Yıl 1972: Abdi İpekçi süsleme sanatımızı sormuş, Süheyl Ünver yanıtlamış

Abdi İpekçi, 7 Şubat 1972 tarihli Milliyet gazetesinde Ord. Prof. Süheyl Ünver ile ''Türk Süsleme Sanatı''na dair bir söyleşi gerçekleştirmiş. Şehir Üniversitesi Taha Toros Arşivi’nde yer alan bu röportajı alıntılıyoruz.

Yıl 1972: Abdi İpekçi süsleme sanatımızı sormuş, Süheyl Ünver yanıtlamış

Abdi İpekçi, 7 Şubat 1972 tarihli Milliyet gazetesinde Ord. Prof. Süheyl Ünver ile “Türk Süsleme Sanatı”na dair bir söyleşi gerçekleştirmiş. Şehir Üniversitesi Taha Toros Arşivi’nde yer alan bu röportajı alıntılıyoruz.

Efendim tezyini sanat, süsleme sanatı ne demektir? Bunu açıklamanızı rica edebilir miyim?

İnsanların süsleme ihtiyacı doğuşundan başlar. İnsanlar dünyaya geldiği zaman her şeyle ilgilenir. Gökyüzüne bakar, yıldızları görür; toprağa bakar, çiçekleri, insanları görür... Ve bunların çoğunu da beğenir. Beğenmedikleriyle ilgili değildir. Beğendiklerine sahip olmak ister. İnsan her şeye sahip olamaz. Ama hiç olmazsa onun bir benzerini yapayım der. Onları çizmeye gayret eder, insanlığın ilk çağında iptidaî olarak başlıyan bu ihtiyaç terakki ede ede olgunlaşmış ve nihayet birer ekol haline girmiştir. Tezyin sanatı eski milletlerde de var. Hitit sanatı diyoruz, Sümer sanatı diyoruz...

Efendim, bu tezyini sanatlar, süsleme sanatı Türklerde ne zaman gelişmeye başlamıştır ve belirli örneklerini hangi sahalarda vermiştir?

Pek eski zamanlarda milletler karışık vaziyetteydi. Bu bakımdan o kısma girmiyelim. Kendi vatanımız çevresinde konuşmayı sarih olarak yapabiliriz. Bir Türk hüviyeti, bir Selçuk hüviyetimiz, sonra da Osmanlı hüviyetimiz var. Anadolu Selçuklarının bütün hayatları buhranla geçmiştir. Buna rağmen, sanatkârlar himaye görmüştür. Böylece memleket muazzam sanat eserlerine sahip olmuştur. Bu sanat eserlerinin tebarüz ettiği 12. asır başlarında çok sade ve olgun bir süsleme üslûbu vardı. 13. asırda eserlerin çoğalmasiyle çok mütenevvi şekiller karşımıza çıkmaktadır, 14. asırda artık olgunluğun zirvesine varılmıştır. 15. asırdaki Osmanlıların da Selçukluların bir feodalite beyliği olduğunu unutmıyacak olursak onlar bu idari birliği temin ederlerken, bir Türk mimarisi, bir Türk sanatı diye ortaya bir esas konmuştur. Ve bu esas 15. asırda çok tekemmül etmiştir ki, en mükemmel eserlerini de Fatih’in hususî kütüphanesinde görüyoruz.

Ne var ki, bu gibi eserler bugün Osmanlı devletine izafe edilmez. Çünkü Şark’ta, İslâm âleminde ilim dili Arapçadır. Edebiyat dili Farsçadır. Arapça olan bu kitaplar ve onların süslemeleri, çoğu Türkler tarafından yapıldığı halde Araplara izafe edilir. Farsça eserlerin, evet İranlılara taallûk eden kısımları inkâr olunamaz. Ama bu arada Farsçayı öğrenip de eser veren Türkler de vardır. Bunların biz memleketimize ait olanlarını ancak benimseyebiliyoruz. Fakat bunu başka memleketler kendilerine ait farzettikleri için sanat tarihleri bugün maalesef bu yanlış kanaatların yolunda gittiği içindir ki, itimada şayan değildir. Bizim için en büyük zarar bunların aranmaması ve araştırılmamasıdır. Bunları muhafaza edenler de bunlarla ilgilenmemekte ve tanımamaktadır. Ve tanıyanları da daima tuhaf bir şekilde telâkki etmektedirler. Yani herhangi bir şeyi böyle Türk diye tanıttınız mı, şüphe ile karşılamaktadırlar. Bu şüphe garbe girmiştir. Bugün Avrupa’da ve Garp'ta, bu haçlılık ruhunu taşıyanların tesiriyle bugün halâ Türklere sanat eserleri noktasından (beş on kişiyi istisna ederseniz, onlar hakşinas milletlerdir) bahsedilmediğini görürsünüz. O kadar ki, müzelerde Türk eserleri bile teşhir edilmemekte, Orta Şark, Asie Mineur, Klein Asia diye etiketlenmektedir. Yani bu işi bugüne kadar ecnebiler yapmış ve onlardan doğru-yanlış biz almışız. Literatürde bunlar yer alıyor. Fakat memleketimizde kütüphanelerde mevcut olan ve gittikçe arttırılan zorluklardan dolayı biz kendi membalarımıza gidemiyor, tanıyamıyoruz.

