banner17

M. Bedrettin Yazır Anlatıyor; Hakiki Takva ve Kerem

Mahmud Bedrettin Yazır'ın iki adet daktilo edilmiş vaazına ulaştık. Bunlara üst başlık olarak "Mev'izalarım" başlığı seçilmiş. Mahmut Bedrettin'e ait bu iki yazıyı Dünya Bizim olarak yayınlayalım istedik. Vefatından kısa bu süre önce 1952'nin Ramazan ayında (Mayıs-Haziran) verdiği bu vaazlardan ikincisini istifadenize sunuyoruz.

M. Bedrettin Yazır Anlatıyor; Hakiki Takva ve Kerem

MEV'İZALARIMDAN II

Muhterem Cemaat:

İlk vaazımızda mevzu olarak aldığımız ve izahını bu derse bıraktığımız (İnne ekremeküm indallahi etkaküm) nazmı celilinin sarahat, tazammun ve işaret ile delâlet ettiği manaların zevkine varmak, oruçla olan samimi alakasını kavrayabilmek için ekrem ve etka kelimeleri üzerinde etraflı bir açıklamada bulunmayı lüzumlu  görüyoruz.

Ekrem, kerem ve kerametten ismi tafdildir. Kerem ve keramet, nefaset, izzet ve şeref manalarına gelir. Bir hayrı, cömertliği ve güzelliği ifade eder, süfliyetten, rezillikten, hissetten âriliği tazammun eder. Ekrem; pek nefis, çok şerefli, gayet izzetli ve pek kıymetli demek olduğu gibi, kerim de; kerem ve kerameti bol, hayr-ü hasenatı çok olan manasınadır. İkram ve tekrim ise, bir şeye hürmet ve tazim etmek, onu mükerrem ve muhterem kılmak, izzetli ve şerefli tutmak, karşılığında kullanılır.

Bu manalar doğrudan doğruya veya dolayısile mevzuumuzla alakalıdır.

Kamusta beyan olunduğu üzere; kerem ile Allah Subhanehu ve Teala Hazretleri vasıflandığı gibi insanlar da tavsif olunur. Lakin arada şu fark vardır: Kerem, Cenâb-ı Hakk'a nispet olunursa, ihsan, in'am ve lütfü, yani; ikram ve tekrimi muradolunur. İnsan vasıflanırsa; ondan zahir olan güzel huylar ve iyi işler kasdolunur. Onun için bir kimsede kerem sıfatının eseri zuhur etmedikçe ona kerim denmez, küçük ölçüdeki mahasine, ufak çapta iyilik yapmaya kerem denmez. Kerem, büyük mahasine ve üstün iyiliklere mahsustur. Meselâ: muharebeye gidecek askeri teçhiz için külliyetli mal bağışlamak, kimsesizlere ve düşmüşlere maddi ve manevi yollardan destigir olmak, zaifların borçlarını, fakirlerin vergi vesaire gibi tekalifini üzerine almak, yetim ve fakir çocukları besleyip okutmak, evlendirmek, esarete düşenleri kurtarmak, vakıf tesis etmek gibi yüksek çapta hayrat ve hasenatta bulunmak kerem ve kerametle ittisafa delâlet eden birer ikram ve tekrim örnekleridir.

İşte, bu kullanış farkından dolayıdır ki bu âyette, kemali vera' ve takvâ ile muttasıf olana ekrem itlak olunmasının, Allah'a büyük çapta bir iyilik yapmak ve bu suretle onu mükerrem kılmak manasında olmadığını anlatmak için besairde şöyle bir izah yapıldığı kamus şerhinde kayıt ediliyor: “Kerem; ef'ali mahmudeden ibarettir. Ef'ali mahmudenin enfes ve eazzi ise kendisi ile eşrefi vücuh kasdolunan fiilidir. Eşrefi vücuh ise kendisi ile Allah'ın veçh ü rızası kasdolunan veçh olduğundan bir kimse mahasin ve ef'alile Allah'ın veçhü rızasını kasd ve taleb ederse tüka ve kemalle muttasıf olacağından o kimsenin ekrem ve etka olduğu şüphesizdir.”

Bu izah kanaatımızca teemmüle muhtaçtır. Çünkü âyetteki (İndallah) kaydı ve bunun kerem ve takva bakımlarından delâlet ettiği incelik ve tasnif nazara alınmamış ve bu sebeple mühimce bir hataya düşülmüştür. Çünkü bu izaha göre; herhangi bir kimse Allah'ın veçhini ve rızasını kasd ve taleb ederek indallah olmayan bir fiil veya amel işlerse ve mesela bir put yapar da ona taparsa, yahut kendi kendine din uydurup, yahut uydurma dinlere uyup onların icaplarına göre takvaya girer ve bunda ileri giderse buna da etka ve ekrem demek lazım gelecektir. Halbuki ayette (İndallah) buyurulmakla bu gibi dalâletlere yer verilmemiştir. Besairin izahında ise bu noktadan sükût edilmiş görünüyor. 

Hakiki takva ve kerem

Bu âyette biri vaad ve tebşire, diğeri vaid ve inzara taallûk eden iki çeşit takva ve kereme işaret edilmiştir. Buna göre takva ve keremin indallah olanı ve olmayanı vardır. İndallah olan takva ve kerem, Allah'ın rızasına ve hükmüne uyan takva ve keremdir ki, vaad ve tebşir buna aittir. Hakiki takva ve kerem ancak budur. Âyetin de asıl siyakı budur. Lakin böyle olmayan ve mesela kişinin kendince takva ve kerem sandığı şeylere uyup ta kendini müttaki sanması, bundan dolayı kendinde bir izzet ve şeref mülahaza etmesi, yahut, insanların kendiliklerinden birbirlerine izafe ettikleri takva ve kerem, izzet ve şeref, kıymet ve değer, hakiki takva ve kereme intibak etmediği takdirde, dereceleri ne olursa olsun indallah olmayan ve inzar ve vaide mevzu' bulunan kısımdan olur.

Şu halde, takva ve keremin hakiki olan ile olmayanını ayırdedebiliriz. Acaba, beşer elinde böyle bir kudret ve salahiyet var mıdır? Gerek bu âyetteki ve gerek (İnneddine indallihil islâm) âyetindeki (İndallah) kayıtları bu hak ve salahiyetin ancak Allah'a ait olduğunu ve binaenaleyh Allah'ın razı olduğu ve bildirdiği takva ve kerem ile ittisaf etmedikçe hakiki takva ve kereme ermenin bahis mevzuu olamıyacağını gösterir. Basairin izahı ise mutlak olduğundan arzedilen fesadı iyhamdan hâli değildir.

Kaldı ki, Allah bir kulunu İslam'a hidayet etmez, Kur'an ve sünnetle takrir buyurduğu takvayı ihsan ve ikram etmezse, kulun takva ile itkası ve buna müterettip olan keremle ittisafı bahis mevzuu olamaz. Şu halde, kâfirlerin, âsilerin, güzel görünen ahlak ve âdetleri, hoşa giden işleri ve amelleri, onların takva ve keremle ittisaflarını ifade etmiyeceği gibi, tevbe etmedikleri ve afve uğramadıkları takdirde husrandan kurtulmayacaktır. İşte, âyetin işaret yol ile, vaid ve inzar buyurduğu takva ve kerem de bu neviden olanlardır.

Fakat, Allah kuluna hakiki takva ve keremle ittisafı ihsan eder de o da en yüksek takva ve kereme yükselmeye muvaffak olur. Bunun âsarı kulda fiilen zuhur edecektir. Şu var ki, bu kerem mahiyeti itibari ile kulun takvasına terettüb eden vacib ve zaruri bir netice olmayacaktır. Çünkü takvaya terettüb ediyor görünen kerem, kulda zahir olunca bu zuhur mahasin bakımından ahlakı ve derunî bir hal ve sıfatın, ef'ali mahmude bakımından dışta asarı görülen yüksek bir hayır suretinde anlaşılmak lazım gelse bile ilmi kelamda malum olduğu üzere kul, ne kendi ahval ve evsafının, ne ef'al ve amalinin halikı değil, ancak fâili ve kâsibidir. Binaenaleyh kul, hakiki veya gayrı hakiki hangi çeşit takva ile ittisaf ederse etsin bunlarla Allah'a bir ikramda bulunamıyacağı cihetle kulun bu bakımdan bir ekremlik kazanması bahis mevzuu olamaz. Onunla beraber, kulların amellerinden Allah üzerine hiçbir vücup terettüb etmeyeceğinden kul, takvası ile Allah'ın kendisine ikramda bulunmasını mucip olamaz. Şu halde, Allah'ın bu âyette kuluna izafe ettiği ve indallah kayd ile diğerlerinden ayırdığı ekremlik, evvel emirde Allah'ın kerem sıfatına ve ikram fiiline istinad eden ve nezd-i ilahide makbul olan kul indiallah mükerrem ve muazzez olmuş olur. Binaenaleyh âyetteki ekremliği, en çok mükerremlik suretinde anlamak âyetin siyakına daha uygun olur.

