekseni üzerinde 2 destek dizisi ile uzunlamasına 3 sahna (nef’e) ayrılan bazilika planında yapmakla beraber, orta mekânın üstünü, köşe pandantifleri ile esas kabuğu şişmiş bir yelken gibi bir bütün teşkil eden ve çapı 31-33 metreyi bulan büyük elips bir kubbe ile örtme yoluna gitmişlerdi. Her ne kadar geç Roma İmparatorluk dönemi mimarisi çapı 30 metreyi aşan kubbeler yapmış ise de, bunlar yuvarlak dış duvarlı binaların üstlerine tencere kapağı gibi oturuyordu. Hâlbuki Ayasofya’da statik bakımdan tamamen değişik bir sistem uygulanmış ve kubbenin orta nef’inin 4 büyük payesine dayanan, 4 büyük kemere oturması sağlanmıştır. Bu, o vakte kadar hiçbir mimarın düşünmediği veya bu ölçüde bir binada cesaret edemediği çok cüretli bir uygulama idi. Büyük kubbe kitlesinin baskısını karşılamak üzere, batı-doğu ekseni üzerinde, kademeler halinde alçalan ve baskıyı önce 2 yanına, bunların da her birini 3’e bölen yarım kubbeler (batıda 2 yarım kubbe ve 1 tonoz olacak şekilde) yapılmıştı. Hâlbuki yanlarda, kuzey ve güneyde kubbenin baskısı, galerilerde yan duvarlardaki pâyeler, sütunlar, kemerler ile tonozlar yardımıyla karşılanmıştı. Bu ölçüde ve zemin planı bu tertipte olan bir yapıyı, bu derecede büyük bir kubbe ile örtmek büyük cesaret işi idi. Statik bakımdan bu ağırlığı çok güç karşılayan Ayasofya, gerek Bizans, gerek Osmanlı döneminde, duvarlarına dışarıdan eklenen büyük destek payandalarının yardımıyla bugüne kadar ayakta kalabilmiştir. Nitekim 577 yılındaki şiddetli deprem sonrasında, 7 Mayıs 578’de büyük kubbenin diğer tarafının çökmesi üzerine, ilk mimarlardan Isidoros’un yeğeni genç Isidoros, kubbeyi öncekine nazaran 6,25 metre kadar yükseltmek ve ana kemerlerin köşelerindeki küresel üçgenleri (pandantifler) ayrı geçiş unsurları yapmak suretiyle örtü sistemini değişmiştir. Böylece tamiri tamamlanan kilise 24 Aralık 562’de yeniden açılmıştır.

3. Nasıl Müslüman oldu?

Şehrin en büyük 2 kilisesinden birincisi olan Ayasofya, İstanbul’un 1453’te fethinin hemen ardından, fetih yoluyla alınan her yerde uygulanan usul gereğince camiye çevrildi. Tursun (Tur-ı Sina) Bey’in yazdığına göre, kubbeye kadar çıkan Fatih Sultan Mehmed, yapı ve çevresinin harap görünüşü karşısında, meşhur Farsça beyti söylemiştir. Padişah, Ayasofya’nın tahribini önlemiş, burada ilk namazı kıldıktan sonra, hayratının ilk eseri olarak buraya vakıflar tahsis etmiş; yanına da ayrıca, sonraları pek çok değişikliğe uğrayan bir medrese yaptırmıştır. Fatih’in vakfiyelerinden öğrenildiğine göre, caminin çeşitli hizmetlerinde 62 kişi bulunuyordu. Ayasofya’daki en son değişiklik ise 19. yüzyılda yapılmıştır.
Ayasofya Camii’nin ilk minaresi, batıdaki yarım kubbenin 2 tarafında bulunan ağırlık kuleciklerinden güneydekinin üstüne ahşap olarak yapılmış ancak 1573 yılı tamirinde kaldırılmıştır. Yapılan etraflı incelemede, minare olarak ağırlık kulelerinin kullanıldığı anlaşılmıştır. Caminin güneybatı köşesindeki tuğla minarenin Fatih devrine ait olduğu söylense de, bunun II. Bayezid devrinde yapılmış olması bizce daha muhtemeldir. Çünkü cami II. Bayezid devri özelliği taşır. II. Bayezid dönemine ait olduğu iddia edilen, Bâb-ı Hümayun karşısında, güneydoğu köşesindeki yivli minarenin ise, Edirne’deki Selimiye Camii minarelerine çok benzemesi sebebiyle, Mimar Sinan’ın eseri olduğunu, dolayısıyla 16. yüzyılın 2. yarısında yapıldığını tahmin ediyoruz. Diğer 2 minare ise III. Murad devrine aittir ve Sinan’ın eseridir.
Türk şehirlerinin çoğunda bulunan Ulu Cami İstanbul’da yapılmamış, bu görevi 1934’te camilikten çıkarılıncaya kadar 480 yıl Ayasofya sürdürmüş, Türkleşen İstanbul’un en başta gelen İslâm ibadet yeri olarak özel bir değere sahip olmuştur. Nitekim Kadir geceleri burada başka hiçbir camide rastlanmayacak bir ihtişam içinde kutlanırdı. Enderun Tarihi’ni yazan Tayyarzâde Ata Bey’in belirttiğine göre, padişahlar Kadir gecelerinde teravih namazı için büyük bir merasimle Ayasofya’ya gelirlerdi. Ayasofya’da Bayram namazı kılmak da makbul bir olaydı.

