banner17

Ahlâk Tesis Edilmeden Müslüman Şehri Kurulamaz

İki sene evvel düzenlenen Dünyabizim Buluşmaları etkinliğinin konusu 'Yaşadığımız Şehirler' idi. Etkinlikte 'insani açıdan nasıl bir şehirde yaşamalıyız', 'kadim değerlerimiz çerçevesinde bizim şehirlerimiz nasıl olmalı' sorularına da cevap aranmıştı. İlgili panelde Semih Akşeker’in konuşmasından 'Şehir-Kent Ayrımı ve Peygamber Efendimizin Şehircilik Uygulamaları' konulu bölümü alıntılıyoruz.

Ahlâk Tesis Edilmeden Müslüman Şehri Kurulamaz

28 Nisan 2015 tarihinde düzenlenen Dünyabizim Buluşmaları etkinliğinin konusu “Yaşadığımız Şehirler" idi. Etkinlikte "insani açıdan nasıl bir şehirde yaşamalıyız", "kadim değerlerimiz çerçevesinde bizim şehirlerimiz nasıl olmalı" sorularına da cevap aranmıştı. Prof. Dr. İbrahim Baz'ın yönettiği söyleşide Celaleddin Akça, Mehmet Şimşek Deniz ve Semih Akşeker konuşmacı olarak yer almıştı.

İlgili panelde Semih Akşeker’in konuşmasından “Şehir-Kent Ayrımı ve Peygamber Efendimizin Şehircilik Uygulamaları” konulu bölümü alıntılıyoruz.

***

Şimdi konumuza dönelim. Az önceki konuşmalarda tekrar şahit olduğum üzere hepimizin yaptığı mühim bir yanlış var. Yaşadığımız yerlere bazen şehir bazen kent diyoruz. Oysa şehir ve kent arasında çok büyük bir fark var. Bu fark -Dücane Cündioğlu’nun tabiriyle söylersek- fark-ı azimdir yani büyük bir farktır.

Şehir ve kent ayrımını en başta Kur'an-ı Kerim yapıyor. Kur'an, insan yerleşimleri için üç farklı kelime kullanır: Karye, medine ve belde. Karye 56 defa, medine 13 defa ve belde toplam 14 defa geçiyor. Şimdi eğer Kur'an-ı Kerim bir yerleşim için 3 farklı kavram kullandıysa bizim bunu mutlaka dikkate almamız lazım. Niçin bir yerleşime karye denilmiş de diğerine medine denilmiş? Bu çok kritik ve hayati bir soru bence. Şehir ve kent ayrımı Müslüman düşünce pratiği açısından tıpkı medeniyet ve uygarlık ayrımı gibi varlık tasavvurumuzu yansıtan esaslı bir ayrımdır. Şehir ve kent ayrımı yapmaksızın bir medeniyet fikri geliştiremeyiz.

Bir yerleşim yerinde İslam ahkâmı vaaz ediliyorsa orası medinedir

Kur'an-ı Kerim’de Mekke için geçen ifade karyedir. Kur'an Mekke’ye hiç bir yerde medine dememiştir. Medine iki manada kullanılıyor: İlki özel isim olarak Arabistan’ın bir şehri 2. İkinci olarak da cins isim olarak şehir demektir. Ben konuşmamda medineyi daima cins isim olarak kullanacağım. Özelde Medine şehrine atıf yapmıyorum. Medine derken bütün şehirleri kastediyorum. Şimdi Kur'an-ı Kerim’de Mekke için karye ifadesi kullanılıyor dedik. Peki, Kur'an-ı Kerim’de karye ve medine geçen ayetleri taradığımızda ne tür farklılıklar var ki birine medine, birine karye denmiş. Bu konu üzerinde epeyce meşgul oldum, Arapça bilmediğim için bilenlere sordum ancak kimseden tatminkâr cevap alamadım. En son Lütfi Bergen Bey’in bir makalesinde rastladım. Lütfi Bergen diyor ki; bir şehirde yani bir yerleşim yerinde İslam ahkâmı vaaz ediliyorsa orası medinedir, İslam ahkamı vaaz edilmiyorsa orası karyedir.

