Ömer Nasuhi Bilmen'in güldüğünü bir kere gördüm

Prof. Yusuf Ziya Kavakçı’ya insanın içini ısıtan bir vefa programı düzenlendi. Uzun ve bereketli bir ömre sığdırdıklarından bir demet dinledik bu nur yüzlü dededen. Sadullah Yıldız notlarını aktarıyor.

Ömer Nasuhi Bilmen'in güldüğünü bir kere gördüm

21 Aralık Pazartesi gününün soğuk ve dumanlı İstanbul akşamında, Bağcılar Mehmet Akif Ersoy Kültür Merkezi’nde Prof. Yusuf Ziya Kavakçı’ya insanın içini ısıtan bir vefa programı düzenlendi. Yusuf Ziya Kavakçı, konuşması oldukça önemli olan büyüklerimizden biri; sıradan bir konuşmacı gibi dinlememek gerekiyor onu. Büyüklerin ‘konuşmak’ üzerine genellikle taşıdıkları soğuk tavır da ne güzeldir ki, Yusuf Ziya hocada yok. Kaptırdı mı kendi deyişiyle, “durdurmazsanız Konya’ya kadar giderim” diyor.

Demet Tezcan sordu, Yusuf Ziya Kavakçı anlattı. Uzun ve bereketli bir ömre sığdırdıklarından bir demet dinledik bu nur yüzlü dededen. Bunun bir anlam ifade ettiğini belli edercesine ara sıra izleyicilere dönüp “maşallah, epey de genç var salonda…” diyordu.

Bizim Rus çizmesi altında ezilmeyişimizin sebebidir o”

93 Harbi’nde Gürcistan’dan hicret eden bir ailenin mensubu Kavakçı. Aile Adapazarı-Karaköçek’e yerleşmiş ancak “sonradan köyümün ismini değiştirmişler, Yeşilvadi yapmışlar, şaşırdık kaldık” diyor çaresiz ama muzip bir tonla. O zamanlar tütüncülükle uğraşan köy ahalisi belli ki sadece adını değil uğraşını da değiştirmiş; Yeşilvadi artık fındık yetiştiriyormuş. Gerçi tütünü de iyi para getirdiği için tercih ederlermiş eskiden; “yoksa her şey yetişirdi bizim köyümüzde.” Tütünün yetiştiriliyor olmasına karşın sigara içenlerin ayıplandığını da söylüyor Kavakçı. Onlara “hayır görmemişler” diye bakılırmış. Tütün sadece istihsal edilir ve satılırmış.

Pedere Yavaş Ahmet derlerdi, kimseye zararı olmayan bir zattı. Annem Hopa tarafı Lazlar’dan imiş ama Gürcüler’in arasında büyümüş. Sakin, konu komşuyla itişip kakışmayan bir anne-baba idiler. İçlerinde biraz cerbezeli olan benmişim.”

Ailenin Gürcistan’dan Türkiye’ye gelişi enteresan bir hikâye. Mahallelerinden tanıdıkları Tahir Dede adlı becerikli bir amca, 93 Harbi’nin getirdiği yıkımın ardından genel manzaranın gitgide kötüye vardığını fark edince ailesi ve Yusuf Ziya hocayı kaçırmış. Yalnızca onları da değil; başka birçok ailenin Türkiye’ye geçişini sağlamış. Maksat, hilafet toprağında kalmak ve Rus ellerinde gurbet yaşamamak. Sonraları Ruslar Tahir Dede’nin yaptıklarını fark edince Sibirya’ya sürmüşler onu. Çok sürmeden bir ayakkabı sandığında kaçmış oradan; “dedik ya becerikli adam. Sonraları geldi Türkiye’ye, hacca da gitti. Şimdi köyün kabristanında yatıyor, sık sık ziyaretine giderim. Bizim Rus çizmesi altında ezilmeyişimizin sebebidir o.” Yusuf hoca ilk kitabını da hatırasına bir vefa olarak Tahir Dede’sine ithaf etmiş.

