Yavuz Bülent Bakiler ile hayatını konuştuk

O bir hazine... Bize neler neler anlattı, hayatı boyunca yaşadıklarından...

Yavuz Bülent Bakiler ile hayatını konuştuk

 

Yavuz Bülent Bakiler’i ilk defa 2001’de Lise 2. sınıfta okurken bir Isparta gidişi Samanyolu Televizyonunda Sözün Doğrusu programında seyretmiş ve hayran kalmıştım. Bu programlar Sözün Doğrusu ismiyle kitap haline getirildi ve yayınlandı. Sözün Doğrusu 1’i üç defa, Sözün Doğrusu 2’yi iki defa okudum. Bütün Edebiyat ve Türkçe öğretmenlerine tavsiye ederim. Üniversiteye hazırlanırken Antep’te bir konferanslarını dinlemiştim. Üniversitede okurken Yavuz Bülent Bey Halk’a ve Olaylara Tercüman Gazetesi’nde yazıyordu. Bu yazılarının tamamını okudum. İstanbul’a ilk defa Üniversite 3. sınıfta okurken gelmiş ve Türk Edebiyatı Vakfı’nda Yavuz Bülent Bey’in Ahmet Kabaklı’yı anlatan bir konferansını dinlemiştim. İstanbul’a son gelişimde Cemal Reşit Rey salonunda, Kubbealtı Vakfı’nda ve Eskader’de birçok defa görüşme imkanı bulduk. Eskader’in düzenlediği Yavuz Bülent Bakiler’e saygı programı gerçekten şahaneydi. O toplantının başlığı “Türk Edebiyatı’nın şahdamarı: Yavuz Bülent Bakiler” idi. Toplantıda konuşan Nevzat Beyhan, Yavuz Bülent Bey için “Kendisi Arif Nihat Asya ihtişamı diyor ama ben Yavuz Bülent Bakiler ihtişamı diyorum.” demişti. Yavuz Bülent Bey’in “Üsküp’ten Kosova’ya, Türkistan Türkistan, Arif Nihat Asya İhtişamı, Aşık Veysel, Azerbaycan Yüreğimde bir Şahdamardır, Muhsin Başkan, Gidenlerin Ardından” gibi nesir kitaplarının yanı sıra “Harman” isimli bir şiir kitabı da var.  Yavuz Bülent Bey’le 16 Ocak 2012 Pazartesi günü Kubbealtı Vakfı’nda çok güzel bir mülakat gerçekleştirdik. Sizleri mülakatla baş başa bırakıyorum.

Çocukluğunuzun geçtiği Sivas’a gidecek olursak şahsî anlamda kendi çocukluğunuzu ve genel anlamda toplumumuzu anlatabilir misiniz?Yavuz Bülent Bakiler

Tabii. Benim çocukluğum 1945-50 yılları arasında Sivas’ta geçti. Bizim İkinci Dünya Savaşı’na rastlayan yıllarda sadece Sivas’ta değil bütün Türkiye’de çok büyük bir sıkıntı vardı. Çocukluğumda ben o sıkıntıları baştan sona yaşadım. Mesela babamdan harçlık alamadığım zamanlar çok oldu. Evimizde birtakım gıdaların noksanlığını yaşadık. Rahmetli annem fazla peynir yemememiz için bizi ikaz eder ve bize derdi ki: “Çocuklar fazla peynir yiyince insanın karnı kurt olur.” Bütün bunlar o yıllarda çektiğimiz sıkıntıların bir sonucudur. İlkokula gittiğim yıllarda bütün tatillerimi çıplak ayakla geçirirdim ki ayakkabılarım eskimesin. Okula gittiğim zamanlarda da ayakkabımın altına kabara çaktırırdım. Kabara biliyorsunuz yıpranmayı biraz daha geciktiren çivilerdir. O çiviler taşa, toprağa temas ederdi böylece ayakkabı köselesinin yıpranması önlenmiş olurdu.

