İstanbul ellerimiz arasında nicedir yorgun bir şehir ve bizler de şehrin yorgunlarıyız. Yüzyıllar önce fethettiğimiz ve ruhumuzu işlediğimiz şehir adeta içeriden kuşatılmış ve boğulmakta. Her geçen gün daha mı az İstanbul kalıyor geriye bizden acaba? Tüm ihya çabalarımıza rağmen üstelik… Zira ihya olunan yapılar da çoğunlukla kuşatılmış ve harimine el uzanır vaziyette.
Yine de İstanbul ümidi yitirilmez, şehrin ve asırlardır şehirlilerin bir olmuş ruhu maddeye dokunur ve taze bir bahar müjdeler köşelerden. Öyleyse her birimizin bir İstanbul’u olmalı sığınmayı bildiği. Zaten tüm o eski İstanbul yapıları kendilerine ilahi veçhe kazandıran niyetler ve güzellik anlayışı ile sığınılası bir hüviyette ve etrafında zamanı durdurup anda yayar bir hâldedir. Bildiğimiz üzere Ahmet Hamdi Tanpınar, Beş Şehir’de şöyle der: “Cedlerimiz inşa etmiyor, ibadet ediyorlardı. Maddeye geçmesini ısrarla istedikleri bir ruh ve imanları vardı. Taş, ellerinde canlanıyor, bir ruh parçası kesiliyordu.”
Mimari, sanatımızın herhalde en çok ilerlediği sahadır ve camiler de ismiyle müsemma bir şekilde bu ileriliğin en görünür kılındığı yapılardır. Medenilik kubbenin altından yayılır ve şehir bir kubbe etrafında inşa olunurdu. Farklı seviyelerde eğitim verilen okullar, hastaneler, aşevleri, çarşı ile mabet şehre açılırdı. Böylece Âlim, Şafi, Rezzak ve daha nice isimleri ile Allah’ın tecellilerine ayine olurdu. En önemlisi de muvakkithanesi olsun yahut olmasın camiler tabii ve başlıca işlevi ile zaman bilincini talim eder ve insana dem bu dem dedirtirdi.
Nihayet bu kadar laftan sonra tüm bu tefekküre vesile olan kısa bir bahçeli camiler gezimden notlar aktarabilirim. Bunlara pek çok ilave olabileceği gibi camiler dışında da İstanbul yorgunları için sığınılası yapılar, rotalar belirlenebilir, bizimkisi bir başlangıç olsun.
Fatih’te Nişancı Mehmed Paşa Camii sakin ve huzurlu bahçesi ile iyi bir duraktır. Bahçesinde iken zamanı daha da zevkli hâle getirmek için İslami Bahçeler ve Peyzajlar yahut Eskiz Defterlerimden Osmanlı Mimarisi eserlerini okuyabilirsiniz.
Yine Fatih’te Hekimoğlu Ali Paşa Camii’ne uğrarsanız zarif sebili ve geniş bahçesi ile sizi karşılar. İsterseniz hamuşanın şahideleri arasında dolaşır, isterseniz Tarihi Uygulamalı Türk İslam Sanatları Kütüphanesi’nden yayılan musikiye kulak verirsiniz. Orada bulunduğum sırada “Huzur romanının İstanbul’u” gezileri yapan grupla karşılaşmam hoş bir tesadüftü. Siz de bu eser veya farklı eserlerden İstanbul rotalarının peşine düşebilirsiniz.
Üsküdar’a geldiğimizde ise Valide-i Cedid Camii meydana basar basmaz karşılaşılan hengâmeden çıkmanız için kucak açar size. 3. Ahmed’in annesi Gülnuş Emetullah Sultan’ın yaptırdığı cami, klasik dönemin son Lale Devri’nin (hoş dursa da çağrışımı ile galat bir isimlendirme) en önemli eseri olarak anılır. Bu cami de, sanılanın aksine sefahat değil bir yanı ile kurumsal sivilleşme ve iktisadi, askeri, sosyal hayatta yenilenme devri olan 3. Ahmed’in sonu acıklı saltanatını alternatif bir okuma ve değerlendirme için isabetli bir yer sayılmaz mı?
Eğer yokuş çıkmayı göze alırsanız Atik Valide Camii de yorgunluğunuzu almayı bekler. Avludaki şadırvanın yanındaki asırlık çınarı ve bahçenin sunduğu dinginliği geride bırakıp camiye adım atınca Osman Hamdi Bey’in tablosundaki gibi mihrabın sağ yanına kadar gidip kıraat-i Kur’an ile iştigal edebilirsiniz.
Yine meydana inip Beylerbeyi’ne doğru geçerseniz de Hamid-i Evvel Camii harika bir bahçe ve deniz manzarası sunacaktır. Cami göğe olduğu kadar denize de açılır burada. Bu ferahlığa belki biraz hüzün karışır ama camiyi yaptıran 1. Abdülhamid Han’ın Özi Kalesi’nin Ruslarca ele geçirildiğini öğrendiğinde üzüntüden geçirdiği felçle vefat etmesi tefekküre şayandır.
Beylerbeyi’nden Üsküdar meydanına dönüp Şemsi Paşa Camii’ne geldiğinizde ise bahçe ve denizin yanında bir kütüphane bekler sizi. Gerçi bahçedeki banklar yahut denize bakan bir pencere önü kitap okumak için daha iyi yerler olacaktır.
Ben gezimde Beşiktaş’a gidemedim o gün gerçi ama Ertuğrul Camii ve Yıldız Camii ile hemen meydanda Sinan Paşa Camii de sizi kalabalıktan çekip kendi devirlerine götürebilir ve zamanınıza daha genç ve dinç iade edebilir. Sinan Paşa Camii’nde Neccarzade Rıza Efendi’nin bir naatı ve Ertuğrul Camii’nde Zafir Efendi’nin yâdı unutulmamalı.
Böylece üç semt için -pekâlâ değişebilir- bir mimari şaheser ve sığınak olarak cami gezisi önerilerimi sonlandırmış olayım.
Hasan Naci