Şu halde efendim, Türklerde tezyini sanat 12. asırdan itibaren gelişmeye başlamış. 15. asırda en olgun dönemine gelmiştir. Fakat yeteri derece araştırma yapılamamasından ve yabancı tarihçilerin meseleye bir Haçlılık zihniyetiyle bakmalarından dolayı o dönemdeki Türk tezyini sanatları, Türklere mal edilmemiş, dünyaya iyi tanıtılmamıştır. Bu dönemde, yani 13. ve 15. yüzyıl arasında ortaya konan tezyini sanatların örnekleri nelerdir, hangi alanlarda tezyini sanatlar gelişmiştir ve bunların hususiyetleri nelerdir?

Selçuklular zamanını alalım ve ordan başlıyalım. Şimdi dirhemler yok mu? Selçuklu dirhemlerinden beş altı tanesini gördüm. Kur’an-ı Kerim tezhip eder gibi üzerini süslemişler. Nihayet tartı bu. Sonra çini tabakları ve kitapları süslüdür. Yere serilen halılar. Selçuk eserlerinin mimarî süslemelerine ne kadar önem veriyoruz ve ne kadar haz duyuyoruz. Ama onların bir de kendilerine göre süslenmeleri var. Halısı süslü, kitapları süslü, kitap rahleleri süslü... Süslü olmıyan hiç bir şeyi göremezsiniz. Ve bununla aileler geçinmiş. Ve bunlar sanatta çok ileri gitmişler.

O devirdeki Türk sanatının esaslarından biri de, bir yaptığını bir daha yapmamaktır. Taklitçilik değil. 10 tane tabak alın, onu da birbirine benzemez. 100 tane kitap alın, Kur’an-ı Kerimler olsun, kitapları olsun. Tezyinatına bakın, birbirine benzemez. Ve bunların eğer ben yanlış anlamıyorsam, her dilin bir grameri olduğu gibi, her musikinin bir notası olduğu gibi, bunların da kendilerine göre bir usulü, grameri var.

Nedir o gramer?

Bu zevke taallûk eden bir şeydir. Şimdi bunları o kadar stilize etmişler ki, kuş kanatlarını alalım. Selçukluların amblemi vardır biliyorsunuz: Kartal. Şimdi bu Kartal'ı stilize etmişlerdir. Mezar taşlarından tutun da ne örnekler vardır. Bunlar, ekipler tarafından aransa, tesbit edilmiyecek derecede çoktur. Memleketin her tarafı süsle doludur. Ama bunları birer birer çıkarıp monografilerle neşretmek lâzım.

Biraz önce Selçuklular devrinde başlıyan süsleme san’atının nasıl geliştiğini örnekleriyle verdiniz. Osmanlı döneminde bunların hususiyetlerinde bir değişiklik oluyor mu, yahut hangi örneklerde kendini daha iyi belli ediyor süsleme sanatı?

Fatih, İstanbul’u aldıktan sonra bir Nakışhane kurmuş; devrin en meşhur Türk sanat üstadlarından Özbek asıllı Baba Nakkaş’ı da o Nakışhane'nin başına koymuş. Bu Nakışhane'de 40-50 kişi çalışır. Hattatı var, mücelliti var, cetvel çekenleri var. Fatih devrinin en güzel eserlerini vücuda getirmişler. Saray’da bir yer süslenecek. Nakışhane'den geçmiştir. Bakın nakışçılık bu kadar tenevvüyle beraber ne kadar ilerlemiş bulunuyor.