(Etka)ya gelince: tefsirlerde kaydolunduğuna göre, etka, takva maddesinden ismi tafsildir. Takva vikayedendir. Vikaye iyice korunup sakınmaktır. Koruyup saklamak manasına da gelir. Vikayenin aslı vukya iken, vavı yaya, yayı da vava kalbedilmiştir. Vukyada nefsi, korkulu şeylerden vikayeye koyup korumaktır. Lugatta hakikat manası budur. Mamafih, bazen korkuya takva, takvaya da korku tabir olunur ki şeriatta ikisi de kullanılmıştır.

Birisi, en umumi manada olmak üzere ahirette dokunacak şeylerden sakınıp korunmaktır ki, bunun sahası oldukça geniştir. En aşağısı ebediyyen cehennemde kalmaya sebep olan şirk ve küfürden sakınıp korunmaktır. En yükseği de sırrını haktan işgal edebilecek her hususta temiz tutarak bütün mevcudiyet ile Allah'ın vikayesine girmektir. Hakiki takva budur.

(İttekullahe hakka tükatihi) bunu müş'irdir.

Takvanın bir de şeriatta mütearef olan ehas manası vardır. Takva kelimesi mutlak olarak alınır da bir karine bulunmazsa bu ehas manaya hamlolunur. Bu manaca takva şöyle tarif olunmuştur: “Nefsi, ukubete müstehlik kılacak herhangi bir fiil veya terke terettüb eden günahtan korumaktır.” Hatta, (Lâyeblügul abdü enyekûne minel müttakine hatta yedea mala ve'se bihi hazeren amma bihi be'sün) hadis-i şerifi mantukunca kul, zararlı şeyden sakınmak için zararsız olanı terketmekdikçe müttakilerden olamaz. Binaenaleyh haram şüphesi bulunan hellalardan yani tahrimen mekruh olanlardan dahi sakınmak ve korunmak lazımdır.

Bu izahlardan anlaşılıyor ki, şu üç mertebe takvadan herhangi birisi ile muttasıf olabilmek için indallah marzi olan ve olmayan takvayı bilmek gerekir, dünya ve ahiret işlerine terettüb edüp te irade ve ihtiyarımıza muallak olan ve fiil veya terki gerektiren amellerimizin  din ve şeriatta tesbit edilmiş olan: farz-ı ayın, farz-ı kifaye, vücub-i itikadî, vücub-i amelî, sünnet-i müekkede, sünnet-i gayr-ı müekkede, nedip veya müstehab, tahrimen mekruh, tenzihen mekruh, haram, yani terk-i farz, helal yani fiili veya terk-i sevap olan, mubah, yani terkinde veya fiilinde sevap veya ikab bulunmayanlardan, hangisine uyduğu veya uymadığı araştırılmadan, kendi kendine din vazedercesine, sadece zan ve tahmine, esatir-i hurafeye, örf ve âdete, yalan yanlış ümniyyelere, hoşa gidüp gitmemeye, acil bir menfaat veya mazarrat düşüncesine bağlanarak bunların tesirleri altında Allah'tan korkuyormuş gibi bir hissi haşyet ve niyyet taşımak hakiki takva ile muttasıf olmak demek değildir. Şu duruma göre ilmi olmayanın takvası olamıyacak ve ilimsiz takvaya yeltenmek sahibine vebalden başka bir şey yüklemiyecektir. (İnnema yahşallahe min ibadihil ulema) âyeti de bunu müş'irdir. Binaenaleyh takvayı lazımı olan havf veya haşyet manasına alırsak en takvalı demek Allah'tan en çok korkan manasını ifade eder.

Lakin hemen söylemeliyiz ki, Allah'tan korkmak, azabından korkmak demek değildir. Allah korkusu, azap korkusundan daha üstündür. Allah sevgisini ve bu sevginin vikayesini istihdaf eden daha yüksek, daha ince bir takvadır. Bu kısım takva (Velekad kerremna beni âdeme) âyetinde tasrih buyurulmuş olan insan fıtratında meknun tekrimi ilahiye yaraşan Allah sevgisini ve korkusunu tazammun eder. Artık bu makamda ittikası bulunanın azaptan korkması ikinci derecede kalır. Hatta (Hasenatül ebrar seyyiatül mukarrabin) mantukunca bir günah da teşkil edebilir.

Filhakika, bir kulun, ahsen-i takvim üzere yaratılmasına ve ilahi tekrime mazhar olmasına sebep olan Allah sevgisini kaybetmesini husranların en müdhişi, acıların en feciidir. Çünkü bu öyle bir kayıptır ki, cehennemde muhalled kalmayı mucib olur. Onun için arifler şöyle demişlerdir: “Mukallit, azaptan korktuğu için günahtan çekinir, ehlullah ise yalnız Allah'ı sevdiği için bu sevgiyi kaybetmekten korkar. Mukallit, cennete tama' eder, muhakkik rızayı ister, ehlullah ise yalnız Allah'a müştaktırlar. Onun için, ehlullahın en büyük endişesi Allah sevgisine toz kondurmamaktır. Böyle bir takva ile yaşayan bir kulun, etka ve ekrem olduğunda ve aynı zamanda indallah da mükerrem bulunduğunda şüphe yoktur. İşte (İnne ekremeküm indallahi etkaküm) âyetinin siyakı kanaatımızca bu manaya müteveccih olsa gerektir.

Lakin şu var ki; takva yalınkat bir mefhum olmadığına göre Allah'ın bu âyette vaad ve tebşir buyurduğu keramet ve ekremiyet hangi çeşit takvaya nazırdır ki, kul onu bilsin de kendisini göre ayarlayarak Allah'ına erebilsin.

Takvanın dereceleri

Takvanın derecelerini şu beş asla istinad ettirebiliriz:

1- Allah'ı bilmek (Elhamdülillahi rabbil âlemin) 2- Allah'ı sevmesini bilmek (Errahmanirrahim) 3- Bu sevgiyi devamlı olarak korumasını bilmek (Maliki yevmiddin) 4-Bu sevgi ve korku içinde Allah'a ermesini bilmek (İyyake na'büdü ve iyyakenastain) 5- Allah'a Allah'ın istediği gibi ermeye çalışmak (İhdinassıratel müstakim, sıratellezine en'amte aleyhim gayril mağdubi aleyhim veleddâllin)

Bu beş matlabtan evvelkisini aklen idrak etmek mümkündür. Çünkü insana akıl, bunun için verilmiştir. İnsan insanlığını bu idrakten sonra anlar. (Vema halaktül cinne velinse illa liya'bidun) bunu müş'irdir. Fakat diğerlerini bilmek Allah'ın bildirmesine mütevakkıftır.

Evvelki matlab; (Lâilâhe illallah) iman ile, ikinci matlab, (Muhammedün resulullah) ile, üçüncü matlab, Kur'an ve sünnete ittiba' etmekle, dördüncü matlab Allah'ın, ibadullahın ve bütün mahlukâtın haklarına riayet etmek, her hakkı sahibine vermek sureti ile, beşinci matlab, dünya ve ahiret işlerinde, ibadet ve ubudiyyet hususlarında, din ve diyanet şeriat ahkâmına gereği gibi intibak etmek ve bunda ölünceye kadar samimiyetle devam eylemek sureti ile tahakkuk eder.

İşte, kul bunları nefsinde tahakkuk ettirdiği nispette hakiki takva ile müttaki olur. Güzel ahlakla tahalluk eyler, salih ameller ve büyük hayırlarla keremin yüksek derecelerinden geçe geçe Allah'ına en mükerrem kul olarak varmak bahtiyarlığına erer.

Hasılı, kul Allah'ını öyle sevmelidir ki, bu sevgi her sevginin ve her korkunun nazımı, dünya ve ahiret umurunun mihrakı ve gayesi olmalı, tâ ki, kul hayatın ferdani ve cemani akışı içinde aklını, kalbini ve iradesini gizli ve açık şirk ve küfürden korumaya ve sıratımüstakim üzerinde yürümeye ve Allah'ına ermeye muvaffak olsun.

Gerçi (Etturuku ilallahi biadedi enfasil halâikı) hadis-i şerifi mantukunca mahlukât adedince Allah'a giden yollar vardır. Fakat bunların hepsi aynı suretle Allah'a ermez de kimi cemaline, kimi rahmetine, kimi gazabına, kimi cennete, kimi cehenneme çıkar. Lakin Allah'ın gösterdiği doğru ve kısa yoldan yani dini İslam'a ittiba' ederek gidenler (İnne ekremeküm indallahi etkaküm) mısdakınca mükerrem, muazzez olarak huzura çıkarlar. Bu şu demektir ki, Allah'ı sevmenin alâmeti müttaki olmaktır, müttaki olmanın alâmeti de Allah'a hamd ve şükürde kusur etmemeye dikkat ve gayret etmektir. Çünkü, Allah'ı bilmeyen onu sevmeyi düşünmez. Allah'ı sevmeyen ona hamd ve şükretmek lüzumunu duymaz, hamd ve şükürde devam etmek ihtiyacını duymaya müttakı olmayı ve Allah'tan korkmayı düşünmez. Bu yazdıklarımız Kur'an'ın başındaki Fatiha'nın ilk ayeti olan (Elhamdülillahi rabbil âlemin) nazmı celilinde gayet veciz bir surette vicdanlara aksettirilmiş, takva ve keremin rabbani seciyesi takrir ve tansis buyurulmuştur.