Yetiştiği mahallede Türkçe konuşulmuyormuş hocanın. Sonraları Gürcüce’nin faydasını başka dillere yelken açtığında görmüş. Almanca’daki bazı sesleri akranları çıkaramazken o ana dilindeki tecrübesi sayesinde bunlara yabancılık çekmemiş. Gürcü dilinin ardından 8-9 yaşlarında öğrenmiş Türkçe’yi. Adapazarı’nda bir Kur’an kursuna geldiğinde “arkadaşlarım alay ediyordu benimle çat pat konuştuğum için” diyor; “ama ben de sesimin gürlüğüyle yenerdim onları. İyi okurdum, ezberim de kuvvetliydi.” Kur’an kursundaki ‘macera’lar da sürreal izler taşıyan erken cumhuriyet devri hikâyelerinden. Sürekli baskı havası, birdenbire çıkıp gelen jandarmalar ve kursun küçük penceresinden hızla kaçıp incir-üzüm tarlalarına saklanan küçük Yusuf Ziya ve arkadaşları…

Muhammed Hamidullah ve Fuat Sezgin hocaların yanından ayrılmazdık

İnönü’nün müteşeddit olduğu devirdeki hatıraları arasında bol bol Türkçe ezan da olduğunu söylüyor Yusuf Ziya hoca: “Ben çok okudum onu” deyip bir de canlı performans sergiledi bize.

İlkokul tecrübesini zamanında yaşamamış Kavakçı. O devirdeki okul öğretmenleri “genelde dinsiz” olduklarından, köyün dindar ahalisine karşı tutunamazlarmış. Bir ilkokul okumak da sonraları hariçten mümkün olabilmiş küçük Yusuf Ziya için. Ama bu arada hafızlığı aradan çıkarmayı ihmal etmemiş. İlkokulu hariçten okumanın tek faydası da hafızlık değilmiş belli ki; erken yaşta Adapazarı’nda içine girdiği çevreden kendinde ilmî olarak bir temeli oturtmakta istifade etmiş Kavakçı. 15 yaşındayken Terzi Ahmed Efendi’den feraiz ilmini okumuş. Buradan aldığı hızla sonraları da Fikri Yavuz’un talebesi olacaktır.

Hocalarından olduğu kadar vaazını dinlediği isimlerden de uzak zamanların tekrarı mümkün olmayan tozlu hatıralarına mahsus bir nostaljik eda ile söz ediyor Yusuf Ziya Kavakçı. Horhor’da bir Kızıl Minare Camii vardı, diyor, “şimdi genişletmişler orayı. Oranın imamı vardı Gönenli Mahmut Bayram hoca…” Hele bir Arnavut Hüsrev Hoca varmış ki celadet abidesi. Sesi bariton ve vakur bir edayla yolunu buluyor Yusuf hocanın ve başlıyor Arnavut Hüsrev’den: “Medreseler kapatılınca herkes bir yere çekilmiş, o Fatih Camii’nde ikindi namazlarından sonra minberin sağ yanında bir kürsüde metin okutuyordu. Hem nasıl, şakır şakır metin okuturdu! Tarikat-ı Muhammediye de Arapça da okuturdu. Aksaray’daki küçük bahçeli evine salatalık-maydanoz vesaire ekip onunla geçinirdi.” Mahmut Bayram da, bir ara Diyanet başkan yardımcılığı yapan Yaşar Tunagür de Arnavut Hüsrev Hocanın talebeleriymiş.

Eskilerin imam hatip hatıralarında hep bir “imam hatip dışında her işle ilgilenme” durumu oluyor. Yusuf Ziya hoca da geleneği bozmayanlardan; zaten ciddi bir birikimle girdiği imam-hatip lisesine kabul imtihanını birincilikle geçtikten sonra bir yandan liseye devam ediyor, diğer yandan Hırka-i Şerif’te müezzinlikle uğraşıyor. Müezzinlik imtihanını da ikincilikle vermiş bu arada.

Hukuk fakültesi ve yüksek İslam enstitüsünü bitirdikten hemen sonra İstanbul Edebiyat’taki İslam Araştırmaları Enstitüsü’ne başvurmuş Kavakçı: “Ama başvurmadan önce de zaten günümün yarısını orada geçiriyordum.” Hukuk fakültesinde talebeyken de “güya talebeydik ama” diyor, “[İstanbul Edebiyat’taki] Muhammed Hamidullah ve Fuat Sezgin hocaların yanından ayrılmazdık.”

Hocalar mahkûm olmuş, kitaplar yasak… Neye güleceksin!