O devirde Şark'ta bir an’ane vardı. Padişah değişti mi bütün etrafındakiler de değişiyor. Padişah’ın yerine kim geçti? Bir şehzade geçti. O şehzade de, hükümdar olacaksa şehzadeliğinde ona göre yetiştirilmiş. Fatih devrinin Nakışhanesi, Fatih ölünce, dağılıyor. Daha doğrusu herkes ordan çekiliyor. Yaşlı olanlar tekaüt oluyor. Diğerleri, kendileri hususi çalışıyorlar. 2. Beyazıt Amasya’dan gelirken, maiyetinde bir sürü sanatkârla geliyor. Onlar Fatih’in Nakışhanesi'nde yerini alıyorlar. Bugün bu iki mektep arasında çok büyük farklar var. Demek ki, Amasya’da da bir tezyinat ekolü var. Ona müntesip olanlar var. İşte buyurun “Fatih devrinin” diye kronolojik olarak ayırıyoruz. Fakat 2. Beyazıt geliyor. O geldiği zaman babasının an’anesi yürümüyor. Biz bunu ancak asırlarla böyle tetkik edebiliyoruz. Yani aynı asırda bile, aynı memlekette muhtelif ekoller teessüs ediyor ve bu muhtelif ekoller kendi sahalarında devam ediyor.

Bir memlekette san’atın ilerlemesi için ekollerin kurulması lâzım. Bu ekollerden Baba Nakkaş ekolü Fatih’in ölümüyle gidiyor. Amasya ekolü onun yerine kaim oluyor. O da devam ediyor. Fakat bir yazı ekolü vardır, bugüne kadar devam ediyor, bozulmadan geliyor. Fakat tezyinatta ekol tesis edemiyor. Bir sanatkâr öldü mü onun etrafındakiler dağılıyor.

Efendim, dediniz ki: “12. yüzyılda başlıyan gelişme, 15. yüzyılda en olgun dönemine erişmiştir.” Ondan sonra bir gerileme, bir düşme mi oluyor?

16. asırda en güzel eserlerini veriyor. Çünkü Kanunî Sultan Süleyman da buna meraklı. Ve onun devrinin eserleri pek çok. Artık klâsik devir diyoruz buna. Ondan sonra yavaş yavaş 17. asırda, 16. asırın tesiri devam etmekle beraber, bu duraklama başlıyor. Çünkü bu tür sanatları devletin başında bulunanların himaye etmesi lâzım. Himaye zayıflayınca tabiî o işe heves edenler azalıyor. Ayrıca 17. asırda zevklerde bir değişiklik oluyor. Avrupa ile temasımız sıklaşıyor. Ve oradan gelen eserler, sonra burdan sefarete gidenler, Garp tezyinatı ile temasa geçiyorlar. Ve bizde Garp tesiri başlıyor. Bu tesir 18. asırda zirvesine varıyor, iki devresi var bunun: Birisi doğrudan doğruya bizim klâsik tezyinatla karışık olan devre, diğeri de doğrudan doğruya Garp tesiriyle yapılan rokoko. Buna Türk rokokosu diyoruz.

Rokoko nedir?

Rokoko, Avrupa’daki tezyinatın bir nev’i… Bunun en güzel misallerini ben Avrupa’nın muhtelif yerlerinde gördüm. İstanbul’dakileri de geldikten sonra gördüm. Bir mukayese yaptım. Biz bir rokoko ekolü yapmışız.

Yani aynen kopya etmemişiz?

Aynen etmemişiz. Hiç Türkiye’de aynen kopya yok. Ama her millet aldığına göre biz de almışız, başka milletlerden... Bu ayıp değildir. Fakat onu taklitle bırakmamışız, kendi şahsiyetimizi, hüviyetimizi vermişiz. Şimdi Garp, bir Türk rokokosu olduğunu bilmiyor. İşte biz onlardan almışız, öyle farzediyor. Efendim sanat tarihi ile meşgul olan insanlar, beş on kitap karıştırır, bir şey yazar. O sanat tarihi olmaz. Bu eserlerle temas edecek. Ben her ikisiyle de mukayesesini yapabildiğime göre, toplamakla beraber, bir Türk rokokosu kurmuş oluyorum. Bu da gösterir ki, her yeni hareketlerden bizler de geri kalmamışız. Bizler de bir şeyler koymuşuz. Bu en güzel misallerden birisi.