Çok mühim olmasına rağmen bir çoklarımıza kapalı görünen bu noktayı açıklamamız yerinde olacaktır.

Allahü Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri'nin yarattığı âlemler, ve bu âlemleri teşkil eden irili ufaklı mevcudattan herbiri Allah'ın ezelde kendine olan hamdinin kaza ve kader kalem ile kevinde nakış ve tahriridir. Varlığın müselsel şuunat halinde devamı da bu hak yazısının kevinde devamıdır. Bu gün a gûn nakışların evvel ve ahirlerini, zâhir ve bâtınlarını ve aralarındaki münasebet ve alakaları dikkatle nazara alırsak her biri rububiyyet-i ilahiyyeye delâlet etmekle beraber, aynı zamanda Allah'a doğru yükselmeye çalıştıklarını görürüz. Yani hepsi Allah'tan gelmiş ve gelmekte, gidenler de Allah'a gitmiş ve gitmektedirler. Onun için hiç mevvut yoktur ki, bize Allah'ın sadece varlığını, birliğini rahmet ve rububiyyetini tecelli ettirmekle kalsın, Allah'ın ona ve onun Allah'a olan sevgisini göstermesin. Diğer bir ifade ile Allah yarattıklarını sevmiş de yaratmış, rahmeti hepsini kaplamış. (Sebekat rahmeti ala gadabi) rahmetim gadabıma sebketti, sırrı tecelli etmiştir. Bu böyle olmakla beraber, hiçbir mevcut yoktur ki, birbirlerine nispet edildikleri zaman cemalle celali; hayırla şerri, cennetle cehennemi birden veya münavebe ile ızhara müsait bir kaabiliyet ve durumda yaratılmış olmasın. Nitekim, bir şeyin bu yönlerden hangisi ile alakalı olursak yani biyyet ve iradenizi hangi cihete takarsak onunla karşılaşırız da diğerleri muvakkaten veya müebbeden bizden elini çeker. Meselâ, kinin, su, ateş... ilah. de hem sıhhat ve afiyet, hem de zarar ve felaket meknuzdur. Her birinde Cenâb-ı Hakk'ın hayır ve şer, cemal-ü celal, cennet ve cehennem tecelliyatının zuhuruna imkan veren muayyen bir had vardır. Bu had, takva ile takvasızlığın, kerem ile keremsizliğin arasında yer almıştır. Bu haddi aşmayanlar hayra, kereme ve keramete ererler. Aşanlar da takvasızlığa düşerler, sıyanet-i ilahiyye imdada yetişmezse bir zarara ve hatta canımız ve ebedi selametimiz bahasına bir felaket ve husrana uğramak mukadder olur.

Görülüyor ki, Allah'ın yarattığı mevcudât, ilk fıtratları ile alındıkları zaman onlarda sevilmeyecek hiçbir cihet ve şaibe yoktur. Meselâ bir atom, bir yıldız, bir tohum, bir çim, bir gonca, bir hayvan veya insan yavrusu öyle fıtrî bir ismet ve temizlik de yaratılmışlardır ki, bu haller ile Allah'ın hamidiyet ve nezahetini takrir ve onu hamd ile tespih eder dururlar, (Küllü şey'in yüsebbihu bihamdihi velâkin lâtefkahune tesbihahüm) ayetinde beyan buyurulmuş olan bu hamdü tesbihi çoğumuz sezmez ve anlamayız. Herhangi bir mevcut fıtratı ula halini mahfuz tuttukça, yani onu koruyup vikaye eyledikçe onda henüz gadab-ı ilahîden bir eser görülmez. Çünkü o, bu takvasında ve hamd ve şükründe devam üzere olduğu cihetle henüz ilahî gadabı davet edecek bir sebep mevcut değildir, kaldı ki, Allahü zülcelal zerre kadar zulum yapmaz. Hamd ve şükür de devam edeni hiçbir zaman tezlil etmez, binaenaleyh, kâinatta müşahede olunan gadab-ı ilâhî âsarını, şu veya bu şeydeki takvasızlık, hamd ve şükürsüzlük üzerine ilahî rahmetin o şey hakkında ve o an için kesilmesi suretinde anlamak daha doğru olur. Demek ki, takvanın fiiliyâttaki mihrakını bu ilahî rahmetin kesilmesine ve gadabı davete sebep olacak şeylerden uzaklaşarak Allah'ın vikayesine girmek yani (İza azimte fetevekkel alallah) emrine inkıyad ederek Allah sevgisini kaybetmemek teşkil eder. Filhakika, kişinin “Allah'ı seviyorum” deyüp de Allah'ın sevmediği şeyleri yapması fisk ve nifaktan başka bir şeyle tavsif olunamaz. (Elmüslimü men selime müslimune min lisanihi ve yedihi) hadis-i şerifi de bunu teyid eyler.

Burada şu noktayı teberrüz ettirmek yerinde olur ki, gerek kâinatta ve gerek insan hayatında biri tekvini ve tabii, diğeri teşrii ve iradî iki çeşit takva ve her birine tekabül eden iki türlü kerem ve keramet vardır diyebiliriz. Bunlardan her biri de Allah indinde muteber olan ve olmayan iki mecra takib eder, fıtrat üzere gidenler hakiki takva üzere gidenlerdir. Fıtrat bozukluğu yaşayanlarda bu yaşayış, tabii bir hal ve karakter de gösterse Allah indinde mükerrem olmayı istilzam etmez. Ya dünyada veya ahirette ilahî gadabı celbederler. Takvasızlıkları nisbetinde de tazib olunurlar. Dişini korumayan onun çürümesini kolaylaştırır, çekilmesine ve dişsiz kalmasına sebep olur. Ve yine mesela, yılanı sevmemiz, ondan çekinip korunmamız fıtrî ve hakiki değil, fıtrat üzerine arız olan nısbî ve izafî bir keyfiyettir. Bundan tecerrüd edebilenler yılanlarla koyun koyuna yatmaktan çekinmezler. Yılanın sokması veya sokma ihtimali bulunması onun mevcudiyetini ve fıtrî nezahetini  muhafazaya müteveccih tekvini ve tabii bir takva olduğundan yılan nisbetle çirkin bir şey değildir. Bilakis maverai bir görüşle sevilmeye layık bir güzel bir şeydir.

İşte bunun gibi, insanlarda ilk yaradılışlarındaki fıtrat haller ile mütalaa olundukları zaman tekvini bir takva ve tabii bir vikaye altında bulundukları için sevilmeye layıktırlar. Esasen insanların ahsen-i takvim halinde oluşları, sevilmeye layık olan fıtrî hallerini ve durumlarını ifade eder. Bu haller ile (Velekad kerremna beni âdeme) de beyan buyurulan fıtrî bir kerem ve kerameti, yani ilahi bir tekrimi haiz olduklarından ilahi sevginin tecelliyatını yaşar dururlar. Bu hallerini bozmadıkça gadaba, cehenneme saik olacak bir sebeple malul olmadıklarından cennetliktirler ve hatta dünyada da olsalar cennettedirler. Nitekim Kur'an'da hatırlatıldığı üzere Adem ile Havva cennette yaratılmış, kendilerine ilahi bir tekrim olmak üzere (Burada yiyiniz içiniz ve ebediyyen kalınız, lakin şu ağaca yaklaşmayınız) buyrulmuş, o haddi aştıkları takdirde zalim olacakları, Allah'ın zulmü ve zalimleri sevmediği ihtar buyurulmuştur. Demek ki, takva kereme götürdüğü gibi takvasızlık da zulme götürür. Nitekim, Adem ile Havva şeytanın iğvasına kapılarak hadlerini aştıkları, men edildikleri şeyi yaptıkları, o ağacın meyvesinden yedikleri, yani takvasızlıkta bulundukları zamandır ki, fıtratlarını bozdular, zalim oldular, Allah'ın rahmet ve in'amının kesilmesine sebep oldular, Rabbanî gadabı üzerlerine çekerek cennetten ve cennet hayatından yeryüzüne indirildiler. O kaybettikleri fıtrat temizliğini kazanmak için bir tevbe ve yıkanma mahiyetinde olmak üzere bir iptila ve imtihana marız bırakıldılar. Vehbi olarak ellerine verilip zayi' ettikleri o fıtrî temizliği takva içinde çalışa çalışa kazanmakla mükellef tutuldular. Zahiren bir gadab eseri görülen bu imtihan ve mükellef tutuldular. Zahiren bir gadab eseri görülen bu imtihan ve mükellefiyet bir azap değil, tevbelerini intac eden ve afüv ve rahmetini isticlab eyleyen ayrı bir rahmet ve in'am olmuş ve hakkın insanları ne kadar çok sevdiği anlaşılmış, indi ilahideki yerlerini almaya, zayi' eyledikleri kerem ve keramete yükselmeye imkan ve fırsat verilmiş, onlar da bu fırsattan istifade etmeyi bilmişler de haklarında (İnne ekremeküm indallahi etkaküm) sırrı tecelli eylemiştir. Mamafih bu takvaya kulak asmayıp da ebediyyen tazib-i ilahî içinde kalmaya kendilerini mahkum edenlerin de bulunabileceği iblis hikâyesi ile anlatılmıştır.