Bu yıllara ait hiç unutamayacağım bir başka hatıramı daha zikretmek istiyorum: Ortaokul birinci sınıfta Sivas Lisesi’nde bir Coğrafya öğretmenimiz vardı. Remziye Hanım. Beni tahtaya kaldırdı. Birtakım dağ yüksekliklerinin, ırmak uzunluklarının yazılmasını istedi. Ben de onları Hoca’nın söylediği miktarları tahtaya yazıyordum ama kollarım hep omuzum hizasındaydı. O da itiraz ediyor. “Oğlum! Yukarıdan yaz, sığmaz.” diye. Ben kolumu kat’iyyen kaldırmıyordum, aşağıdan yazmaya devam ediyordum. Hoca da çok kızdı. “Otur yerine, kafasız adam.”dedi. Ona anlatamadım ki kolumu kaldırdığım takdirde ceketim de yukarı kalkacak, pantolonumun arkasında iki kocaman yırtık var, o yırtıklardan kilotum görünecek. Yama da küçük, delik büyük. O bakımdan arkadaşlarımın görmesini istemiyorum.  Müşkül bir durumda kalmak istemiyorum. Kolumu yukarı kaldıramamamın sebebi odur diyemedim. Yerime oturdum. Bütün bunlar çocukluk yıllarımda yaşamış olduğum sıkıntılardan bazılarıdır. Bu durumu bütün Türkiye yaşadı, biz de Sivas’ta yaşadık. Çocukluk yıllarımda yaşamış olduklarımdan da şikayetçi değilim. Çünkü onlar beni hayata hazırladı, zorluklar içerisinde bulunmanın günün birinde başını çekip gideceğini bana hatırlattı.

Çocukluğum böyle zor şartlar altında geçti. Çocukluk yıllarımda oyuncak yüzü görmedim. Yaz geldiği zaman bütün oyuncaklarımız çamurdandı. Çamurdan elma, armut; karpuz kabuğundan öküz arabası gibi birtakım oyuncaklarımız hep bizim gayretimizle çamurdan yapılırlardı. Dayım Ankara’dan geldiğinde bana bir mızıka alıp getirmişti. Ben de o mızıkadan çok büyük bir sevinç duymuştum. Arkadaşlarıma göstermek için hemen dışarı çıkmıştım. Evimizin yanından bir ırmak akıyordu. O ırmakta bir iki çamurdan oyuncak yapmak istedim. Mızıkam çamurlanmasın diye onu arkama bıraktım. Mahalledeki çocuklardan biri ben çamurla oynarken mızıkamı çalıp kaçmıştı. Günlerce ağladığımı  hatırlıyorum. Bir mızıka ve bir top bütün çocukluk yıllarımın muhteşem oyuncaklarıydı. Onlarla da doyuncaya kadar oynayamadığımı söyleyebilirim.

O bakımdan özetle derim ki Sivas’ta çocukluk yıllarım İkinci Dünya Savaşı’na denk geldiği ve babam da devlet memuru olduğu için, almış olduğu maaşla yedi kişinin geçimini yüklendiği için, büyük sıkıntılar içinde geçti. Ben bugün o sıkıntılardan kat’iyyen şikayetçi değilim.

Toplumumuzun siyasi anlamda durumu nasıldı?

Toplumumuz 1950’ye kadar tek partili bir hayat yaşıyordu. 1950’ye kadar iktidarda bulunan parti kendi partisinin dışında olanları vatana ihanetle suçluyordu. Bunu çok açık bir şekilde ortaya koymak durumundayım. Çünkü babam bunun acısını çok yaşadı, ben bunun acısını çok duydum. 1950 yılına kadar iktidarda olan parti diyordu ki: “Kim ki Cumhuriyet Halk Partilidir, vatanperverdir; kim ki Cumhuriyet Halk Partili değildir, vatan hainidir.” Bu 1950’ye kadar böyle devam etti ama 1950 yılında Demokrat Parti çok büyük bir çoğunlukla iktidara geldi. Bu defa eski iktidar iddialarını değiştirdi ve “Kim ki CHP’lidir, Atatürkçüdür ve kim ki CHP’li değildir, Atatürk düşmanıdır.” dediler. Bu 2012 yılına kadar hâlâ devam ediyor. Hâlâ birtakım kimseler kendi partilerine mensup olanlara Atatürkçü, kendilerine mensup olmayanları ise Atatürk düşmanı diye gösteriyorlar. Bu benim kanaatime göre yerle gök arasını dolduracak kadar yanlış bir değerlendirmedir. Atatürk’ü herhangi bir parti kendi siyasî hâkimiyeti altına almamalıdır. Kimse vatanperverliği kendi düşünce çerçevesi içinde görmemelidir. Herkes, her siyasî partiye mensup olan kişi vatanperver olabilir. Atatürk devletimizin kurucusudur, inkılaplarımızın yapıcısıdır, millî mücadelenin kayıtsız ve şartsız önderidir. Atarürk’e bir partinin sahip çıkması bana göre son derece yanlış bir harekettir.Yavuz Bülent Bakiler