4. Osmanlı padişahları Ayasofya’yı nasıl şekillendirdi?

Kanuni Sultan Süleyman devrinde Budin’in fethi (1526) üzerine, oradaki başkiliseden (katedral) alınan tunç şamdanlar, üzerine manzum birer kitabe kazınarak Ayasofya’da mihrabın 2 yanına yerleştirildi. Sultan II. Selim, Ayasofya’ya büyük ilgi göstermiş ve padişah olduğunda bu ibadet yerini ziyaretinde, Bizans döneminde yapının giriş holünde (narteks) mermer levhalar üzerine işlenerek duvara yapıştırılmış 1166 tarihli uzun bir imparatorluk kararnâmesini tercüme ettirmiştir. Sonra bunları kaldırtarak, babası Kanuni Sultan Süleyman’ın türbesinin saçağında tersine çevrilmiş olarak kullanılmasını uygun görmüştür. 1960’ta türbenin tamiri sırasında bu levhalardan bir kısmı bulunmuş, alçıdan kopyaları alındıktan sonra yine türbedeki yerlerine konulmuştur. Alçı kopyalar ise Ayasofya’da evvelce asıllarının durduğu duvara yapıştırılmış olarak görülebilir.
Sultan II. Selim zamanında, Ayasofya’nın etrafını saran ve yapıya zarar veren evlerden ayıklanması uygun görülerek, gerekli istimlâkler yapıldığı gibi, Hassa Başmimarı Koca Sinan tarafından destek payandaları inşa olunarak, binanın çökmesi önlenmiştir. Bu vesile ile yapılan minarenin, güneydoğu köşedeki yivli minare olduğunu tahmin etmekteyiz. Bu sıralarda Fatih devrine ait batıdaki yarım kubbe yanında bulunan ahşap minare de kaldırılmıştır. Bunların kitabeleri de Kızlarağası Beşir Ağa tarafından yazılmıştır. Ayasofya Medresesi ise Fatih döneminde yapılmış, sonradan yıkılmıştır. Ayrıca Hürrem Sultan’ın vakfı olarak yapılan Ayasofya Hamamı (Mimar Sinan’ın eseridir), I. Mahmud’un yaptırdığı imaret, kütüphane, harikulade güzellikteki şadırvan, aşhane imareti, hazine binası (zahire ambarı yapılmıştır) sıbyan mektebi ile Bâb-ı Hümayun’a açılan imaret kapısı Osmanlıların Ayasofya’ya en değerli katkılarıdır. Bunların kitabeleri de Kızlarağası Beşir Ağa tarafından yazılmıştır.