Allah'ın en çok ikrama mazhar kıldığı kul, en çok takva nasip ettiği kuldur

Yine Kur'an'da hikâye buyurulduğu üzere, iblis, Âdem yaratılmadan önce cennette meleklere hocalık yapmak gibi izzetli ve şerefli, mükerrem bir mevkide idi, vakta ki, Âdem'e secde etmesi emir olundu, o, bu emre karşı dayattı, taraf-ı ilahîden vaki sual üzerine (Sen beni ateşten yarattın, Âdem'i de topraktan) dedi ve bu sözle şunu demek istiyordu, ateş ulvi, toprak süflidir. Ulvi şeyden yaratılan süfliye secde eder mi? Secde edilmek lazımsa Âdem'in bana secde etmesi icabederdi gibi sakat bir mantıkla âdeta Allah'ı techil edercesine kafa tuttu ve secde etmemekte ısrar etti. Secde emrine kadar sokmayan yılan durumunda idi. O kadar ilmine rağmen iblisliğini bilmiyor, veya bu halin ileride başına neler getireceğini sezmiyordu, Allah ise, onun zamirini pekiyi bildiği için iblisi kendisine tanıtmak, Âdem'e nisbetle hak yanındaki mevkiini göstermek için o emri verdi. İblis kibir ve gururundan isyan etti. Tevbeye yanaşmayıp dayattı da dayattı. İblisliğini gösterdi, Allah sevgisini kaybetti. Zalim oldu. Gadab-ı ilahîyi üzerine çekerek lanetlendi. İlahî rahmetten ebediyyen kovuldu.

Eğer iblis de Âdem ve Havva gibi tevbe edivermek tenezzülünde bulunsaydı, afve uğrayacak, takvasının karşılığı olan keremle tıynetindeki iblislikten kurtulup indi ilahide hakiki kereme hak kazanacaktı. Nitekim, kovulma hadisesi üzerine kıyamet kopuncaya kadar öldürülmemesini, kendisine müsaade verilmesini Allah'tan istedi de bu dileği kabul edildi. Bundan mütenebbih olup tevbe ettiği ve takva yolunu tuttuğu takdirde yine ikrama mazhar olacağı bu kabul ile kendisine ihsas edilmiş olduğu halde, kibir ve inadı bu lütfü anlamaya mani oldu da o canım ilimden faydalanmasını bilemedi. Ebediyyen mel'un olmak husranını tercih etti.

Bu iki hikâyenin Kur'an'da yer yer zikredilmesinin sebep ve hikmeti (İnne ekremeküm indallahi etkaküm) âyetinde tahsis buyurulan hakiki takva ve keremle takvasızlığın ve keremsizliğin, veya indî takva ve keremin aralarındaki farkı müşahhas misallerle biz insanlara anlatmak, takva ve kereme terkip ve teşvik eylemektir. Binaenaleyh nefislerinin havasına, görülen ve görülmeyen iblislerin iğvalarına kapılanların, Kur'an'ın, peygamberin, dinin irşadlarından istifadeye yanaşmayanların ilahî ikramdan nasibedar olmaları bahis mevzuu olamıyacaktır.

Bu âyet bize başlıca şu manaları vermektedir:

1- Allah'ın en çok ikrama mazhar kıldığı kul, en çok takva nasip ettiği kuldur. (Ettakva hayrü bidaatin)

2- Bir kul dünyada ne kadar çok takva üzere yaşarsa Allah ona o nisbette ikramda bulunacaktır. (.... evliya hu... müttekun)

3- Dünyada takvalı yaşayanlar ahirette takvaları nisbetinde Allah'tan ikrama mazhar olacaklardır. (Femen ya'mel miskale zerretin hayren yereh ve men ya'mel miskale zerretin şerren yereh)

4-Allah'ın ikrama mazhar kılmadığı, takva imkanı bahşetmediği kul yoktur. (Küllü mevludin yu'ledü ala fıtratil islam)

5- Dünyada takvasız yaşayan kerem ve keramete eremiyecektir. (Küllümriin bima kesebe rehin)

6- Kendisini Allah'ın vikayesine terkeden bir kul onun ikramına terik-i mevcudiyet etmiş olur. (Ve men yetevekkel alallah fehüve hasbuhu)

Hasılı Allah ile mevcudat arasındaki takva ve kerem nisbeti ezel ve ebedi kaplayan bir kanundur. (İnne ekremeküm indallahi etkaküm) âyeti bu kanunun sadece insanlar ve insanlık zaviyesinden bir ifadesidir.

İnsanlar, dinî ve teşrii bir takva ile de korunmak zorundadırlar

Bir tohum kurtlanmaz, çürümez, hayatiyetini ve tenasül kabiliyetini korur zayi' etmezse toprağa gömüldüğü, suyunu, hararetini ve gıdasını bulabildiği, haşaratın tahribinden korunduğu takdirde, fıtrat hali mahfuz olduğu ve Allah ile arasındaki rahmet yolu açık bulunduğu için Allah'ın o çekirdeğe takdir buyurduğu feyiz ve rahmet akarda akar. Kerem ve keramete mazhar ola ola daha yüksek bir varlığa, daha olgun, daha faydalı, bir seviyeye yükselir. Fakat, korunmazsa olgunlaşamaz, hikmeti vücudunu kaybederek iğrenç bir hale gelir. Sevilmez olur. Topraklar arasında inhilal ederek başka şeyler lehinde istihdam olunur.

Mevcudat hakkında tabii yolda ve tekvini şartlar içinde hükümran olan bu takva kanunu insanların tabii tekâmüllerinde cari olmakla beraber, insanlar, diğer mahlukâta nisbetle akıl ve iradeler ile üstün bir şeref ve imtiyaza sahip olmaları ve ilahî bir emaneti de hâmil bulunmaları hasebi ile ebediyyet çapında bir hayata salahiyet ve kabiliyet kazandıracak olan iradî tekâmüllerini sağlamaya matuf dinî ve teşrii bir takva ile de korunmak zorundadırlar. Aksi takdirde gerek dünyada ve gerek ahirette takvasızlıklarının cezasını çekerler, yanarlar da yanarlar.

Bu izahlarımızla şu mühim nokta anlaşılmış oluyor ki; takva hangi mana ve derecede alınırsa alınsın, haddizatında pasif, âtıl, donmuş, kısırlaşmış bir varlığın ve yaşayışın idamesi değil dikkatli, muvazeneli, tedbirli, azimli, himmetli, ahenkli, nizamlı, gayeli, matlablı, maksatlı, hikmetli, müspet yolda çalışmayı ve ilerlemeyi, içli dışlı, mücahedeyi gerektiren faal bir hayatın ifadesidir. Böyle bir hayat ve faaliyet için neseb ve haseplerin, sahte şeref ve izzetlerin, indi görüş ve telakkilerin, kuru tefahur ve tecebbürlerin, süfli emel ve arzuların, hiçbir faydası olmayacağı bu âyetin ihtarı ve hakiki takva ve keremin şaritaları cümlesindendir.

Demek ki, bu korunmalı yaşayışın istihdaf ettiği iradî tekâmüle ve yüksek gayelere erme yolunda insanlar münhasıran kendi duygu ve düşüncelerine, haseb ve nesep davalarına saplanır, gözünü ve gönlünü maddiyata ve zevahire bağlar da din ve şeriatı bir tarafa bırakırsa, sırrını, haktan işgal edebilecek hususlarda temiz tutmak sureti ile Allah'ın vikayesine girmeye imkan bulamayacak, iradî tekâmüle eriyorum, medenileşiyorum, selamet ve saadete kavuşuyorum zannı ile iblisin düştüğü akıbete düşecektir.

