Uzlet… Dünyadan elini eteğini çekerken kendi iç dünyasında aşk-ı hakikate dönmek yüzünü… Bu dönüşle vuslatı yaşamak… Yâre kavuşmanın lezzetini duygu dünyasında tatmaktır uzlet. Bakî olana uzanmak, tutmak, tutunmak, tutunduğunca bilmek ve bilinmektir.
Her geçen günün katreleri, ömür denizine düşerken gözlerin görmediği rahmet sağanakları da dokunur insanın bahtına. Aşkın bahar düşleri eşliğinde dökülen gözyaşları, umudun yanaklarından süzülür kendi halinde. Ve rüzgârın raksını hissedemeden, güneşin doğuşunu izleyemeden, masivayla kesilen ilişkiyi secde ile kurmak için girilir itikâfa… Gaye ölmeden terk etmektir dünyayı, Efendiler Efendisinin yaptığı gibi… Gaye, kâinatın sahibine ibadetle avuç avuç gözyaşı ve dua sunmak; secdeyle nefes almak, duayla umutlanmak, zikirle arınmaktır.
Teravih namazlarının aksine unutulmaya yüz tutmuş bir sünnet-i kifâyedir itikâf. Sıcak yatağını elinin tersiyle iterek cami ya da mescitte bir seccadede varlık sebebiyle sabahlamak vardır artık itikâf edenin niyetinde… Kuytu bir köşede karanlığın ve gecenin sesini dinlerken hissetmek vardır şah damarından yakın olanı. Gecenin karanlığı yerini gündüze bırakırken ufuktaki gül rengi kızıllığı seyretmekten el etek çek/e/bilmek, muhabbet sofrasından kalkarak gece ve gündüz tefekkür sofrasında oturmak vardır artık serde.
Bir yanda ardında bıraktığı dünya nimetleri varken…
Mahrumiyet çölündeyken birden sınırsız ve efsunlu bir dünyanın kucağına bırakır kendini Mu'tekif. Âlemi ve ötesini açılacak perdelerden seyretmek ihsan edilir ona… Geceyi ve seheri ilmek ilmek dokuyan yüreğinde zikrin izleri vardır. Kalbinin şifrelerini birer birer bırakır kıyamda ve secdede. Ruhu bir yanda inşirah ridasını bürünmüşken diğer yanda itikâf sükûnetinde dünyada bırakmak zorunda kaldıklarıyla imtihan edilir. Uzlet, ağustos kayısısına dokunur gibi dokunur kalbine, yakar, susatır... İtikâf, bir serinlik sunar diye bekledikçe dört bir yandan hasret kuşatır yüreğini. Ta ezelden başlayan bir hasrettir bu aslında. Belâ dediği anda başlayan, içinde yumak yumak büyüttüğü bir hasret.
Ramazan’ın son on gününde ebedi iftarı dilenmektir mu'tekif’in duası. Dünya nimetlerinin içinde oruçlu olmayı başarabilmek ve iftarı ihsana bırakmak her müminin kârı değildir. İliklerinde gezen aşk-ı hakikat ile daha ilk gecede gözyaşlarının düğünü başlar yanaklarında. Bir yanda ardında bıraktığı dünya nimetleri varken diğer yanda o nimetleri bahşedene tam manasıyla teslim olarak dönmek vardır artık. Taşıdığı cesedin ağırlığıyla asla dönüşün, aslı bulmanın, aslı bilmenin doyumsuz ancak bir o kadar da çileli lezzetidir uzlet geceleri. On gün on asır olur bazen… On gün, on dağ, on çöl, on ateş… Her geçit bir diğerinin anahtarı gibidir. Her geçit insanın mana âlemini yenilemesidir.
Değil mi ki “İtikâfta olan, günahlardan uzaklaşır, her iyiliği işlemiş gibi sevaba kavuşur.” Değil mi ki “Bir devenin iki sağımı kadar itikâf eden, bir köle azat etmiş gibi sevap kazanır.” Değil mi ki “Ramazanda on gün itikâf eden, iki defa nafile hac yapmış gibi sevap kazanır.” Ve değil mi ki “Allah rızası için bir gün itikâf, insanı cehennemden çok uzaklaştırır.”
O zaman korku ve ümit arasında müjde, itikâfa aday olanlarındır.
Kuru yaprak düşmüşse çatlayan bir toprağın bağrına, o toprak bir gün sulaktı ve üzerindeki ağaç bir zaman yeşildi, demektir. Ve tabii ki yeniden sulanabilir ve yeniden yeşerebilir rahmet sağanağıyla. Yeter ki istemeyi bilsin yürekler. Selam olsun ümmetin mesuliyetini üzerine alan cümle Mu'tekif’e… Ve salat-u selam olsun Efendiler Efendisine…
Sergül Vural yazdı