Necip Fazıl’dan kat’iyyen kopmadım

Sizin lisede en büyük amacınız İstanbul’a gelip Necip Fazıl’ı görmekmiş. Ama üniversiteyi Ankara’da okudunuz. Bu tavır değişikliğinin sebebi neydi?

Gerçekten Lise’de okurken benim ve benim gibi arkadaşlarımın en büyük idealimiz İstanbul’a gelmek ve Necip Fazıl’ı görmekti. Ben ilkokulun üçüncü sınıfından yani 10 yaşımdan beri Necip Fazıl’ı okuyan bir çocuktum. Necip Fazıl’ı 10 yaşındaki bir çocuk anlar mı? Anlamaz. Ama babam sanıyorum ki -daha sonraki yıllarımda bunu değerlendirdiğimde- benim fikir dünyamı sağlam bir zemine oturtmak için bana Necip Fazıl’ı zorla okutma yoluna gitmişti. Ben daha sonra onun çok faydasını gördüm. Lisede okurken Necip Fazıl’ı bilerek ve anlayarak okudum, ona anlatılmaz duygularla bağlandım. Bizim o yıllarda en büyük arzumuz İstanbul’a gelmek ve Necip Fazıl’ı görmekti.

Benden bir sene önce mezun olan Yavuz isminde adaşım olan bir arkadaşım İstanbul’a gelmişti. Sömestr tatilinde memlekete döndüğünde benim ona ilk sorduğum soru şu oldu: “Yavuz! Necip Fazıl’ı gördün mü?” “Gördüm ama keşke gitmeseydim. İlk gittiğimde ‘İşim var, görüşemem. Bir gün sonra gel.” dedi ve beni kabul etmedi. Bir gün sonra gittim. Makale filan yazıyordu. Bir hayli bekledik. Beraber dışarıya çıktık ve bana dedi ki: ‘Delikanlı! İstanbul’da benimle yürüme şerefine ilk defa sen erişiyorsun.’ Bütün salon âdetâ başıma yıkıldı. Keşke gitmeseydim, keşke Necip Fazıl’ı bu kadar mağrur görmeseydim.” dedi. İtiraf ederim ben onun bu açıklamasından sonra Necip Fazıl’a yaklaşmaktan korktum. Akrabalarımızın da çoğu Ankara’da olduğu için Ankara’da okumayı tercih ettim. Necip Fazıl’la zaman zaman görüşmelerimiz oldu. Onun daha önce arkadaşlarımın bana anlattığı gibi büyük bir benlik duygusu içinde olduğunu gördüm. Ama bu hal beni suret-i kat’iyyede Necip Fazıl’dan koparmadı. Bugün de ona anlatılmaz duygularla bağlı olduğumu söyleyebilirim.

Necip Fazıl bizim fikir ve sanat adamlarımızın en büyüklerinden biridir. Necip Fazıl’la fikrî tarafları bir olmamakla birlikte DP’nin önde gelen isimlerinden biri olan Samet Ağaoğlu İstanbul’da Atatürk Kültür Merkezi’nin çıkışında bana demişti ki: “Yüz yılda bir Necip Fazıl ya gelir, ya gelmez.” Ben de bugün Necip Fazıl’ın ölümünün üzerinden bu kadar yıl geçmiş olmasına rağmen samimî olarak inanıyorum. Bizim ülkemize yüz yılda bir Necip Fazıl dehasında, çapında bir Edebiyatçı ya gelir, ya gelmez. Ben kendisine olan bağlılığımda bir kopma olmasın diye onu eserleriyle takip ettim, uzaktan bakmaya başladım.

Yazı hayatına nasıl başladınız?