Bu 18. yüzyılda olan. Ondan sonra ne oluyor?

Ondan sonra artık bu işin başı kalmıyor. Artık tek tük sanatkârlar var. İsimlerini vermiyorum. Fakat bunlar muayyen bir kaç talebe yetiştirmekte, böyle birer münferit topluluklar halinde çalışıyorlar ki bugün de bu vaziyet böyle. Tezyinat bu suretle 19. asırda gerilemeye, soysuzlaşmaya, dejenere olmaya başlıyor. Bu işi dejenere eden ve bu işi bilmiyerek biliyorum gibi hareket eden, sanatımızı çok küçük düşüren ellerde bu tesir maalesef bugüne kadar da devam etmiş bulunuyor.

Şu halde 18. yüzyıldan itibaren başlıyan bir soysuzlaşma var Türk tezyini sanatlarında. Bu soysuzlaşmayı gidermek için ne yapmak lâzım?

Çok sevdiğim Prof. Sıddık Sami Onar’ın dediği gibi: “Her millet rönesansını, yeniden doğuşunu, mâziden yapar.” Ve biz bugün rönesansımızı maziden, kendi mazimizden yapmamanın ızdırabını çekiyoruz ve yanlış bir yolda gidiyoruz. Her millet rönesansını kendi mazisinden yapacağına göre, bizim de mazimizin en güzel tarafını, rönesanscılarda bunu görüyoruz, toplayıp onlardan yeni kompozisyonlar yapmak. İşte rönesans budur. Bunlar yapılabilir. Aynı zamanda bunu iyi anlayan talebemden sekiz on kişi de buna hak verdiler ve o yolda çalışmaya başladılar ki, bunların bir tanesini daima iftiharla söyleyebilirim. Azade Akar hanımdır. Ve kendisinin böyle yetiştirdiği bir grup vardır. Bu suretle yeni bir Türk tezyinatı rönesansının başında bulunduğumuzu anladık ve o nokta üzerinden yürüyoruz.

Artık biz tezyinatımızda yeni bir reform yapabiliriz. Ben buna inanmışımdır. Bu şimdiye kadar yapılmamıştır. Faraza 14. asırda bir Selçuk münhanisi vardır. O Selçuk münhanisi ile yapılmış olan eserler meydanda. Birer kopyalarını yaptık, duruyor. Ama onları sanat eserleri diye teşhir etmiyoruz. Bunlar bize öğretiyor... Ama herhangi bir münhaniyi almak da, onu çoğaltmak da, dünya tezyinat âlemine de mal olacak yeni Türk tarzında fevkalâde mükemmel eserler vücuda getirebilir, ben buna inananlardanım.

Şu halde efendim, özetlemek gerekirse, 12. asırda başlıyan Türk tezyini sanatı, 15., 16. asırlarda en olgun devresini yaşamıştır. Ondan sonra Batı tesiri başlamıştır. Gerçi bu arada Türk rokokosu gibi kendi özelliği bulunan birtakım gelişmeler gerçekleştirilmiştir; ama genellikle, 17. yüzyıldan günümüze kadar bir soysuzlaşma, bir dejeneresans başlamıştır. Bugün bu Türk tezyini sanatını yeniden canlandırmak için bir rönesans hareketine, bir yeniden canlandırma hareketine ihtiyaç vardır. Bu hareket de ancak mazideki örneklerden istifade ederek, onların güzel örneklerinden istifade ederek, onları yeni kompozisyonlarla canlandırarak gerçekleştirilebilir ve bugün bunu başarmak için birtakım çalışmalar yapılmaktadır, dediniz. O çalışmalar hakkında daha esaslı bilgi rica edebilir miyim? Nasıl çalışmalar yapılıyor, kimler yapıyor ve ne neticeler almıyor?

Bir defa Türk tezyinatının hakikaten esaslarını gösterecek bir ekolümüz olmalıdır. Ve bu işe vakıf olanlar çalışmalı ve örnek eserler vermelidir. Bu olmazsa herkes bildiği gibi yapar. Sanatın tezyinatta bilhassa iki kolu vardır; birisi soylu, birisi soysuz. Ama bunun soylusu hangisi, soysuzu hangisi? Bizim memleketimizin bu sahada yeni yapılmış yayınlan vardır ki, eski budur, yeni bu olmalıdır diye onları takip etmek lâzım. Bunlar takip olunmazsa bu iş ilerlemez.