5. Ayasofya’nın yanındaki türbelerde kimler yatıyor?

Şehrin Ulu Camii durumunda olan Ayasofya’nın etrafındaki padişah türbelerinin yapımına da bu sırada başlanmış, ilk türbe Mimar Sinan tarafından, 1574’te ölen II. Selim için inşa edilmiştir. Bu gelenek sonraları da sürdürülmüş, Ayasofya’ya önemli ilaveler yaptıran ve 1595’te ölen III. Murad’ın türbesi de Hassa mimarı Davud Ağa tarafından II. Selim’in yanına yapılmıştır. III. Murad zamanında, Ayasofya’nın kuzey tarafında yükselen kalın gövdeli 2 minare inşa edilmiş, ince ve zarif mermer işçiliği gösteren minber, kürsü ve mahfil ile çini kaplı hünkâr mahfili yapılmış; Bergama’da bulunan, İlk Çağ’dan kalma ve yekpare mermerden oyulmuş 2 büyük küp getirtilerek, cami içine şadırvan olarak yerleştirilmiştir. III. Mehmed’in ölümünden sonra da onun için Mimar Dalgıç Ahmed Ağa üçüncü büyük türbeyi inşa etmiştir. Her 3 türbe de Osmanlı dönemi Türk mezar sanatının en muhteşem anıtlarından sayılır. Türbelerin etrafına da hanedandan birçok kimse gömülmüş, burada ayrıca şehzadeler için küçük bir türbe inşa olunmuştur. 1617’de tahta çıkan, fakat 3 ay sonra şuuruna sahip olmadığı anlaşılarak tahttan indirilen Sultan I. Mustafa 1622’de tekrar padişah yapılmıştır. 1 sene 4 ay sonra yeniden hal edilince 16 yıl sarayda kapalı tutulup 1639’da ölmüş, naaşı da Ayasofya’nın yanında, fetihten beri kandil yağları deposu olarak kullanılan eski vaftizhanenin acele olarak türbeye dönüştürülmesiyle buraya gömülmüştür. 9 yıl sonra, 1648’de Sultan İbrahim de aynı türbeye defnolunmuştur. Bazı şehzadeler ile hanedandan kadın ve kızlar da burada yatmaktadır.

6. Osmanlı’nın son restorasyonunda neler yazıldı?

Câbi Said Efendi’nin yazdığına göre, Sultan II. Mahmud zamanında H.1224 (1809/10)’te Ayasofya bir tamir daha görmüştür. Fakat en geniş kapsamlı tamir, Sultan Abdülmecid’in emriyle 1847-49 yılları arasında gerçekleşmiştir. Başlangıçta basit bir tamir düşünülmüşken, sonra işlerin büyütülmesi uygun görülerek, çalışmaların idaresi İtalyan İsviçre’sinden Gaspare Trajano Fossati (1809-1883)’ye havale edilmiştir. İstanbul’a 1837’de gelen Fossati, kardeşi Giuseppe ile daha birçok memleketlisini de yardımcı almış; ortalama 800 işçi çalıştırmak suretiyle yapıdaki çatlaklar, tehlikeli yerler o yılların tekniği ile giderilirken, iç ve dış süslemesi de bütünüyle elden geçirilmiştir. Bu arada kuzey taraftaki medrese 2 katlı olarak yeniden yapılmış, avlunun dış duvarı düzenlenmiş, güney tarafa kubbeli bir muvakkithane inşa edilmiştir. Duvarlardaki mozaik resimler temizlenerek meydana çıkarılmış, sonra tekrar kapatılmış, Teknecizâde’nin yazdığı kare çerçeveli yazı levhaları indirilerek yerlerine Kazasker Mustafa İzzet Efendi’nin yazdığı dev ölçüdeki yuvarlak levhalar asılmıştır. Fossati, Hünkâr mahfilini de kaldırarak bunun yerine bugün görülen Neo-Bizans üslubundaki ve sütunlara alınan loca biçimindeki mahfili yapmış, dış giriş ile mahfil arasına bir 19. yüzyıl sarayı görünümünde olan Kasr-ı Hümayun’u da inşa etmiştir. Çalışmalar bittiğinde H. 1265 yılı Ramazan’ının ilk cuması (13 Temmuz 1849) çok büyük bir törenle açılış yapılmış, bu vesile ile yine Fossati’nin çizdiği bir taslağa göre bir hatıra madalyası da bastırılmıştır. Lanzoni adındaki mozaikçi de, dökülmüş tanelerden Sultan Abdülmecid’in mozaik bir tuğrasını yapmıştır. Tarafımdan Topkapı Sarayı’nın deposunda buldurulan bu tuğra şimdi esas girişin yanında asılıdır.