Yazı hayatına başlamam çok enteresandır. Sivas bizim halk şiirimizin ve halk şairlerimizin harman olduğu şehirlerden biridir. Onun için çocukluk yıllarım Sivaslı halk şâirlerini dinlemekle geçti. Muayyen bir zaman sonra çok tabii kabul edersiniz onlara karşı bir özenti duydum, onlar gibi yazmaya heveslendim. Babam her Sivas erkeği gibi akşam yemeğinden sonrasını kahvede geçiriyordu. Annem  bir ev hanımıydı ve bir gaz lambasının altında babamı bekler ve yırtığımızı, söküğümüzü yamar ve dikerdi. Ben yatağımı annemin yanına sererdim. Ben ortaokula gidinceye kadar hep yer yatağında uyudum. Annemden bana masallar söylemesini istiyordum. Annemin söylediği masallarda da türküler vardı. O türküler halk şâirlerimizin çalıp söylediği türkülere çok benziyordu. Hem dışarıda halk şâirlerimizden dinlediğim türküler, hem annemden dinlediğim masallar beni ister istemez sanat dünyasına doğru çekmeye başladı.

Galiba ilkokul 4. sınıfta sınıf öğretmenimiz Makbule Yıldemir bir gün sınıfa dedi ki: “Çocuklar! Bir duvar gazetesi çıkaracağız. İçinizde şiir, hikâye, masal, yazı, hâtıra yazan kimse varsa yazılarını getirsinler. Duvar gazetesine koyalım.” Ben de Sivas üzerine bir şiir yazıp götürdüm. Kendisine verdim. Hocam o şiirimi beğendi. Duvar gazetesinde yer aldı. O şiir münasebetiyle adım “Sınıfın şâiri” ne çıktı. Ondan sonra sınıf öğretmenimiz her konuda bana bir vazife verdi. Meselâ; bir gün sınıfa gelip “Çocuklar! Yarın Japonya’yı işleyeceğiz. Sınıfın şâiri Japonya’yla ilgili bir şiir yazıp gelsin. Ben Japonya’yı bilmem, Japonya’ya gitmedim, ama Coğrafya derslerinde okuduğum Japonya bahsini dikkate alarak oturdum, Japonya’yı görmüş gibi şiirler yazdım. Saçma sapan şiirlerdi bunlar. “Japonya, Japonya/ Karşımda durup öyle gubarma/ Var mı sende de bir Sivas’la Konya” diyordum meselâ. O yıllarda Biyoloji, tabiat bilgisi dersleri okuyorduk. Sınıf öğretmenimiz diyordu ki: “Çocuklar! Yarın sindirim sistemini okuyacağız. Sınıfın şâiri sindirim sistemiyle ilgili bir şiir yazıp gelsin.” Sindirim sistemi üzerine şiir yazılır mı? Ama çocuk kafası ona da çare buluyordu.  Ben de oturup kâfiyeli, saçma sapan şiirler yazıyordum. “Sindirimin yollarında/ Barsakların kollarında/ Yağlarında, ballarında/ Düşe kalka gideriz biz.” diye. Bütün bunlar beni şiire yaklaştırdı. Lisenin üçüncü sınıfına kadar hep halk tarzında şiirler yazdım.Hisar Dergisi

Lise üçüncü sınıftayken 14 yaşında olan kızkardeşim bir elektrik kazası geçirdi. Onun mezarını her gün ama her gün ziyâret etmeye başladım. Onun mezarında serbest vezinli ama yine de halk şiirine dayanan şiirler yazdım. Bu şiirlerim İstanbul dergilerinde yayınlandı, Hisar Dergisinde çıktı. Dergini sâhibi Abidin Mümtaz Kısakürek mavi pelür kağıtlı bir mektup gönderdi. Hiç unutmuyorum. “Seni dergimizin şâirlerinden kabul ediyoruz. Bundan sonra bizim her sayımız için şiir gönder.” diye yazıyordu. Lise üçüncü sınıfta okuyan bir öğrencinin bir İstanbul gazetesinden bu şekilde bir mektup alması kabul edersiniz ki sevindirici ve teşvik edici bir durumdur. Bu mektuptan sonra bu defa şiirlerimi İstanbul dergilerine göndermeye başladım. 1952 yılından itibaren İstanbul Dergisi’nde de serbest vezinle şiirler yazmaya başladım.