Bahsekonu konuşmayı şu video kaydından izleyebilirsiniz: 

Gerçekten ben bu bilgi ile Kur’an’da bir tarama yaptım, hakikaten uyuyor. Bir örnek vereyim. Musa aleyhisselamın kıssalarında şehir ifadesi olarak medine geçiyor. Şimdi bakın Musa aleyisselam Mısır’da Yahudi kavmine peygamber olarak geldiği zaman onlara bir şeriat getirdi. Mısır’da Yahudiler her ne kadar köleci bir toplum görüntüsündeyseler de kendi aralarında İslam fıkhını yaşıyorlardı. Orada Yahudi kavmi yani o günün Müslümanları olarak namaz kılıyorlar, kısas uyguluyorlar, yani bir şeriatları var. Musa kavmi bir İslam toplumu hüviyetinde. Dolayısıyla Kur'an-ı Kerim Musa kavminin yaşadığı beldeleri tarif ederken şehir ifadesini kullanıyor.

Peygamberimiz Mekke’de yaşadığı ve içinde Kâbe olduğu halde Kur’an Mekke’ye yine karye/kent demektedir. Çünkü Resulullah Mekke’de sadece tevhid, ahiret ve nübüvvetten bahsediyordu. Mekke’de ahkam ayeti gelmemiştir. Peygamberimiz Yesrib’e hicret ettiğinde Yesrib’in adını Medine olarak değiştirmiştir. Medine’yi Peygamberimizin aklına birisi mi getirdi? Hayır. Peygamberimiz Kur'an-ı Kerim’deki Mekke’de inen ayetlerden medine/şehir kavramının içeriğini fark etti ve oraya Medine adını verdi.

Buraya kadar anlattıklarımı özetlemek gerekirse Kur'an-ı Kerim ahkam inmeyen dolayısıyla ahkamın yaşanmadığı yerlere karye demektedir. Karyeler bugünün kentleridir. Eğer bir yerde İslam hâkimse (bu hâkimiyeti devlet bazında almıyorum), İslam ahkam/fıkıh düzeyinde toplumsal olarak yaşanıyorsa orası şehirdir/medinedir.

Mekke bugünkü kentler gibi para kimdeyse onun sözünün geçtiği bir yerdi

Evet, tarihî seyir kısaca böyle. Şimdi devrin bir site-kent devleti olan Mekke karyesi ile bugünkü kentlerin ortak özellikleri nelerdir, ona bakalım.

1) Öncelikle o günün Mekke’si Arab Yarımadası’nın ticaret ve finans merkezi. Mekke’de ahlâk sükût etmiş, Mekke zenginleri para, mal, köle, namus… ne bulurlarsa satar hale gelmişler. Kapitalizm sermaye hâkimiyetinin güncel adı ise bugüne mahsus bir şey değil. Mekke egemenleri de o devrin kapitalistleri idi. Kapitalist sadece para değil, güç ve iktidar da biriktiren bir prototip aslında. Mekke bugünkü kentler gibi para kimdeyse onun sözünün geçtiği bir yer. Mekke’de dostluk, dayanışma, paylaşma gibi şehre (medine) ait değerlerin bir hükmü yok. Zaten bunun için Kur’an Mekke’ye karye/kent diyor. Resûlullah’ın (s) Medine’ye hicretiyle paraya ve güce dayalı işte bu hegemonik yapı yıkılıyor, yerini fıkıh/hukuk/ahlâka dayalı bir toplum alıyor.

İslâm şehrinde tekelcilik olmaz; daha doğrusu tekelciliğe müsaade edilmez

2) İkinci olarak Mekke az sayıda zengin/şımarık egemenin, bugünkü ifadeyle tekelci kartelin hükmettiği bir karye/kent. Mekke'yi 9-10 kişilik bir çete (Ebu Leheb, Ebu Cehil, Velid b. Mugiyr, Utbe, Şeybe...) yönetiyor. Mekke’de bu çeteden habersiz ticaret yapmak, pazara mal sokmak mümkün değil. Kervanların, panayırların/fuarların hâkimi hep bunlar.