Nitekim, bir ticarethane bütün dikkat ve itinaya rağmen bir gün geliyor topu atıyor, birçok sebepler arasında sinsi bir muhasibin iblisliğine kurban gitmiş olduğu anlaşılıyor. En yüksek bir devlet, akıl ve hayale gelmeyen sebepler yüzünden göçüp gidiyor. Âlim ve hâkim sanılan nice zavallılar, kuvvetli ve kudretli görünen nice cebbarlar, burnuna giren ufacık bir sinekle çıldırıp mahvoluyor. Servet ve sâman içinde dünyadan gam aldığını sanan nice düşüncesizler bir gün geliyor hazineleri içinde mahbus kalarak açlıktan inleye inleye can veriyor. Demek oluyor ki, dünya hayatının günlük şartları, istikbale ve ebediyete müteveccih neticeleri insan bilgi ve tecrübe ve tahminler ile anlaşılıverecek ve kestirilip atılabilecek şeyler değildir. Dünkü kavimler ne oldu? Bugünkü milletlerin ve devletlerin teknik bilgi ve maddi kudretlerine rağmen içinden çürümüş, irinleşmiş hallerinin yarın için kendilerine ne vaaddettiğini kestirmekten âciz bulunduklarını itiraf etmeyen aklı başında kaç kişi vardır? Dünyanın ve bilhassa insanlık âleminin kehanetle, tahminlerle, zulümlerle, yalanlarla, tahriplerle idare edilmediği, Rabbanî kanunlar altında yol almakta bulunduğu göz önüne getirilince bu kanunları bilmedikçe ve onlara gereği gibi intibak edip de ferdanî ve cemanî takva yoluna girmedikçe beşer için dünyada bile selamet aramak bir tatlı hayal olmaktan ileri geçmez. Hele (Eddünya mezreatül ahire) hadisinde beyan buyurulduğu üzere bugün yarının, dünya ahiretin mezreası olduğu, bugün yonca ekenin yarın buğday biçmeyeceği, kötülüğü atmadan iyiliği dikmeğe kalkışmaktan müspet bir netice alınmayacağı bir lahza düşünülürse bu dünya hayatında nereye ne ekdiklerini düşünmeyenlerin ekerken korunmayanların ve ekdiklerini korumayanların yarın, öbür gün ileri bir gelecekte ve nihayet ahirette Allah'tan bir kerem ve keramet istemeye hakları olmadığı, bilakis [okunamamıştır] ile karşılaşacakları şüphesizdir. Kaldı ki, gerek takva ve gerek buna terettüb eden kerem ve keramet gelişi güzel ve kolayca elde edilir. Yalınkat bir iş değildir. Biri dünyaya diğeri ahirete taalluk eden birçok derecatı ihtiva eyliyen iki mecra takib etmekte ve ahiret yolu dünyadan geçmektedir.

Bedenler ilmi ve dinler ilmi

Dünyada yaşamasını bilmeyen, onu ahiret lehinde kullanmayan, ahiretini dünyasında kazanmayan, dünya ve ahiret kazançlarında hakiki takvaya sahip olmayan ferdler ve cemiyetler hasep ve nesepce ne kadar aziz ve şerif, birbirlerini ne kadar kerim ve mükerrem görünürlerse görünsünler dünya bakımından bir aldanma ve avunma, ahiret bakımından bir vebal ve husrandan ibaret kalacaktır. İşte (Talebül ilimi farizatün likülli müslimin ve müslime) hadis-i şerifi ile her Müslüman erkek ve kadının ilim tahdil etmesinin dinde farz olmasının sebep ve hikmeti bu vebal ve husrandan korunmayı sağlamak içindir. Şu var ki, bu ilim tek ve basit bir bilgi değildir. (El 'ilmü ilmani ilmül ebdani sümme ilmül edyan) hadisinde bildirildiği üzere başlıca iki esasta toplanır. Biri bedenler ilmi, diğeri dinler ilmidir. Bedenler ilmi de yalnız bedene münhasır olmayup beden hükmünde olan cisimlere, maddelere, meskenlere, vatanlara, arza ve nihayet kâinatın maddi safhasına taalluk eden, dünya cennetine girmeye bir dereceye kadar sebep olan nazarî, tecribî, bütün maddî ilimlere ve fenlere şamildir. Binaenaleyh bu ilimlerden kendilerini müstağni gören ferdler ve cemiyetler dünya hayatı bakımından gereken takvayı sağlayamazlar, ve buna terettüb eden kerem ve keramete yükselemezler. Er geç zelil ve hakir olurlar, ayaklar altında kalırlar, dünya cehennemi içinde yanmaya mahkûm olurlar.

Edyan ilimleri de ferdlerin, ailelerin, cemiyetlerin, kabile ve şubelerin, kavimlerin ve milletlerin, hükümetlerin ve devletlerin gerek dünyalarına ve gerek ahiretlerine talluk eden ruhi ve manevi hayatlarına ve bu hayatın istihdaf ettiği yüksek gayelere ermeyi sağlayan ve iradi tekâmüle mütevakkıf olup da ebdan ilimleri ile istihsali mümkün olmayan ve ilahi bir beyana ihtiyaç gösteren dine ait menkul ilimlere ve bunlara istinad eden makul ilimlere şamildir.

Hadiste dikkati çeken mühim bir nokta vardır. Din ilmi denilmemiş dinler ilmi buyurulmuştur. Bu şu demektir ki, din esasen bir vaz'-ı ilahî olup bu da ancak dini hak olan dini İslam'dan ibaret ise de beşerin tarihi boyunca vaz'-ı beşeri olan dinlerden başka indi tedeyyünleri ve dinsizlikleri de alabildiğine çoğalmış olduğundan bunlara bilgi hasıl etmeden, her birini gereği gibi tetkik ve tahkik eylemeden, sırf taklid üzerine şu veya bu dine girmek hakik bir takva yolu tutmak demek olmadığı, taklit sureti ile bir dine süluk edenlerin de taklit mertebesinde kalmayup tahkik seviyesine çıkmaları, yani; dinini gereği gibi bilmesi lüzumu ima ve işaret olunmuş ve din meselesinde (Lâ ikrahe fiddin) mısdakınca fikirlerin, vicdanların ve iradelerin tamamı ile hür ve serbest olmaları gerektiği anlaşılmıştır. Çünkü hakiki bir takvaya sahib olabilmesi için hakiki bir dine ittibaın lazım ve zaruri olduğu ve bunun ise cehil ve ikrahla değil, bilüp, isteyüp, dileyerek tam bir salahiyet ve ihlasla sağlanabileceği şüphesizdir. Çünkü takvası, ihlası olmayanın dindar olması ve sonunda halas bulması bahis mevzuu değildir.

Filhakika, maddi ilimlerin sağladıkları menfaatler, tekamülle mani oldukları zarar ve felaketler, beden gibi dünya hayatına münhasır olmakla beraber, bu ilimler, bütün dünyevi menfaatleri ve zararları gösterecek, insan fertlerini ve topluluklarını içine alacak kadar cihanşümul, uzun devirleri ve ebediyeti cevaplandıracak kadar zengin ve kati değildir. Mesela iki kere ikinin dört ettiği bilmekliğim, mezar alemindeki tecelliyatın aleyhime olanlarını tebdile kudret vermez. Onun için, bunların sakit ve aciz kaldıkları fayda ve zararları bilmemiz ve korunmamız için menkul ve makul din ve şeriat ilimlerine ilticadan başka çare yoktur.

Kaldı ki, dünya ilimlerini gereği gibi kullanmak, veya kötüye kullanmak sureti ile onları takvasızlığa alet edinmekten doğan ferdî ve ma'şerî zararlar ve tehlikeler dünyevî ve zahirî olmakla kalmaz da birer günah ve vebale mukarin olarak dünyevi vasıflarını atarlar da uhrevî birer mahiyet alırlar. Gerçi bunların neticeleri olan ceza ve mükafattan bir kısmı daha dünyada iken karşımıza çıkar, bir kısmı ahirete intikal eder de kişinin Allah'tan uzaklaşmasını ve ebedî husranda kalmasını mucip olur. Diğer bir ifade ile; dünya işleri arasında fiil ve terke taalluk eden amellerin bir kısım neticeleri daha dünyada iken görünür, bir kısmı da tevbe, kefaret, tazmin, ta'zir, darp, hapis, nefiy, diyet, kısas... ilah suretinde yakamıza yapışır, bir kısmı gizli kalır, bir kısmı afve uğrar, bir kısmı da bütün fecaati ile ahirete kalır. Bunlardan afüv ve mağfirete uğramayanlarda muvakkat veya ebedî bir azaba inkılab eder. Onun için, (Ya eyyühellezine âmenu kuenfüseküm ve ehliküm nâren) âyetinde müminler, kendilerini ve çobanı bulundukları ailesi efradını, milletini, devletini ve nihayet bir ana ve babanın torunları ve birbirlerinin kardeşleri olan bütün insanları önceden tahmin ve tayin edemiyecekleri müdhiş bir ateşten korumakla mükellef tutulmuşlar, emir bilmarufa ve nehiy anilmünkere devam etmezler de bu mükellefiyet ve rehberliği ellerinden kaçırırlarsa dünyanın gidişi değişüp kıyamete ve o nare doğru yol almaya başlayacağı ihtar olunmuştur.

