Allah sevgisi ve Allah korkusu (Muhabbetullah ve Haşyetullah)

"İnsan için bu hayat; gerçekten, korku ve ümitlerle dolu bir imtihan yeridir. Önemli olan, bu gerçeği unutmayarak korku ve ümidin tatlı ahengi içinde yaşayabilmektir." Doç. Dr. Ali Arslan Aydın'ın İslâm'da İman Esasları Âmentü Şerhi kitabından bir pasajı ilgilerinize sunuyoruz.

Allah sevgisi ve Allah korkusu (Muhabbetullah ve Haşyetullah)

  

Allah'a iman ve yüce varlığını ispat eden aklî ve ilmî deliller ile, Zâtullah'a vacip olan mukaddes sıfatları beyan ettikten sonra, bu bölümün sonuna; her mü'minin Rabbine teslimiyetinin ölçüsü olan "Allah sevgisi ve Allah korkusu" hakkında kısa bir bilgi sunmayı uygun ve faydalı görüyoruz.

Yüce dinimiz İslâm'ın bütün insanlara bildirdiği ve mü'minlere öğrettiği ilâhî prensiplerden biri de kulun Rabbine olan bağlılık ve teslimiyeti, yani mü'minin gönlündeki "Allah sevgisi ve Allah korkusu"dur. İslâm'a göre mü'min; lütfü ve ihsanı, keremi ve rahmeti sonsuz olan Yüce Rabbine büyük bir muhabbet ve ihtiramla teslim olacaktır. O'nun rahmet ve merhametinin her şeyi ihata ettiğini düşünerek O'na bağlanacak, ne kadar kusurlu ve günahkâr da olsa, Rabbi'nin af ve mağfiretinden ümidini kesmeyecektir. Ancak Allah'ın rahmeti, şefkat ve merhameti sonsuz ise de gazap ve azabının da şiddetli olduğunu asla unutmayacak, O'ndan korkacak, gazabından emin olmayacaktır. Yani mü'min; Rabbi huzurunda daima ümit ve korku arasında (beyne'l-havfi ve'r-recâ) bulunacak, kalbi, O'na lâyık gerçek kul olmanın heyecanı ile ürperecektir. Ruhunu saran ilâhî haşyet ye teslimiyet içinde Rabbi'nin rahmet ve ve Allah mağfiretini ümit edecektir. Bu esas; Allah sevgisinin korkusunun yani "muhabbetullah ve haşyetullah"ın bir özeti ve semeresidir.

İnsan için bu hayat; gerçekten, korku ve ümitlerle dolu bir imtihan yeridir. Önemli olan, bu gerçeği unutmayarak korku ve ümidin tatlı ahengi içinde yaşayabilmektir. Çünkü korkunun ifratından ye'is, yani ümitsizlik doğar. Fazla ümitlenmek de insanı gaflete ve âkibeti umursamamaya, dolayısıyla hüsrana götürür. Zira, aşağıda işaret edeceğimiz ayet meallerinden anlaşılan ilâhî ölçüye göre; ne kadar çok ibadet edilirse edilsin, Allah'ın azabından emin olmak da rahmetinden ümit kesmek de yasaktır; mü'minin imanı ile bağdaşmaz.

Nitekim Kur'an-ı Kerim'de;

"Allah'ın azabından emin hüsrana uğrayan zümre..."[1]

 "İlâhî rahmet ve mağfiretinden ümitlerini kesenlerin de sadece kâfirler olduğu"[2]beyan buyrulmak-ta, mü'minin Rabbi huzurundaki durumu, Allah'ın rahme-tinden ümidi ve azabından korkusu şöyle dile getirilmektedir:

"Ahiret (azabın)dan korkarak ve Rabbi'nin rahmetini umarak gecenin saatlerinde secdeye kapanıp kıyamda duran (mü'min), (inkâr üzere yaşıyan) (kâfir) gibi midi?[3]"