Bunun yanında nesre geçişim de biraz dikkat çekicidir. 1956 yılında Kültür Bakanlığımızla Dışişleri Bakanlığımız ortak bir  karar alarak beni Yugoslavya’da yapılan Struga şiir akşamlarına gönderdiler. Bu meşhur bir programdır. Her sene Yugoslavya’nın Struga şehrinde yapılır. Dünyanın çeşitli ülkelerinden buraya şâirler dâvet edilir. 1976 yılında devletimiz nasıl olduysa yanlış bir kararla beni o toplantıya götürdü. Çünkü 1976 yılına kadar hep devletimize, vatanımıza, milletimize, kültür değerlerimize düşman olan kimseler gönderiliyordu. İlk defa o yıl böyle bir değişiklik oldu. Ben de TRT’de çalışmaktaydım. Giderken beraberimde hem bir kamera götürdüm, Üsküp’teki Türk eserleriyle ilgili bir televizyon programı hazırladım, hem de Üsküp’ten Ankara’ya döndüğümde gördüklerimi arkadaşlarıma anlattım. Arkadaşlarım da anlattıklarımı çok dikkat çekici buldular. O zamanlar Anklara’da Hisar diye bir dergi çıkıyordu. Hisar’ın sâhibi Mehmet Çınarlı ısrarla ve inatla orada gördüklerimi dergiye yazmamı istedi. Ben de kendisini inşallah, maşallah kabilinden birtakım yuvarlak cümlelerle geçiştirmeye çalıştım. Sonra bir gün Mehmet Çınarlı’yı ziyarete gittiğimde beni odasının yanındaki bir küçük odaya kilitledi. “İlk tefrikanı yazmazsan seni buradan çıkarmam.” dedi. Böylece somurtkan bir yüzle oturarak Stroga şiir akşamlarında gördüklerimi yazmaya başladım. Bu tefrikalar Hisar Dergisi’nde yayınlandı ve tahminlerimin üzerinde  bir ilgi gördü. Sonra bu yazdıklarımı Ahmet Kabaklı merhum Türk Edebiyatı Vakfı Yayınları arasında “Üsküp’ten Kosova’ya” ismiyle bastırdı. Bir zamanlar kitaplarını büyük bir gıpta ile okuduğum birtakım kimseler benim bu kiatbımı okuduktan sonra ondan “şâheser” diye bahsetmeye başladılar. “Bu, Türkçe’nin bir âbidesidir.” dediler. Azerbaycan Edebiyatı’nın önde gelen isimlerinden biri olan Bahtiyar Vahapzâde “Bana göre her Türk bu kitabı okumalıdır. Ama bu kitabı okuyan Türk ağlamazsa ben ona Türk demirem.” dedi.  Bu tarz takdir ve teşvikler beni şiir yanında bu defa nesre de çekti.

1980 yılında da Kültür Bakanlığı Müsteşar Yardımcısıydım. Bugünkü Özbekistan’ın, dünkü Türkmenistan’ın başkenti olan Taşkent’e gittim. Orda bir film festivali münasebetiyle devletimizi temsille vazifeliydim. Döndükten sonra o intibâlarımı yazdım, arkasından “Türkistan Türkistan” çıktı. Hem Türkistan Türkistan, hem de Üsküp’ten Kosova’ya isimli kitaplarım YÖK tarafından bütün üniversitelere tavsiye edildi. Bu hareket beni nesre çekmeye başladı. 1976-80 yılından sonra nesir konusunda da çalışmalarım oldu. Bugün aşağı yukarı 20 civarında kitabım yayınlandı ve bunlar 1 milyon tiraja ulaştı. Sadece şiir kitabımın baskısı 98.000. Bu da önümüzdeki yıllarda 100.000 olacaktır. Şimdi hem şiir, hem de nesir konusunda yazmaya gayret ediyorum. Kısmet olursa 10 yeni kitabım daha var, onlar da önümüzdeki yıllar içerisinde çıkacaktır.

Yavuz Bülent! Sen bir gün edebiyat tarihine geçeceksin.

Sizi yazı konusunda en çok teşvik eden ve öven kim oldu?