Sonra, herkes şimdi kendi başına buyruk. Bir şeyin iddiasında değiliz; ama bunun doğru tarafı budur. Şimdi bunu öğreten resmî mektebimiz de yok. Ben 1936’dan 1955’e kadar Güzel Sanatlar Akademisi, Türk Minyatürü ve Süslemesi hocasıyım. İki atölyem vardı. Biri akademide, diğeri Topkapı Sarayı'nda. Nihayet ben oradan 19 sene sonra çekildim ve tamamen kendimi artık üniversiteye verdim. Topkapı Sarayı'ndaki atölye devam etti. Şimdi aynı atölyeyi Cerrahpaşa’da açtım. Arzu edenler var, öğrenmek isteyenler var. Çünkü bu benim yanımda yetişenler dağıldı her tarafa. Bunu sen kimden öğrendin? İşte onların tavsiyeleri üzerine… Sonra benim bir huyum var, bir insan bir şey öğrenmek istiyor mu, kendi kendini denemeli. Efendim, senin kabiliyetin var, sen yaparsın, yahut kabiliyetin yok yapamazsın, ben seni almam, böyle şey olmaz. Herkes gelsin denesin.

Önce akademide başladığımız bir çalışma vardı tezyinat sanatı ile ilgili olarak. Şimdi bunu Cerrahpaşa’da devam ettiriyorsunuz...

Beyazıt’taki enstitüden, Cerrahpaşa’daki enstitüye naklettim. Sebebi, çok talep karşısındaydım. O kadar talepler çoğaldı ki, Cerrahpaşa’ya çoğu da gelemiyordu. Çarşıkapı’da da bir şube açalım diye İstanbul Fetih Derneği Başkanı Ekrem Hakkı Bey rica etti. Arkadaşlarına söyledim. “Ben bu defa bu işle meşgul olamam, siz kabul eder misiniz?” dedim. Kabul ettiler. Ve ben de kendilerinden feyiz almak maksadiyle çalışma günlerinde gidiyorum. Ve çok mükemmel çalışıyorlar. Fakat yer ufak, mahdut. Bu suretle Şişli Terakki Lisesi'nden de arzu ettiler. Derken Ankara’da Ev Kadınları Derneği “biz de yapalım.” dedi. İstanbul Çarşıkapı’dakini İstanbul Ev Kadınları Derneği himayesine aldı. Ama bunlar hep fahri olarak gidiyor. Çok pratik, çok kısa zamanda öğreniyorlar.

Şu halde efendim, Türk tezyini sanatlarını tekrar canlandırmak sizin deyiminizle rönesansm ı gerçekleştirmek için bugün özel olarak yapılan bazı çalışmalar var. Bunun birini siz Cerrahpaşa Tıp Fakültesi'nde başlattınız. Sonra orada yetiştirdikleriniz Çarşıkapı’da ve Şişli Terakki Lisesi'nde benzer çalışmaları yürütüyorlar. Aynı zamanda Ankara’da da teşebbüse geçen bir grup var. Bu çalışmalar tamamen kişisel gayretlerle oluyor. Bunları halka intikal ettirmekte, tanıtmakta herhangi bir probleminiz oluyor mu? Nasıl intikal ettiriyorsunuz halka?

Piyasa Türk motifi diye, o kadar çok yanlış motiflerle tebrik kartlarını ihtiva ediyor ki, ama bu arada benim gruba dahil olan arkadaşlarımdan beş altı kişi, onların da böyle bazı eserleri basılıyor. Ve onlar çok tutuluyor. Bize maddî bir menfaat sağlamıyor. Daima bunlar pahalı matbaa işleri olduğu için, ancak kendilerini kurtarabiliyorlar ve çoğu da bunların satılmıyor. Fakat bunlar şimdi o kadar çoğaldı ki, bir iki firma var ki, onların yaptıkları, ha bunlar doğrudur, bu suretle yanlış Türk motifidir diye çalışıp eser verenlerin de bu suretle artık tutulmadıkları ve bunu daha ileri götürmüş olanlarınkini daha iyi karşıladıklarını görüyorlar ve biz de bundan memnun oluyoruz. Yani halka güzel eser verirseniz, halk güzel eseri anlıyor. Ecnebiler de buna çok meraklı ve aynı zamanda çok iyi anlıyorlar.