Zira, ne kadar çok ve büyük günah işlenirse işlensin, ihlâsla tevbe edilince, affedilebileceğini düşün-miyerek; "Çok günahkârım, artık Allah beni affetmez" diye, Rabbin rahmetinden ümit kesmek, mü'mine yaraşmaz. Bu ye's hali, bir bakıma, Allah'ın rahmet ve merhametinin sonsuzluğunu inkâr sayılır ve mü'minin imanını zedeler. Bu halin aksine, bir mü'minin yaptığı ibadetlere güvenerek, Hakk Teâlâ'nın gazabından emin olması da yanlıştır. Çünkü yapılan ibadetler, ne kadar fazla devamlı ve sevaplı da olsa, Allah'ın ihsan ettiği sayısız nimetlerin şükrünü edaya kâfi gelmez. İbadetler karşılığında verilen sevap, sırf Rabbimizin Fazl-ı Kereminden ibaret ilâhî bir lütuf ve ihsandır. Bu gerçeği unutarak yapılan ibadetlere güvenip Allah'ın gazabından emin olmak, O'nun hikmet ve adalete dayanan azap ve cezasını umursamamaktır. Mukaddes sıfatlarından ve Esmâ-i Hüsnasından gaflet etmektir. Bu sebepledir ki mü'mine yaraşan; daima korku ve ümit içinde olmaktır. Îman'ın kuvvetine ve kemaline delâlet eden bu hale;

"Beyne'l-havfi ve'r-recâ", "Korku ile ümit arasında olmak" makamı denir.

Kâfir ise bu ilâhî makamdan ve yüce anlayıştan mahrum olan, gaflet ve dalâlete dalan bir zavallıdır.

İslâm'ın koyduğu bu ilâhî ölçü; bildirdiği diğer esaslar gibi, insan fıtratına ve psikolojisine uygundur. Zira, hasıl ki bir çocuk, ana ve babasının sevgi ve merhametine güvenerek nazlanmayı ve şımarıklığı artırır, fakat haddi aşarsa ceza göreceğini düşünerek korkar ve bu korku ile taşkınlıktan vazgeçerse, Allah'ın Rahmet ve Mağfireti'nin sonsuzluğuna güvenerek haddi aşan, hattâ isyana cüret eden insanı da Allah korkusu dizginler, onu itidale getirir, hakka ve hayra yöneltir. Bu sebepledir ki; Halik ile mahluk, Allah ile kul arasındaki bu ilâhî bağ; yalnız sevgi ve merhamet veya yalnız korku ve haşyet ile mümkün olmaz. Belki, her ikisinin de bir arada bulunması ile gerçekleşir. Ancak böylece, istenilen güzel neticeye varılır.

İşte bu ilâhî yolu mü'minlere gösteren, bize dün-ya ve ahiret saadetini müjdeleyen, sevgili Peygambe-rimiz Hz. Muhammed (s.a.v.)'dir. 'Çünkü diğer semavî dinlere inananlar, kendilerine bildirilen ilâhî emirleri tahrif ve tebdil ederek bu konuda ifrat ve tefrîte sapmışlar, Peygamberler'inin hak ve hidayet yolundan ayrılmışlardır. Bunlardan bazıları, Cenâb-ı Hakk'ın sonsuz rahmetine, şefkat ve merhametine dayanarak, O'nun gazabından korkmayı ihmal etmişler, bir kısmı da Yüce Allah'ı, hep şiddet ve gazap halinde tasavvur ederek korku ve haşyetle ölçüyü kaçırmışlar, bu sebeple ye'se düşmüşlerdir.

Bu iki aşırı ve yanlış görüş arasında itidali sağlayan ve doğru yolu gösteren, yalnız İslâmiyettir. Zira İslâm'a göre Allah (c.c.); ne yalnız kahredici ve azap verici, ne de yalnız rahmet ve mağfiret sahibidir. Belki O, hem Rahman ve Rahim hem de Şedîdü'l-İkab'dır. Hem Gafur ve Vedûd hem de kâfirleri ve günahkâr kullarını cezalandıran din gününün Sahibi’dir.

Bu esasa göre; Allah'a ihlâsla inanan ve O'na asla şerik koşmayan her mü'min, ne kadar çok ve büyük gü-nah da işlese, ye'se düşmeyerek tevbe etmeli, Rabbinin sonsuz rahmetinden ümidini kesmemelidir. Zira Hakk Teâlâ bu konuda mü'minlere şu mühim müjdeyi veriyor:

"Muhakkak ki Allah; kendisine şirk koşulmasını affetmez. Bunun dışındaki (büyük küçük bütün) günahları dilediğine affeder.[4]

Fakat İslâm'da ana esasların başında gelen husus; iyi insan olmak, hayır ve fazilette yarışmak ve Hakk Teâlâ'ya iyi kulluk etmektir.