7. Nasıl müze yapıldı?

Bütün bu tamir ve destekleme gayretlerine rağmen Ayasofya şiddetli depremlerden zarar görüyordu. Nitekim 10 Temmuz 1894 depreminde yarım kubbeler ile tonozlardaki sıvalardan büyük parçalar mozaiklerle birlikte düşmüş, cami uzunca bir süre kapalı kalmıştır. Evkaf Nezareti 1910 yılına doğru topladığı uluslararası heyetten, mimar Kemalettin Bey’in başkanlığında Ayasofya’nın durumu hakkında raporlar almış, fakat uzun savaş yılları yüzünden bir girişimde bulunulmamıştır. (İngiliz mimar Jackson’un bir raporu vardır. H. Prost da Ayasofya’nın rölövelerini çıkarmıştır.) 1. Dünya Savaşı’nın ardından İstanbul’un işgali yıllarında, Ayasofya’yı tekrar kilise yapmak isteyen bazı yabancı güçlerin bir oldubitti yapmasını önlemek üzere, burada küçük bir Türk askerî birliği hazır tutulmuş ve Rumların girişimleri engellenmiştir. Cumhuriyet’ten sonra 1926’da yine yerli ve yabancı uzmanlardan Ayasofya’nın karşı karşıya olduğu tehlikeler ve tamir esaslarına dair raporlar istenmiştir. Amerikalı Thomas Whittemore (1871-1950), 1931’de Ayasofya’nın mozaiklerini meydana çıkarmak üzere izin almış ve çalışmalara 1932’de başlanmıştır. 1934’te Atatürk’ün binanın müze yapılmasını teklif etmesi üzerine, Milli Eğitim Bakanı Abidin Özmen ertesi gün, binanın Vakıflar’dan kendi bakanlığına devrini isteyen ilk yazıyı yazmış ve 1 Şubat 1935’ten itibaren Ayasofya resmen Müzeler İdaresi’ne bağlanmıştır. Amerikan Bizans Enstitüsü binanın rölövesini çıkartıp mozaiklerin üzerini açarken, 1936’da Alman Arkeoloji Enstitüsü Ayasofya’nın batı cephesi önündeki kazıyı yapmıştır. Müze müdürü Muzaffer Ramazanoğlu 1945-55’te iç ve dış kısımda bazı araştırmalar yapmış ise de bunlar yeteri kadar tanıtılmadan kalmıştır. Son yıllarda da bazı yerlerde temizlik ve araştırmalar gerçekleştirilmiştir; fakat bu yaşlı bina bugün çok ciddi problemlerle karşı karşıya bulunmaktadır. Bizans Eserleri Müzesi yapma girişiminde bulunmuşsa da bu girişim tepki çekmiştir. İstanbul’dan çeşitli Bizans parçaları toplanarak bu işe başlanmıştır. Evdoksiya’nın meşhur gümüş kaplamalı heykelinin kaidesi de oraya getirilmiştir.