Şimdi efendim, bu atölyelerde yapılan çalışmalarda eski motiflerden yararlanarak Türk tezyini sanatları canlandırılmaya çalışılıyor. Bu nasıl yapılıyor? Tebrik kartlarından bahsettiniz. Tebrik kartlarında mı kullanılıyor motifler, sergileniyor mu? Yani atelyelerde yapılan çalışma nedir ve ne gibi sonuçlar alınıyor?

Bir defa yayınlarımızla, istiyoruz ki, tarihte neler yapılmış onu ortaya koyalım. Nihayet “atölyelere müracaat” ediyorlar. Filân minyatürün kopyasını yapar mısınız? Parasını veriyorlar, yapıyoruz. Biz örneklerimizi topladık. 5000 tane örneğimiz var. O zaman ufak tefek siparişler oluyor.

Bu çalışmalar şu halde minyatürlerin kopyaları, tebrik kartlarının süslenmesi. Başka?

Sonra minyatürlerden de kompozisyonlar yapıyoruz. Sonra takvimlere örnekler hazırlıyoruz.

Bu çalışmalar sergileniyor mu efendim? Türkiye’de ve Türkiye dışında?

Ben hayatta hiçbir zaman kendimi empoze etmem. Yani kendi eserlerimi teşhir yoluna gitmedim. Fakat Avrupa’da ve Amerika’da her fırsattan faydalanarak sergiler açtım. Çünkü benim buradaki ismim Süheyl Ünver. Ama benim Garp’teki ismimi size söyliyeyim: «Türk» ve hiçbir sergiye de kendi ismimi vermedim. Türk Sanat Tarihi Sergisi… Ve bunlar çok tutuldu. 62 tane yalnız Birleşik Amerika'da açtım.

Halen çalışmakta olan atölyelerde ortaya getirilen eserler de sergileniyor mu?

Bir tanesi geçen yıl şubatta Galatasaray Yapı ve Kredi Bankası sergi galerisinde teşhir edildi ve çok büyük ilgi gördü, çok beğenildi, çok sevildi ve Türk sanatının mahiyeti bu suretle daha iyi anlaşılmaya başladı. Şimdi arkadaşlarımız, işte Azade Akar hanımın grubu, buradaki sergi gibi iki sergi daha hazırlıyorlar. Birisi Türk süslemesi ve Türk resmi, yani minyatürü. Bu sergi Ankara’da bu ayın ortalarında Yapı ve Kredi Bankası’nın orada yeni yapılan şubesinin galerisinde açılacak.

Mart’tan sonra bir sergi daha hazırlıyorlar. O da mezar taşları üzerine... Mezar taşlarındaki motifler. Efendim bir Karacaahmet. Bu bizde mezarlıklara asla itina etmek yok. Mezarlıklar aynı zamanda bizim tezyinatımızın ana kaynaklarındandır. Arkadaşlarım yalnız müzelerde, kütüphanelerde değil, mezarlıklarımızın da bir kaynak olduğunu anladılar ve onları da topladılar. Mezar taşlarındaki motifleri de topladılar ve onları kompozisyon yapmak için, onlardan faydalanılarak gayet güzel eserlerle ilk defa Türkiye’de değil, dünya yüzünde böyle sergi açacaklar. Yahya Kemal’in Varşova’daki sefirliği esnasında ona bir sual sormuşlar. Demişler ki, «Türkiye’nin nüfusu ne kadar?» Cevap vermiş: «80 milyon..» Biraz belki çakır keyif imiş. «Aman efendim» demişler, «Sizin memlekette yeni nüfus sayımı yapıldı, 15 milyonmuşsunuz» demişler. «Evet» demiş, «Öyle. Ama biz ölülerimizle beraber yaşarız . » Karacaahmet’te olsun, İstanbul mezarlıkları olsun, türbeleri olsun, diğer kabristanlar olsun, namütenahi her asırın hususiyetini gösteren tezyinatımız olduğu halde, bu memlekette bugün Türk sanatı diye uydurmalara rönesans diyor ve aynı zamanda onları lanse etmeye çalışıyorlar. Olmaz böyle şey...

Efendim, gönüllü olarak kurulmuş heyetlerin bu Türk tezyini sanatını canlandırmak, rönesansı gerçekleştirmek üzere çalışmalarda bulunduğunu söylediniz. Bu gönüllü kuruluşlar gereken mali ihtiyaçlarını nasıl temin ediyorlar?