Binaenaleyh, insanlar, tabii hayatın inkişafı, terakki ve tekâmülü seyrine mütenazır olarak, kendilerine ihsan buyurulmuş olan istidat ve kabiliyetleri, kuvvet ve kudretleri, akıl ve zekaları ile,  bilgi ve iradeleri ile, acı tatlı tecrübeleri ile işlete işlete olgunlaşmaya çalışırken teşebbüslerinde ve işlerinde yakın ve uzak bazı faydaları ve zararları önceden gördükleri veya sezebildikleri ve ona göre korunabildikleri takdirde ilahî ikrama mazhar olacakları (İnne ekremeküm indallahi etkaküm) ile vaad buyurulmuş olmakla beraber, insan için bu kadarının kâfi olmayıp daha ötede uzun bir gelecekte karşılaşmaları mukadder olan bir hayatın namzed bulunduğu, kerem ve keramete ermek ve en yüksek mertebesine ulaşmak için gereken takvaya ittiba' etmelerinin zaruri bulunduğu, şu kadar var ki, bunlar, indi görüşler ve dünyevî ilimlerle sağlanmaya müsait olmadıklarından ilahî bir beyana ihtiyaçları bulunduğu tezkir ve ihtar edilmiştir ki, bunu şu suretle de tebarüz ettirmemiz faydasız olmayacaktır.

Kur'an'ın başlıca iki umumi hedefi vardır

Cenab-ı Hak, Hazret-i Âdem'den, ahir zaman Peygamberi Hazret-i Muhammed Aleyhisselam'ın bi'setine kadar geçen ümmetlere zaman zaman Peygamberler ve kitaplar göndermek sureti ile ikram ve in'am da bulunmuş, insanlara olan sevgisini bu ihsan ve rahmet ile takrir ve teyid etmiştir. Fakat, insanlar, daha yüksek bir dini takabbüle olan kabiliyetleri inkişaf bulup da İslam'ı bütün zenginliği ile hazmedebilecek bir seviyeye geldikleri ve böyle bir dine muhtaç olacak kadar dünya hayatının müzahrafatı içine daldıkları ve bu yüzden fıtrî temizliklerine kaybederek koyu bir zulmet ve korkunç bir vahşet hayatı içinde derbeder ve acıklı bir duruma düştükleri zamandır ki, Hazret-i Muhammed'i göndermek, Kur'an'ı inzal eylemek ve İslam'ı tebliğ ve tesbit etmek sureti ile nimetini inmam ve yalnız bu dinden razı olduğunu bütün veşere ilanla diğer dinlerin ve kitapların hepsini nesh ve iptal etmek sureti ile onlarda beşer için ne dünya ve ne de ahiret bakımından hakiki bir fayda ve selamet imkanı mevcut olmadığını beyan buyurmuş, milliyet, kavmiyet, cinsiyet, renk, hasep, nesep farkı gözetmeksizin insanları din-i İslam üzere toplamaya ve birleşmeye davet eylemiştir. İşte bu davet (İnne ekremeküm indallahi etkaküm) âyetinde takvanın ve buna terettüp eden kerem ve tekrimin cihanşümul öyle bir ifadesidir ki, bugünkü beşeriyetin elinde ilim, medeniyet ve tekâmül adına ne varsa hepsi de bu tekrime borçludur.

Çünkü, bu tekrimin kaynağı olan Kur'an'ın başlıca iki umumi hedefi vardır. Birisi, fertlerin ve cemiyetlerin dünya ve ahirete müteallik takva ihtiyaçlarını sağlamak, diğer, iradî tekâmül içinde namzed bulundukları dünyevî ve uhrevî kerem ve kerametin en yüksek seviyesine çıkararak Allah'a layık kullar olmalarını sağladıktan sonra onun rıza ve cemaline erdirerek ebedi selamet ve saadetle begam buyurmaktır. Artık Kur'an'ın bu hükmü ve hedefi karşısında her zan ve tevehhüm merdut, her inad ve isyan vebal ve husrandır.

Binaenaleyh Allah'ın, İslam dini ve şeriatı ile üzerimize farz kıldığı ibadet ve ubudiyet ahkamını en büyük ganimet ve nimet bilmek gerektir. Bu cümleden olarak içinde bulunduğumuz şu mübarek Ramazan'ı ve orucu da layık olduğu ehemmiyetle nazara almamız, onun dini ve diyani hüviyetini bilmemiz üzerimize farzdır. Çünkü oruç gerek dünya ve gerek ahiret bakımından hem bir takva, hem de kerem ve keramete götüren bir felah yoludur.

Oruç Allah'a, Allah'ın istediği gibi kulluk yapmayı sağlayan ilahî bir terbiye sistemidir

Oruç evvela bir ibadettir. Çünkü (Ya eyyühellezine âmenu kütibe aleykümüssıyamü kema kütibe alellezine min kabliküm lealleküm turhamun) âyeti gereğince bizden evvelki ümmetlere olduğu gibi bize de farz kılınmıştır. (Şehrü ramazanellezi ünzile fihil kuran) âyetinde beyan olunduğu üzere Kur'an Ramazan ayında ve Kadir gecesinde başladığı ve beşer için en esaslı ve en feyyaz bir takva usul ve sistemini vaz ve teşri' eylemiş bulunduğu için bu mühim ve mukaddes nimete ermekten dolayı Hakk'a bir şükür olmak üzere oruç da bu ayda farz kılınmıştır. Hadisle de teyid edilmiş olan bu farziyet ümmetin asırlar boyunca devam edegelen mütevatir icma' ile de te'kidü te'yid olunagelmiştir. Binaenaleyh orucun farziyetini inkar eden kafir bila özür oruç tutmayan da vebal ve azaba müstehik olur.

Oruç: âkil ve müslim olan erkek ile yine böyle olan ve hayiz ne nifastan beri bulunan dişi üzerine fecirden guruba kadar oruç niyeti ile ve Allah rızası için yemekten, içmekten cinsi muamelede bulunmaktan nefsi habsetmek sureti ile eda olunur. Hastalık, sefer gibi meşakkatli ve zararlı bir mazeret sebebi ile gününde tutulmayan orucun gününe gün olmak üzere sonradan kazası da farzdır. Bile bile gıda veya deva niyyeti ile yemek ve içmek, cinsi muamelede bulunmak orucu bozar. Bir günü kaza, altmış günü kefaret olmak üzere araya fasıla vermeden 61 gün oruç tutmak icabeder. Oruçlu olduğunu unutarak yemek veya içmek veya münasebette bulunmakla oruç bozulmaz. Kazası da lazım gelmez. Fakat bozuldu diye yerse kaza lazım gelir. Bir şey koklamak, cilde yağ, koku ve emsali bir şey sürmek, göze sürme çekmek, şehvetli veya şehvetsiz öpmek, orucu bozmaz. Önden veya arkadan şiringa yapmak, ıslak parmak sokmak, cild altına veya damara şiringa yapmak orucu bozar. Tutulmayan oruçlar kulun zimmetinde borç olarak kalır, ölürse terekesinden varisleri tarafından beher gün için bir fakir doyuracak kadar aynen veya nakden ceste ceste veya birden kefaret olarak bir veya müteaddet fakire vermek rahmetü gufrana vesile olacağı ümidi ile tavsiye olunagelmiştir.

Oruçla alakalı daha birçok meseleler varsa da bunlar fıkıh kitaplarında tesbit edilmiş olduğundan biz burada bunlardan bahsetmeyeceğiz. Yalnız şu mühim noktayı kayıt edelim ki; bir müslüman, yalnız oruç meselesinde değil, din ve diyanetine taalluk eden hususlarda karşılaştığı herhangi bir mesele hakkındaki şer'i hükmü bilmiyorsa kendi kendine hüküm vermekten sakınmalı, ehlini bulup sormalı veya ehlisünnet mezhebi üzere yazıldığına kanaat getirilen eserleri başvurmalıdır.

Oruç evvela bir ibadettir demiştik, buna ilave edeceğimiz birkaç mühim nokta kalmıştır. Oruç Allah'a, Allah'ın istediği gibi kulluk yapmayı sağlayan ilahî bir terbiye sistemidir. Çünkü oruç Allah'ın emri olduğundan eda veya kaza sureti ile oruç tutmakla sırf bu emir yerine getirilmiş veya getirilmeye çalışılmış olur. Binaenaleyh, her ibadet gibi oruç da ancak ve ancak Allah rızası için yapılır. Onun için oruca niyet şarttır. Sahura kalkmak veya sahur niyeti ile yemek yemek oruca niyet yerine geçtiği için başkaca niyete lüzum yoktur. Fakat niyet edilirse sevabı vardır. Şu halde oruca terettüb eden bedenî ve ruhî, dünyevî ve uhrevî, ferdî ve ictimaî menfaatları ve sevapları kasdederek oruç tutmak bunları Allah rızasına tercih etmek olacağından ibadet bakımından hiç de doğru değildir. Takvaya uymayan böyle bir kasıd ve talebe oruca niyet ederken asla yer vermemek gerekir. Gerçi, Allah bizim oruçlarımız ve ibadetlerimize muhtaç değildir. İyi veya kötü her ne yaparsak veya neyi terkedersek neticeleri kâmilen ve münhasıran kendimize ait olduğundan oruca niyet ederken dünyevî ve uhrevî menfaatlarımızı niyet sırasında hesaba katmamızın müreccah olması lazım gelir gibi görünürse de buradaki menfaatı takva bakımından hasr ve takyid etmedikçe böyle bir niyetin ibadet mefhumu ile telifine imkân yoktur. Çünkü ibadet Allah'ın hakkı, ubudiyet de o hakkı yerine getirmek üzere bizim vazifemizdir. Halbuki kasdedilecek menfaatler o kadar çoktur ki, saymakla bitmez, tükenmez, bunlar içinde en yükseği, en esaslısı ve en hayırlısı indi ilahîdeki ekremiyet mertebesi olan Allah rızasını kazanmak olduğuna göre bu kazanıldıktan sonra artık, ne dünyevî ne de uhrevî başka bir menfaat mülahazasına lüzum ve ihtiyaç kalmaz. Çünkü böyle bir mülahaza hasılı tahsil gibi abes bir şey olur. İhlasla abesin ihtilasında ise rızayı kaybetmek tehlikesi vardır. Bundan korunmak da takvanın icabıdır.