Bugün de tekelci kartel, halkın (köylü-esnaf-zanaatkâr) kente mal sokmasına ve satmasına müsaade etmiyor. Halk ürettiği malı serbestçe pazara/piyasaya süremiyor, önüne engeller çıkarılıyor. Kim bu kartel derseniz bana göre uluslararası sanayi tröstleri, bankalar, zincir marketler (gıda/inşaat/tekstil/mobilya…) avm’ler, bayiler, hal’ler gibi kurumsallaşmış örgütlü sermaye gruplarıdır.

Şimdi size yakından şâhidi olduğum bir hadiseyi anlatmak istiyorum: Bir terlikçi akrabam vardı. 90’lı yıllarda ürettiği terlikleri zincir marketlerde satışa koymak istedi. Market tabi önce kabul etmedi. Satınalmacıları haraça yeltendiler. Haraç verdi yetmedi, stand istediler. Stand getirdi yetmedi, standın yer kirasını istediler. Kira verdi, bu sefer de satıcı istediler. Yetmedi, şu kadar indirim, şu kadar vade derken akrabam battı gitti. Şu zulme bir bakar mısınız? Tekelci kartel istiyor ki bizden başka kimse kendi adına ticaret yapmasın, patron biz olalım, herkes bizim yanımızda çalışan amele/tezgâhtar-işçi-temizlikçi-reyoncu-kasiyer olsun.

Mekke’de kılıç gücüyle sağlanan pazar hâkimiyeti, bugün kentlerde siyasî iktidarların çıkardığı yasalarla sağlanmaktadır ne yazık ki. Yavaş yavaş kentleri(n ticârî hayatını) ele geçiren zincirmarketler, avm’ler… ülkemizde son on yılda yüzbinlerce esnafın işini kaybetmesine neden oldu. Marketleri şehir dışına çıkarmak isteyen AK Parti’nin bunu başaramadığını ve geri adım attığını bilmem hatırlayanınız kaldı mı?

İslâm şehrinde tekelcilik olmaz; daha doğrusu tekelciliğe müsaade edilmez. Tekelciliğe ve sermaye hegemonyasına müsaade etmeyen Resûlullah’ın (s) pazar uygulamaları örnek olarak hâlâ önümüzde duruyor.

İslâm şehirlerinde tefeciliğe müsaade edilmez, kredi de verilmez

3) Mekke gibi karye/kentlerin karakteristik özelliklerinden üçüncüsü tefeci/faizci yapılardır. Mekke tefecileri (ki elebaşıları Ebu Leheb’ti) öyle merhametsizdi ki, sözgelimi bugün borcunu ödeyemeyen birinin evine mahkeme kararıyla icra memurları gelirken, Mekke’de faizini ödeyemeyen yoksulun evine Ebu Leheb’in silahlı adamları geliyor ve borçlunun genç kızına el koyuyordu.

Mekke’de tefecilere elini kolunu kaptıran yoksulların kız evlatlarını doğar doğmaz ya da çok küçük yaşlarda toprağa diri diri gömmeleri, ileride geneleve düşme ihtimaline karşı bir tedbir maksadını taşıyordu aslında. Bugün bunun problemli ama özünde bir o kadar da onurlu bir davranış olduğunu söylememiz gerekiyor. Oysa bize bu kızların “kız babası” olma utancı yüzünden öldürüldüğü söylenmişti ki bu doğru değildir.

Bugün de kentlerde halk kredilerle, kartlarla borçlandırılmakta, faiz bataklığına sürüklenmektedir. İslâm şehirlerinde tefeciliğe müsaade edilmez, kredi de verilmez. İhtiyaç sahiplerine ancak zekât, sadaka, infak ya da karz-ı hasen / faizsiz borç verilir.

Egemenler bir tarafta, marabalar bir taraftaydı

4) Karye ve kentlerin diğer ortak özelliği sınıflı toplum olmalarıdır. Mekke’de bir özgürler, bir de köleler vardı. Egemenler bir tarafta, marabalar bir taraftaydı; Ebu Cehil’ler bir tarafta Bilal’ler bir taraftaydı.