8. Mozaikleri kim tahrip etti?

Ayasofya’nın 6. yüzyılda yapılan mozaik süslemesi hakkında yeterli bilgi yoktur. Tezyinî mozaiklerin olduğu bilinmekle beraber, insan tasvirli olanların varlığına dair bir ipucu elde edilememiştir. Yalnız kubbenin ortasında büyük bir haç olduğu bilinir. Ayasofya’nın mozaikleri, resim düşmanı dönem (İkonoklasm) 842’de kapandıktan sonra yapılmağa başlanmış ve peyderpey sürmüştür. İstanbul 1453’te fethedilip Ayasofya cami haline getirildiğinde bütün mozaiklerin üzerlerinin kalın bir badana tabakası ile kapatıldığı yolundaki iddia tamamen yanlıştır. Bu dönemde Ayasofya’nın içine giren yabancı seyyahlar çeşitli yerlerde mozaiklerin görünebildiğini bildirirler. Ancak bazı yerlerdeki figürlerin yüzleri badana ile kapatılmıştır. İsveç kralı XII. Karl’ın subaylarından Cornelius Loos, 1710’da İstanbul’da bulunduğu sırada çizdiği resimlerde mozaiklerden bazılarını işaretlemiştir. Ayasofya’da mozaiklerin bütününün badana ile örtülmesi 18. yüzyıl ortalarından itibaren cereyan etmiştir. Baron de Tott, 1755’te mozaiklerin üstlerinin kapatılmış olduğunu ve bazı parçaların sökülerek cami hizmetlerince bahşiş karşılığı yabancılara verildiğini bildirir.
Fossati, 1847-49 yıllarında tamir çalışmaları yaparken çeşitli yerlerde mozaikler bulmuş ve Sultan Abdülmecid’in emri ile bunların üzerlerini açmıştır. Padişah önce bunların açık bırakılmalarını düşünmüş fakat sonra bazı tepkilerden çekinerek, “Bir daha kim bilir ne zaman açılırlar” diyerek üzerlerinin badana tabakası ile örtülmesi için emir vermiştir. Bu sırada İstanbul’a gelen Alman mimar W. Salzenberg (1803-1887), içeride kurulu olan iskelelerden faydalanarak rölöveler çizmiş, mozaiklerin de desenlerini çıkararak, bunları 1854’te renkli olarak muhteşem bir albüm halinde yayımlamıştır. Uzun yıllar ilim âlemi Ayasofya mozaiklerini, asıllarına pek uygun olmayan bu renkli desenler sayesinde tanımıştır.
Thomas Whittemore tarafından 1932’de başlatılan çalışmalar ile peyderpey mozaiklerin temizlenip açılmasına girişilmiş, fakat 1847-49’da bulunan, hatta desenleri çizilen bazı resimlere rastlanmamıştır. Bunların 1894 depreminde döküldükleri tahmin edilir. Whittemore, çalışmalarına dair raporunda “… mozaiklerde hiçbir kasıtlı tahrip ve yüzlerin zedelenmesi izine rastlamadık…” dedikten sonra şu sözleri ekler: “Depremler ve zaman, binayı mozaik resmî sanatının birçok şaheserlerinden mahrum bırakmıştır; fakat kalanlar, Ayasofya’yı kullandıkları 500 yıl boyunca Türkler tarafından daima korunmuştur.” Bu sözlere şu cümle de eklenmelidir: “Yapılan tahripler, hatıra götürmek isteyen yabancıların istek ve teşviklerinden doğmuştur.” 17. yüzyıl ortalarına kadar mozaikler açıkta görülebiliyormuş; yalnız yüzleri kapatılmış durumdaymış. Bilhassa 18. yüzyılda batılı seyyahlar bahşiş karşılığında mozaikleri almışlar. Tahribatın asıl sebebi budur. Çocukluğumda Ayasofya Camii’ne gittiğimde badana tabakası altından mozaikler hayal meyal görülüyordu.