Oruç tutan ister istemez onun maddi ve manevi tesirine mahal ve ma'kes olur

Mamafih, ubudiyyet bakımından düşündüğümüz zaman, oruçlu iken, gözetilen veya akıl ve hayale gelmeyen maddi ve manevi, dünyevi ve uhrevi nice bin hayırlar, menfaatlar Allah'ın fazl-ı keremi, lütf-i ihsanı suretinde tecelli edüp duracağından bunları veya bir kısmını niyet esnasında ayrıca kasd-ı talebe yine lüzum ve hacet kalmaz. Orucun, aynı zamanda bir ubudiyet olduğunu da şöylece tebarüz ettirebiliriz:

Oruç tutan ister istemez onun maddi ve manevi tesirine mahal ve ma'kes olur, orucun mahmul bulunduğu Rabbanî tecelliyatı kendinde müşahede eder. Allah'a karşı yaptığı ve yapmakta olduğu kulluğun mahiyetini daha yakından ve derinden anlar. Allah'a olan imanının kuvvetini, aşk ve haşyetinin derecesini, ihlasının samimiyetini daha candan tadar ve kavrar. Allah'a olan yakınlığını ve uzaklığını, gözle görülür elle tutulurcasına tecrübe ve müşahede eder. Bunlar bidayette, bir kasd ve niyete mukarin olmadıkları halde akıl ve hayale gelmeyen şekil ve suretler altında, derunî hayatımızın şe'niyetler silsilesi halinde ve ilahî  bir ikram ve tekrîm suretinde yaşanır da yaşanır. Dünya içinde olduğumuz halde bize ahiret hayatı yaşatan bu ikramları dikkatle nazara aldığımız zaman ölüm halinde bulunanın ölümü inkâra mecali kalmadığı gibi o Rabbanî tecelliyat içine varlığımızı ve benliğimizi gömülmüş buluruz. Allah sevgisi ve vuslat iştiyakı halinde benliğimizi sarmış bulunan ve bize her an bir başka renkle ba'sü badelmevt hali yaşatan bu ikramlar içinde, (Mûtu kable e temutû) hadis-i şerifinin manasını, ölmeden ölmenin, ne demek olduğunu ve (Ennasü niyamün iza matû intebehu)= insanlar uykudadırlar öldükleri zaman uyanırlar) hadisindeki ikazın şiddet ve dehşetini öldükten sonra dirilmenin ne demek olduğunu mevcudiyetimize yazılmış buluruz. Gerçi, Allah'ın tayin ettiği vakitlerde Allah rızası için aç ve susuz durmak, şehvetin ağzını mühürlemek, aza ve cevarihi, gıybet, ve nemimeden, haram ve haram şüphesi olan şeylerden çekmek, sırrını masevadan sıyırup Allah'ı zikr-i fikir etmek sureti ile kendisini sıkı bir rabt-ı zabt altına almak toy, haşarı, azgın, terbiyesiz, ahlaksız, âsi ve günahkâr bir nefis için oldukça ağır bir darbe ve eza gelse ve görünse bile, hakikatta; maddi hayatın akışı içinde fıtratını kaybetmiş, adeta hayvanlaşmış olan hislerinin ve aruzlarının kendisini ne kadar hırpalamış, ne kadar yaralamış olduğunu, o güne kadar kendisi kendisine ne müdhiş zulümler yapmış bulunduğunu anlatan Rabbanî bir itab, ilahî bir muhasebe olduğu teslim edilmelidir. Filhakika oruç zahiren göründüğü gibi bir sıkıntı, bir rehavet, bir atalet hali geçirmek değil, manevi bir ordunun görünmeyen kuvveti ve sezilmeyen tabyesi altında nefsin kendisi ile giriştiği müdhiş bir harp halidir. Bu, öyle bir döğüştür ki, döğüşlerin en zorlusu, savaşların en büyüğü, gırtlaklaşmanın en mukaddesi Allah yolunda gazanın en hayırlısıdır. Korunmaların bin bir çeşidi takva ve vikayenin en esrarlısı bu mücahedede tatbik olunur. İman ve ihlas ile kazanılan sabır ve metanetin, cehd-i gayretin tesirleri derinden derine bütün bedeni ve ruhu istila eder. Nefis, memleketini ve tac-ı tahtını kaybetmiş mağlup bir hükümdar gibi kaçacak delik arar. Fakat nereye gitse yine Allah'ın huzurunda olduğunu, ona tam bir ihlas ile teslim olarak vikayesine sığınmaktan başka çaresi kalmadığını görür de (Süphaneke ma arefnake hakka marifetike vema abednake hakka ibadetike) diye diye azamet-i kibriyası önünde boyun büker, secdeye kapanır, afüv ve rahmetini, rıza ve keremini niyaza başlar.

İşte bu andan itibaren nefse öyle masivai zevkler mukarin olur ki, sadece zevk olmakla kalmazlar da Rabbanî bir el tesiri ile benliğinin en gizli noktalarına kadar nüfuz ederek oralara vakti ile pençesini takıp da Allah'a yükselmeye, ve ermeye engel olan manevi mikropları kırar geçirir. Nefsin ve iblisin besleyip büyüttüğü bu çeşit çeşit mikropların kemirtileri altında yaralamış, irinleşmiş, kızışmış, kokmuş, mahvolmaya âmade bir hale gelmiş olan nefsi pansuman eder, yıkar, bozuk taraflarını onarır, iğri damarlarını doğrultur, çirkin huylarını yakar, kurutur, yerlerinde güzel huyların filizlenmelerine taptaze bir varlık, fıtrî bir temizlik içinde yetişip olgunlaşmaya fırsat ve kudret verir, bu yeni hayatın derunî tezahürleri, tekmil bedeni ve her bir azayı istila eder. Görüşler değişir, duyuşlar başkalaşır, anlayışlar keskinleşir, yakını görmezken uzakları sezer, geçmişi düşünemezken âtisini ve akıbetini görmeğe başlar. Özüne ve sözüne hakim, haline mutabassır, işine ve iradesine mürakıp, eşine dostuna destigir olur, yakınına uzağına hayırlı olmak için fırsatlar gözler, imkânlar araştırır, bir aç görürse kendi açlığını unutur, bir çıplakla karşılaşırsa giydirmeye çalışır, muhtaçlara yardımcı, dertlilere devacı olur. Zulmü ve zalimi yıkmaya Hakk-ı adlî, iyiliği ve güzelliği ikameye çalışır. Marufla emretmek münkerden nehiy eylemeği canına minnet bilir. Hasılı, oruçlunun varlığı sadece kendisine ve etrafındakilere değil bütün beşeriyete ve hatta âleme rahmet olur. Melekler gıbta ettirir, şeytanları sindirir, iblisleri çatlatır.

İftar vaktindeki ferahlık

Gerçi Ramazan ve oruç, ibadet ve ubudiyyet bakımından bir senemizin bir ayını ve günün muayyen saatlerini işgal ederse de din ve diyanet bakımından evveli rahmet, ortası mağrifet, sonu ateşten azadlıktır. Oruçlunun gecesi ve gündüzü, saatı ve dakikası rahmet ve mağrifetle doludur. Günahlardan yıkanmak, fıtrat temizliğini kazanmak, Allah sevgisini gıll-ı gışsız, doya doya yaşamak vardır. Çünkü oruç kötülüklere kalkan, günahlara sed olur. İlahî gadabı söndürür, cehenneme ve ebedî husrana karşı ahenin bir kale kesilir. Diğer ibadetlere gizli veya açık, az veya çok, riya ve süm'a şaibesi bulaşabildiği halde oruçta böyle şeylerin gölgesi bile yoktur. Çünkü o yalnız ve yalnız Allah için tutulup, Allah için tahammül edilebilecek bir iştir. Çünkü açlık, susuzluk ve debrenen şehvet, içine çektiği nefsi kuduza çevirir. Böyle bir nefis de hatır gönül tanımaz, gözü karardı mı mala, ırza ve cana saldırmaktan çekinmez, böyle fertlerden mürekkep bir cemiyetin ne demek olduğu bir lahza düşünülürse,  orucun ferdiyet ve cemiyet bakımından ne büyük bir nimet olduğunu takdir etmek müşkil olmaz. Aç ölüvermez fakat öldürebilir, susuz durmaz, damarlardaki kanı emebilir, kabarmış şehvet yasak tanımaz, kendi kızına bile saldırabilir. Bütün bunlara karşı koyacak tek bir çare varsa o da oruçtur. Perhiz değil oruçtur. Çünkü oruca Allah rızasından başka düşünce hâkim olmadığından bu hâkimiyet bütün diğer fena düşünceleri gönülden silip atmaya yeter. Nitekim bir hadisi kaside Cenab-ı kibriya şöyle buyurmuştur. (Essavm liy ve ene üczi bih ve lissaimi ferhatani ferhatün indel iftar ve ferhatün inde likai) yani oruç benim içindir. Yalnız benim için tutulur. Onun karşılığını ancak ben takdir eder ben veririm. Benden başkası ona güç yetiremez. Oruçlu için iki mühim ferahlık vardır. Birisi iftar zamanında diğeri Allah'a mülaki olduğu vakittedir.