Efendim, kendi şahısları ile... Bunun da bir an’anesi var; Türkiye biliyorsunuz ki fakirlikle yükselmiş ve bir fakirlik medeniyeti kurulmuş. Bu tezyini sanatlarda çalışanlar hep fakirlerdir. Ve bunlar hususi kolaylıklar görmüşlerdir. Faraza bunlar şahsî himayelere mazhar olmuşlardır. Yoksa bunları böyle devletler, teşekküller o kadar tutmaz.

Tutsa faydalı olmaz mı? Daha kolay, daha iyi gelişme imkânı?

Bunların köprübaşları vardır. Şimdi bu köprübaşları tutulmuştur. Ben sanat tarihçisiyim der, ben sanatkârım der, ona birçok şeyler yaptırırlar, yaparlar. Yani bu işin maddi bir menfaat temin etmesi bence mümkün değildir.

Hayır, ben menfaatten bahsetmiyorum...

Mezun olanlar bile iş bulamamaktadır.

Hayır, ben çıkanların temin edecekleri maddî menfaati düşünmüyorum efendim. Bu atölyelerin kurulması, bu çalışmaların yapılması ve sizin özlediğiniz şekilde bir rönesansın gerçekleştirilmesi için bazı yatırımlar yapmak lâzım, bazı masraflar yapmak lâzım herhalde değil mi efendim? Bunun gerektirdiği malî ihtiyaç gönüllü olarak karşılanabiliyor mu, yoksa devletin desteği ve yardımı mı gerekiyor?

Bendenize hem bir sual sordunuz, hem de eksik olmayın, beni bu müşkül mevkiden kurtararak benim cevabımı verdiniz, işte ben kurulacak olan bir müessesenin yerini gösterdim ve “Şöyle bir bina olabilmeli.” dedim. Ama onun mahiyetinin ne olabileceğini siz ortaya koydunuz. Ben şimdi bu söylediklerimle bunun lüzumunu anlatabilir, bir esası kabul ettirebilirsem bu kendiliğinden olur. Ve sizin arzu ettiğiniz şekilde olur.

Peki efendim. Bugünkü şekliyle yapılan çalışmalar sizin özlediğiniz, belirttiğiniz rönesansı gerçekleştirmeye ne derece yardımcı olur? Yani böyle bir rönesans bugün yapılmış mıdır?

Yapılmaktadır. Zaten çok insanlarla bu rönesansı yapmaya lüzum yok. İtalyan rönesansının en yüksek üç siması vardır: Birisi Mikelanj, birisi Leonard da Vinci ve Rafael. Yani bunları siz sayabilirsiniz. Bir insan düşünün ki, yarım asırdan fazla ömrünü buna hasretmiş. Ve bunun nasıl olabileceğini de telkin yapabilmiş. Artık bu iş yürür.

Şu halde bu tezyini sanatları, 15. yüzyıldan beri gerilemekte olan Türk tezyini sanatlarını bugün canlandırmak için çalışmalar vardır. Bu çalışmalardan bugüne kadar ümit verici sonuçlar alınmıştır ve siz bu işin geleceğini iyimser olarak görebiliyorsunuz öyle mi?

O arzu ettiğimiz inkişafın içinde olduğumuzu size söyliyebilirim. Çünkü çok kuvvetli elemanlarımız yetişmiştir. Ama işte buna mütekabil sizin bu suallerinizden de çok faydalandım. Size ayrıca teşekkür ediyorum. Sizin ihatanızın derecesini idrak etmekle iftihar duyuyorum. Kendimi hiç bir zaman aldatmamışımdır. Sevgi başkadır, hakikati ifade etmek başkadır. Fakat efkârı umumiyeyi gazetelerin de, neşriyatın da olgunlaştırması lâzım gelir. Bunların ne suretle olabileceğine ait sizin sualleriniz birer tohumdu ve bu tohumları benim bu sözlerimle bir sahaya elemiş bulunuyorsunuz. Elbette ki bu bir gün olumlu neticeyi verecektir. Onun için ben bundan ümitvarım.

Teşekkür ederim.

Kişisel Arşivlerde İstanbul Belleği, Taha Toros Arşivi, 10444006.

Alıntılayan: Mehmet Erken

Güncelleme Tarihi: 25 Ağustos 2019, 11:18
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13

banner26