250 kelimede Hacı Bayram Başer’in Şeriat ve Hakikat kitabı

Tasavvufun tarihî gelişimi hep merak edilmiş, “mahiyeti” ve “menşei” üzerine her düzeyden çeşitli sorular her zaman sorulagelmiştir. Bu sorulara şimdiye kadar farklı cevaplar verilmiş olmakla beraber -anahatlarıyla- bir zühd yani dünyayı terk hareketi olarak başlayan tasavvufun, ardından kendi ilmî terminolojisini geliştirdiği bir dönem ve nihayet tekke âdâbının yerleşmesiyle birlikte kurumsallaştığı bir dönemin var olduğu şeklindeki cevap genel kabul görmüştür. Ancak son dönemde kavramsal düzeyde ve tarihî olguların bağlamsallaştırılmasıyla yapılan disiplinlerarası bazı çalışmalar önceki kabullerin tadil edilmesi gerekliliğini doğurmuştur.

Bu çalışmalar arasında Hacı Bayram Başer’in Şeriat ve Hakikat’i, kavramsal derinliği, orijinal tarihyazımsal tasnif önerisi ve tasavvufun bir ilim olarak tedvinini mukni bir şekilde izah etmesiyle temayüz eden bir eserdir.

Tarihî süreci ve mekân bağlamını göz ardı etmeksizin, tasavvufun “fıkh-ı bâtın” olarak teşekkülünü ele alan eserde, bu sürecin üç aşaması olarak “eleştiri, kriz ve uzlaşı” dönemleri tespit edilerek her birine müstakil bölümler ayrılmıştır. Bu dönemler takriben (hicrî) 1-200, 200-300 ve 300-450 yıllarına tekabül etmekte; Hasan-ı Basrî, Cüneyd-i Bağdâdî ve Ebû Nasr es-Serrâc ise bu dönemleri temsil eden kurucu karakterler olarak ele alınmaktadır. Kitabın temel sorusunun şeriat-hakikat ikiliği olduğu, tasavvufun bu problematiğin aşılmasıyla kendisine diğer İslam ilimleri arasında meşru bir yer edindiği de eklenmelidir.

Sonuçta, eserin önerdiği şekilde “zühd”e güzel ahlakın çatı kavramı olarak bakıldığında anlaşılabileceği üzere, bir hayat tarzı olarak tasavvuf sonradan “ortaya çıkan” bir fenomen değildir. “Fıkh-ı bâtın” olarak tasavvuf ise dördüncü asırda, Bağdat’ta “mevzuu ahlâktaki değişim, mesâili haller ve makamlar, yöntemi ise pratik bakımdan tasfiye ve tezkiye, teorik bakımdan ise istinbât ve tahkik olan” müdevven bir din ilmi haline gelmiştir.