İftar vaktindeki ferahlığı şöylece ifadelendirmek mümkündür:

Dünya hayatı, ahiret hayatına nisbetle nisbetle nihayet bir aylık Ramazan, ferdin hayatı da bir günlük Ramazan orucu gibidir. Oruç günleri birer iftara mukarin ola ola Ramazan bitip bayram gününe erildiği gibi ferdin bir günlük oruç mesabesinde olan dünyadaki ömrünü oruca benzeyen takva ile geçebilirse ölüm denilen iftarla bir bayrama, bir ferahlığa, güzel akıbete ulaşacaktır. Dünyanın ömrü, kıyamet denilen bir iftarla bittiği zaman zaman topluluğunun da bir aylık Ramazan'a benzeyen dünya ömrü biterse de hayatı bitmeyecek son iftara benzeyen kıyamet akabinde bayrama benzeyen ahiret hayatına girilecek ve orada devam ede ede Allah'a kadar gidilecektir. Cemâle visâle erilecektir.

Beşerin dünya hayatı, esas itibari ile yemek, içmek, cinsi münasebette bulunmak gibi üç asıl etrafında dönüp dolaşır. Yemek ve içmek, şahsiyetin yaşaması için, cinsi münasebet ise neslin yaşatılması için birer vesiledir. Demek ki, dünyada fertler için yaşamanın gayesi sadece yaşamış olmak için yemek içmek değil, bir şey yaşatmak, bir eser bırakmaktır. Binaenaleyh dünyaya gelmiş olmak, az çok yaşamış bulunmak, yaşamış olmak için kâfi değildir. Yaşadığı müddetçe yaşatmaya çalışmak vazifesi ile mükelleftir. Yaşatmak vazifesi fert bakımından, neslinin idamesine, neslinin idamesi, beşer topluluğunun idamesine, beşer topluluğunun idamesi de ahiret hayatını saadet ve selamet içinde yaşamaya salih insanların yetiştirilmesine matuftur. Çünkü kötü ve cehennemlik insan yetiştirmek insanlığın ve hilkatin gayesi değildir.

Dünyada yaşamak ve yaşatmak için yapılan çalışma ve mücadeleler, yemek, içmek ve şehvet gibi ihtiyaçların tatmininden doğan zevkler ve bunların tatmin edilememesinden mütevellit ızdıraplar ve endişeler ne kadar sert, ne kadar devamlı ve çeşitli olursa olsunlar, ahiret hayatının ebediyetine ve oradaki zevk ve elemin sonsuzluğuna nisbetle nihayet beşer için bir aylık, fertler için bir günlük oruç sıkıntısından farklı değildirler. Sabır ve tahammül gösterilince hepsi de iftarlardan iftarlara geçe geçe er geç ferahlığa çıkar, fert için dünyanın son iftar gününü andıran ölüm anından ilahî bir kerem ve keramet nişanesi olmak üzere bayram günü olan güzel bir akıbete erer. Ramazan bayramının esasen bir gün olması da buna bir işaret gibidir. Bu ilk günde oruç tutmanın haram olması da, ölümle dünyadaki vazife mükellefiyetinin hitam bulduğunu, öldükten sonra dünyayı kazanmaya, bir şey yaşatmaya imkân kalmadığını hatırlatır. Bayramın sonraki iki günü ise ölümle haşir arasındaki berzah âlemi denilen mezar hayatına işaret olup bu âlemin muvakkat olduğuna ve hüsn-i hatime ile gidenler için oranın da bayram günleri gibi zevk ve meserretle geçeceğine, binaenaleyh dünya hayatını oruçlu bir adam gibi takva ile geçirenlerin gerek ölürken ve gerek mezar âleminde ilahî kerem ve keramete mazhar olacaklarına işarettir denilebilir.

İkinci ferahlığa gelince:

Bunun, Allah'a mülâki olunduğu zaman tahakkuk edeceği beyan buyurulmuştur. Bu karşılaşmanın biri dünyada, diğeri (Maliki yevmiddin) âyetinden anlaşıldığına göre ahirette tecelli edecektir. Dünyadaki likayı şöyle ifade edebiliriz: Hayatımızın herhangi bir safhasında, herhangi bir işte veya herhangi bir şeyde hak ve batıl, haklı ve haksız, iman ve küfür, hayır ve şer, acı ve tatlı, menfaat ve zarar, ceza ve mükâfat, sevap ve ikab gibi bir his veya fikir, veya hüküm veya şeinle karşılaşırız, bunlardan birisini tercih zorunda kaldığımız zaman hislerimize mağlup olmayarak, dikkat ve basiretimizi toplayarak, etraflı bir düşünce ve muhakeme ile durumu tetkik tahkik ederiz., bu derunî cehd ve itina arasındaki sıkıntı ve üzüntülerimiz oruç ve takva sıkıntılarına benzer. Şayet, bu cehd ve takva sonunda vardığımız netice, hak ve hayır ve sevap ve güzel bir şey ise orada Hakk'ın rızası tecelli eder ve Allah likasının mecazî bir misalini yaşarız. Vicdanımız büyük bir haz ve ferahlık duyar. Haksızlığa, kötülüğe, fenalığa, günaha, çirkinliğe karşı da bir tiksinti, bir sıkıntı, bir ızdırap, bir elem ve hatta isyan duyarız.

..... hakikisine gelince: bu da ahiret gününün başlaması başlayacak, bazı safhalardan geçe geçe nihayet Allah'ın cemâline gelecek, fevz-i azim, hüsn-i meab, asıl bayram o zaman tahakkuk edecektir. Şöyle ki: kıyamet-i kübra vuku bulduktan, (Yevme tübeddelül ardu gay... ardi) âyetinin sarahatı veçhile, arz bambaşka bir arz olduktan sıra ahiret hayatı başlayacak, yani; yevmiddine, ceza ve mükâfat gün girilecek, fakat Allah'a mülâkı oluncaya kadar uzun bir müddet gelecektir. Dünyadaki Ramazan bayram ile Kurban Bayramı arasında geçen müddet bunun bir remzi gibi mütalaa olunabilir. Malûm olduğu üzere Kurban Bayramı dört gündür. Ve bugünlerde oruç tutmak haramdır. Bu şu demektir ki; haşirden cennete girinceye kadar kimse yemek, içmek ve şehvet gibi dünya ihtiyaçlarının hiç birisi ile meşgul olmayacaktır. Bayramın birinci günü ahiretin haşir devrine, ikinci gün sual ve hesap müddetine, üçüncü gün sırattan geçiş anlarına dördüncü gün (Üdhuluha biselâmin âminin) hitabı izzeti ile cennet girmeye izin sadır olduğu ane remiz gibidir.

Mamafih, Kurban Bayramı'nda kurban kesilmesi bakımından şöyle bir mülâhazayı da nazara almak lazımdır. Bir kul dünyada Hakk'a teslim olur, onun emirlerine ve nehiylerine kemali ve inkıyad eder. Ve böylece takva üzere yaşayıp son nefesine ve canını Allah'ına verebilirse en büyük iftarı yapmış, ferahlı bir bayram gününe girmiş olacak, mahşerde, sual ve hesapta, sıratta, cennete duhulde Allah'a mülâki oluşta, cemâl-i ilahî ile hakiki vuslatı tadışta hiçbir eleme maruz kalmayacak, (İnne ekremeküm indallahi etkaküm) âyetinin manasını bütün ihtişam ve zenginliğiyle yaşayacak da bu devleti uzmâ karşısında Cenâb-ı Hakk'a hamd ve şükredecek elhamdülillahi rabbelalemin diyecek. Cenâb-ı Hak cümlemizi bu devlet-i uzmaya mazhar olan kullarından eylesin.

Vaazın son kısmı için tıklayınız: http://www.dunyabizim.com/alinti/25833/m-bedrettin-yazir-anlatiyor-hakiki-takva-ve-kerem

Güncelleme Tarihi: 03 Şubat 2017, 12:00
YORUM EKLE
banner8

banner19

banner20