Bunların dışında vaizlik-müftülük imtihanlarına da girmiş. Ömer Nasuhi Bilmen ve Sadreddin Yüksel’in de olduğu bir heyetten almış belgesini. Ömer Nasuhi Bilmen hoca efendiyi tam bir Osmanlı bakiyesi ulemaya mahsus vakur ve esrarengiz profille yâd ediyor Kavakçı. Âlimler ve hoca efendilerin ipe gitmesi, ezilmesinden nasıl muzdarip olduğunu anlardınız, diyor ve “vech-i abusunun” (asık yüzünün) onda bir devamlılık hâline geldiğinden söz ediyor: “Ben onun güldüğünü ömrümde görmedim. Hocalar mahkûm olmuş, kitaplar yasak… Neye güleceksin!” Güldüğü hiç görülmemiş bir âlim… Bir kere hariç.

Necip Fazıl’ın mürşidi Abdülhakim Arvasî’nin de mensubu olduğu Arvasîler ailesinden Şefik Arvasî, Bilmen’le Yusuf hoca aynı odada oturuyorlarken içeri girmiş bir gün. O girince Ömer Nasuhi hoca adeta “çiçek gibi” oluvermiş. Hürmetamiz ve uzun bir “aman efendim, hoş geldiniz” çekmiş ve ayağa kalkıp buyur etmiş Arvasî’yi. Normalde hoca öyle şeyler yapmazdı, diyor Kavakçı, ama yaptı. Meğer Arvasî aynı zamanda eski bir sınıf arkadaşıymış Bilmen’in.

Vaiz olmak ve “esip gürlemek” hevesindeymiş, ama...

Yusuf Ziya hoca başlarda vaiz olmak ve “esip gürlemek” hevesindeymiş. Ancak İstanbul’a gelip Hamidullah hocayla tanışınca dil bilmek ve ilimde derinleşmek üzerine bir merak ağır basmış. İlmî bir terimin aynı anda tahtaya İtalyanca, Fransızca ve Almanca’sını yazabilmesi, lisan bilme üzerine geniş ufukluluğu etkilemiş Yusuf hocayı daha çok: “Bu ne biçim iş böyle dedim ve o zaman karar verdim; üniversite hocası olacağım dedim. Ancak Arapça lazım, Farsça lazım.” Azimli insan için işin bürokrasisi yok tabii. Hemen bir sözlüğe sarılmış ve İngilizce’yle işe başlamış.

Başlamış Kur’an’dan bilmediği kelimelerin İngilizcelerini yazmaya. Bir de baktım ki, diyor, üç bin kelime olmuş: “O sene o üç bin kelimeyi ezberledim. Hırka-i Şerif’teki müezzinliğim esnasında İskenderpaşa civarından yürürdüm camiye; o yürümelerde hep tekrar ettim kelimeleri.” Durmamış ve Almanca bir Mushaf daha bulmuş; Almanca bilen bir eşle tanışması da güzel bir tesadüf olarak gelmiş üzerine. Eşi Gülhan hanım, liseyi Avusturya Kız Lisesi’nde okumuş ve Alman filolojisi mezunuymuş. Almanca çalışırken “ben konuşmayı bilmezdim ama manasını bilirdim kelimenin” diyor Yusuf Kavakçı, “bilirdim çünkü Kur’an gibi ezberlemiştim Almancasını da Mushaf’ın.” Gülhan hanımdan çok istifade etmiş Almanca konuşabilmek ve kelimelerin söylenişlerini çözebilmek hususunda.

Eskilerden konuşmaya bir başladı mı isimlerin birinde azıcık durup diğerine konuyor Yusuf Ziya hocanın lisanı. Şimdi her biri Müslüman camiada bir köşe başını tutan büyük isimlerle zamanında oturup kalkmanın bereketiyle birçoğu aynı anda doluyor hikâyeye.

Oturup kalkmak demişken, bazısıyla da hiç oturmazlar, hep ayaktalarmış; “hele Kadir (Mısıroğlu) ağabey… Hukuk fakültesi kantininde kavga mı var, sandalyeyi kaptığı gibi girerdi. Tek başına beş-on solak salakla mücadele ederdi!” Konuşması boyunca yüzünde hep duran muzip gülümsemeyi biraz genişleterek hikâyeyi tamamlarken, “Kadir ağabey öyleydi tabii, girişirdi” diyor ve ekliyor: “Sen devam et Kadir abi” derdim, “ben arkadan dua ederim sana…”

 

Sadullah Yıldız, geçmişe gidip geldi

Güncelleme Tarihi: 24 Aralık 2015, 11:40
YORUM EKLE

banner19