9. Gespare Trajano Fossati kimdir?

İtalyan mimar Fossati, 7 Ekim 1809’da Güney İsviçre’nin İtal¬yanca konuşulan Ticino (Tessin) kanto¬nunda Morcote’de dünyaya geldi. Milano’da Neo-Rönesans üslubunun öğretildiği Brera Akademisi’ne gitti. O dönemde Çarlık Rusyası Neo-Rönesans mimarisini tercih ediyordu. Bu yüzden genç mimarlar Brera Akademisi’nde okuyup, para kazanmak üzere Rusya’ya gitmeyi tasarlıyorlardı. Fossati de 1827’de bu akademiden mezun olduktan sonra Rusya’ya giderek burada birkaç bina yaptı. Yanan Rus sefareti yerine yeni ve gösterişli bir elçilik binası yapılmasını tasarlayan Çarlık’ın isteği üzerine Rus pasaportuyla İstanbul’a gelip mevcut Rus Konsolosluğu binasını inşa etti. Bundan sonra İstanbul’da yeni siparişler aldı. Ülkemizde üstlendiği en önemli görev ise Ayasofya’nın tamiri olmuştur. Sultan Abdülmecid, o devirde Osmanlı Devleti’nin bü¬tün inşaatlarını yapan ünlü Balyan aile¬sine bu işi vermeyerek Batılı bir mima¬rın yapmasını uygun görmüştür. Fossati, bu çok yaşlı binayı ayak¬ta tutabilmek için galerilerde şakulünden kaymış 12 sütunu düzeltmiş, kubbedeki büyük çatlakları doldurmuş, bu kısmı destekleyici önlemler aldı. Ayrıca Ayasofya’nın duvarlarındaki mer¬mer kaplamaları temizleyip cilâlatmış, eksik kısımları alçı ile tamamladı Ancak tonoz ve kemerlerde ayıklamalar yapıldığında badana tabakaları altından eski Bizans mozaikleri meydana çıkmış¬tı. Fossati ilk mozaiğe rastladığında Sul¬tan Abdülmecid’i davet etti, hünkârın bu resimlerin ortaya çıkarılmasını iste¬mesi üzerine de mozaikleri temizletti. Bu sırada yapılan çalışmalarda bezeme mo¬zaikleri açık bırakılarak sadece eksik kı¬sımlar boya ile tamamlandı ve aralardaki Hıristiyan alâmetleri de boya ile örtüldü. Binanın içine iskeleler kurularak nakışlar yenilendi, yeni kandiller takıldı, kıble du¬varındaki pencerelere bir Türk ustanın eseri olan revzenler yerleştirildi. Kazas¬ker Mustafa İzzet Efendi’nin cami içinde yazdığı devasa ölçüde yuvarlak 8 lev¬ha, önceki kare levhaların yerlerini tut¬mak üzere ana pâyelere asıldı.
Fossati, cami¬nin içinde mihrabın solunda bulunan ve duvarı güzel çinilerle kaplı olan hünkâr mahfilinin yerine de 6. yüzyılın Bizans mimarisinden alınma unsurlarla bezen¬miş, sütunlara oturan bir köşk halinde çıkıntı teşkil eden yeni bir hünkâr mah¬fili yaptı. Ayasofya’nın, esası Fatih dö-nemine ait medresesini 19. yüzyıl üs¬lûbunda yeniden inşa etti, ayrıca yan av¬lu kapısına komşu olarak bir de muvakkithâne yaptı. Fossati’nin Ayasofya’daki çalışmaları 13 Temmuz 1849’da tamamlandı ve ca¬mi 1265 yılının Ramazan ayının ilk cu¬ma günü (27 Temmuz 1849) büyük bir tö-renle açıldı.
Fossati, Ayasofya’nın önünde yeni bir dârülfünun binası inşaatını sürdürürken devlet ileri gelenleri için de yalılar ve ko¬naklar yapıyordu. 1847’de Sadrazam Reşid Paşa için bir yalı, 1850’de Kâmil Bey için bir ev, aynı yıl Hollanda sefareti için yeni bir bina ile Osmanlı Hariciye nâzırı için bir yalı yaptı. 1856’da, Harbiye’de Pangaltı’dan Büyükdere’ye kadar bir tren hattı döşenmesini teklif ederek bu¬nun maliyetini ve programını da açık¬ladı. Aynı yıl İran Devleti için Cağaloğlu semtinde bugün de aynı maksatla kul¬lanılan elçilik sarayını inşa etti. 1858’de memleketine Morcote’ye dönen ve 1862’de Milano’ya yerleşen Fossati, Morcote’de Türkiye’den ge¬tirilmiş eşya ile döşenmiş evinde 5 Eylül 1883’te vefat etti.

10. Fossati’nin albümünün özellikleri nelerdir?

Fos¬sati, Ayasofya’nın restorasyonu döneminde meydana çıkan mozaikleri renkli büyük bir al¬büm halinde neşretmeyi tasarlamış ve bunun için Rus çarından 6000 ruble is¬temişti. Çarın hediye olarak sadece bir yüzük göndermesi üzerine bu defa Fos¬sati mozaikleri bir kenara bırakarak Aya-sofya’nın iç ve dış görünüşleriyle çevresini gösteren bir albüm hazırlayıp bunu Sultan Abdülmecid’den sağladığı ihsanla 1852’de Londra’da bastırdı. İçinde renkli 25 levha bulunan bu eser, üstün¬de padişahın tuğrası olmak üzere sul¬tanın yardımlarıyla meydana getirildi¬ğini bildiren çok süslü bir başlık sayfa¬sı ile yayımlandı. 36 x 53 cm ölçülerinde in folio (gazete) boyutundaki bu albümün 1980’de çok ufak boy¬da bir tıpkıbasımı yapıldı. Fakat her ne¬dense bu baskıda Sultan Abdülmecid’e şükranları ifade eden baş sayfaya yer verilmemiştir. Fossati’nin albümü yayım-landıktan az sonra, 1854’te Salzenberg de Ayasofya mozaiklerinin resimlerini büyük bir albüm halinde bastırdı ve bu olay diplomatik çekişmelere kadar uza¬nan bir polemiğe yol açtı.

Kaynak: Derin Tarih, sayı 3.

Editör Hakkında