Yunan ve Roma kentlerinde de insanlar özgürler ve köleler olarak ikiye ayrılmışlardı. Bugün Batı’da sınıflı toplum yapısı farklı adlarla yine devam etmektedir. Endüstriyel kapitalizm ile kent hâkimiyetini ele geçiren burjuvalar kentleri sınıfsal düzende tekrar kurguladılar. Ortaçağ’daki senyör-serflerin yerini çağdaş kentlerde patron-işçi sınıfı aldı.

Hz. Peygamber Medine’ye hicreti ile Mekke’nin iktisadi yapısını nasıl kırdı, onu da ikinci yarıda anlatmaya çalışacağım.

İlk yarıda kent ve kapitalizm ilişkisini Mekke ve kent metaforu üzerinden anlatmaya çalıştım. Şimdi Medine’yi/şehri konuşarak sözümü tamamlamak istiyorum.

Kardeşlik tesisi (ev paylaşımı), mescit inşası, Müslüman pazarı

Resûlullah Efendimiz ancak Medine’ye hicretle Mekke kapitalizminin belini kırabilmiş, fıkha/ hukuka/ ahlâka dayalı bir İslâm şehri/ toplumu meydana getirmiştir. Resûlullah (s) Yesrib'e hicret ettiğinde önce Ensar ve Muhacir arasında bir kardeşlik tesis etti. Malı, evi olan, olmayanla seve seve paylaştı. Sonra mescit inşa edildi. Resûlullah’ın (s) ev ve mescit meselesini hallettikten sonra yaptığı üçüncü iş Müslüman pazarını kurmasıdır. Saydığımız bu sıralama İslâm şehir pratiği açısından hayatî öneme sahiptir.

Müslüman pazarı ve iktisatın ahlâkî/ hukukî temellere oturması

Pazar, üretilen malların değiş-tokuş edildiği ve satışa arz edildiği yegâne yerler olması sebebiyle şehrin vazgeçilmezidir. Bununla birlikte pazarın varlığı yeterli olmuyor, ayrıca bu pazarın ahlâkî temellere de sahip olması gerekiyor. Peki, Medine’de bir pazar yeri mevcutken Peygamber’i yeni bir pazar arayışına iten sâik neydi? Resûlullah yalanın, hilekârlığın, faizin ve mülkleştirmenin hâkim olduğu Yahudi pazarını gördüğünde “burası asla bizim pazarımız olamaz” buyurmuş ve başka bir yerde Müslüman pazarını kurmuştur. Pazar kurallarını da şöyle belirlemiştir. 1- Kimseden vergi/haraç alınmayacak, 2- Sabit yer edinilmeyecek, 3- Pazar yeri daraltılmayacaktı. Zira sabit yer mevzuu ileride mülkleştirmeye ve o da emeksiz-haksız kazançlara sebep olabilirdi. 

Müslüman Medine pazarı o kadar aktif halde çalışmaya başladı ki Yahudi Nebit pazarı büyük darbe aldı; hatta bu pazarın sahiplerinden Ka'b bin Eşref Hz. Peygamberi her gördüğü yerde arkasından yaklaşıp elbiselerini çekecek derecede kızmaya başlamıştı. Uzun süre “sen benim pazarımı mahvettin” diyerek her gördüğü yerde Peygamberimizi taciz etmeye devam etmiştir.

“Cum’a kılınur, Bazar kurulur”

Bu uygulamalar da gösteriyor ki bir İslâm toplumu ve şehrinin (ikisini birbirinden ayırmıyorum) kurulması ve yaşaması ancak geçimliğin/ iktisadın da ahlâkî/ hukukî temellere oturmasına bağlıdır. Ahlâk tesis edilmeden müslüman şehri kurulamaz. Osmanlı dünyasında şehrin tanımı şöyle verilmiştir: “Cum’a kılınur, Bazar kurulur.” Her iki şehir tanımında da şehir fıkıh (kad’ı) ile Cum’a-Pazar yani din-iktisat ilişkisini tesis etmektedir.

 

 

 

Güncelleme Tarihi: 24 Mart 2017, 23:37
banner12
YORUM EKLE
banner8

banner19

banner20