Nitekim iman ve salih amel sahipleri, Kur'an-ı Kerim'de şöyle öğülüyor:

"... Çünkü onlar hayır işlerine koşar ve yarışırlardı. Umarak ve korkarak dua derler. Bize karşı huşû gösterirlerdi."[5]

Kur'an-ı Kerim'de hem, mü'minleri Allah'ın rahmet ve mağfiretiyle sayısız cennet nimetleriyle müjdeleyen, hem de Yüce Allah'ı ve Peygamberlerini inkâr eden kâfirler için verilecek şiddetli cezaları anlatan pek çok âyetler vardır. Bu gerçekleri iyi bilen ve imanı kemale eren mü'minler hakkında, Hakk Teâlâ şöyle buyuruyor:

"Kulları arasında Allah'tan hakkıyla korkanlar, ancak âlim olanlardır."[6]

İşte bu ilâhî korku (haşyetullah), inanan kalblerin saadet ışığıdır. Bu ilâhî sevgi (muhabbetullah), Allah'a iman ve teslimiyetin, O'na ihlâsla yapılan ibadetlerin ve işlenen salih amellerin kaynağı ve meyvesidir.

O hâlde; "Allah'ın rahmet ve mağfireti sonsuzdur; O Rahîm’dir, kullarına çok acır, beni de affeder" diyerek, her çeşit günahları işleyip sonra Allah'ın gazabından emin olmak, büyük bir gaflettir.

Gerçek mü'min; Yüce Allah'ın Gafur ve Rahîm olduğuna güvenerek, ibadetlerini ihmal etmez. O'nun gazap ve azabının da şiddetli olduğunu unutmayarak bütün yasaklarından dikkatle kaçınır, hareket ve davranışlarını bu esasa göre ayarlar, başkalarına iyilik eder; daima hayrı, hakkı ve sabrı tavsiye eder. Böylece takva derecesine ulaşarak cennete girer ve ebedi saadete erer.

Nitekim Enfâl Sûresi'nde Yüce Allah şöyle buyuruyor: "Gerçek mü'minler; ancak o kimselerdir ki Allah anıldığı zaman kalpleri (sevgi ve korku ile) titrer, âyetleri onlara okunduğu zaman imanları artar ve onlar yalnız Rablerine güvenip tevekkül ederler."

"O mü'minler ki namazı dosdoğru kılarlar, kendilerine verdiğimiz rızıktan hâk yolunda harcarlar. İşte onlar; gerçek mü'minlerdir. Onlara Rableri katında dereceler, mağfiret ve cennette cömertçe verilen rızıklar vardır[7].

"Bu esasa göre gerçek mü'min; Yüce Rabbi’ni; bütün gönlü ile seven, Allah'ın azametini ve gazabını düşünerek O'ndan korkan, yani kalbi muhabbetullah ve haşyetullah ile dolu olan, ebedî saadete namzet mutlu insandır[8].

Doç. Dr. Ali Arslan Aydın

Kaynak: İslâm'da İman Esasları Âmentü Şerhi

Dipnot:

[1] A’raf Suresi, 99.

[2] Yûsuf Suresi, 87.

[3] Zümer Suresi, 9.

[4] Nisâ Suresi, 116.

[5] Enbiyâ Suresi, 90.

[6] Fâtır Suresi, 28.

[7] Enfâl Suresi, 2-4.

[8] Fazla bilgi için bkz: İmam-ı Gazalî, İhyâu Ulûmu'd Din, c. IV, s. 14

Yayın Tarihi: 06 Ocak 2023 Cuma 10:00
YORUM EKLE
YORUMLAR
ömer kızılçınar
ömer kızılçınar - 4 hafta Önce

semavi dinler ifadesi kanımca yanlış bir ifade olsa gerek hak din tektir oda islamdır butun peygamberlere vahyedilen din islamdır ve butun peygamberler muslumandırlar diye duşunuyorum vesselam

banner19

banner36