Bu çok zor bir soru. Bir kere ben bu konularda babamdan kat’iyyen bir teşvik görmedim. Babam -yakın arkadaşlarının ifâdesiyle- bir şehirde Müftülük yapabilecek kadar dînî bilgilere sâhipti ve bizim Sivas’ımızın Edebiyat Öğretmenlerinden Vehbi Cemaşkun’un ifâdesine göre babam ortaokulda Türkçe Öğretmenliği yapacak kadar Türkçe’ye vâkıf bir insandı. Bütün bunlara rağmen benim o yıllarda şiir ve nesirle uğraşmamı kat’iyyen istemiyordu. Bunun dışında bizim lisede bir Edebiyat Öğretmenimiz vardı: Mustafa Ateş, bu Toktamış Ateş’in amcası. Benim şiirlerim İstanbul Dergisi’nde yayınlanınca başka sınıflarda demiş ki: “Çocuklar! Son zamanlarda İstanbul dergilerinde okuduğum şiirlerden en çok Yavuz Bülent Bakiler’inkini beğeniyorum.” Çocuklar gelip bunu bana söylediler, çok şaşırdım. “Gerçekten mi?” dedim. “Gerçekten.” dediler. Birkaç kişiye daha sordum, onlar da Mustafa Ateş Hocamızın böyle söylediğini tekrarladılar.  İtiraf ederim, bu beni çok teşvik etti. Şiire daha eğilmeye başladım. O yıllarda İstanbul dergilerinde çıkan ölüm şiirlerimden birini Mustafa Ateş Hoca’ya ithafen yayınladım. Sonra bir gün benim de bulunmuş olduğum bir derste Mustafa Ateş bütün arkadaşlarımın önünde bana “Yavuz Bülent! Sen bir gün edebiyat tarihine geçeceksin. Senin sâyende benim ismimi de edebiyat tarihine yazacaklar.” dedi. Herkes güldü, ben de çok utandım, başımı eğdim. Mustafa Ateş’in bu dediği günün birinde gerçekleşti. Gerçekten genç yaşımda Türk edebiyat tarihine girdim. Fakat edebiyat tarihlerinde benim aziz ve sevgili hocamdan kimse bahsetmedi.Osman Yüksel Serdengeçti

Ruberu görüşme imkânı bulduğunuz insanlardan sizi en çok etkileyen kimdir?

Ruberu görüşme imkânı bulduğum insanların içinde beni en çok etkileyenlerin başında Serdengeçti Osman Yüksel geliyor. Çünkü ben Serdengeçti Osman Yüksel’i üniversiteye kaydolduğum 1955 yılından vefât edene kadar tanıma fırsatı buldum. Osman Yüksel’in seci sanatına dayanarak yazdığı makaleler gençlik yıllarımın ifâdesiydi. O bakımdan onun yazılarını bir şiir okurcasına okuduğumu hatta “Yıkıldılar” isimli yazısını bu arada ezberlediğimi söyleyebilirim.

Nihal Atsız’dan daha mı çok etkiledi sizi?

Nihal Atsız’ı daha sonra gördüm. Ben Nihal Atsız’ı ortaokulun son sınıfından itibaren Orkun Dergilerinden tanıdım. Üniversiteye geldiğim zaman Nihal Atsız’ın kardeşi olan Necdet Sançar’la beraber oldum. Daha doğrusu Necdet Sancar bizim sevgili ağabeylerimizdendi. Birkaç yıl sonra üniversiteyi bitirdiğimde Ankara’da çıkan Nihal Atsız’ın kurucusu olduğu Orkun Dergisi’nde bir süre Yazı İşleri Müdürlüğü yaptım. Atsız’ın da çok etkisinde kaldığımı, fikirlerini, heyecanlarını beğendiğimi bilhassa  belirtmek istiyorum.

He yorum. Dinime imanıma hağlısan.

Ben sizin Antep’te bir konferansınızı dinlemiştim. Bu konferansta çok heyecanlandığınızı söylemiştiniz. Antepli Şahin Bey’in şiirini de yazdınız. Bu konuda neler söylemek istersiniz?

Evet. 1952 yılında babamı Sivas’tan Gaziantep’e tayin ettiler. Babam Nüfus Müdürü’ydü. Gaziantep’e de Nüfus Müdürü olarak tayin ettiler. Orada Akyol Mahallesinde bir ev kiraladık. Eşyalarımızı taşırken -babam yanımızda yoktu, dâiredeydi.- ben eşyaların başındaydım. Bir hamal tutmuştu babam. Babam eşyaları 2. kata taşırken dengin birini elinden kaçırdı, denk merdivenin altında oynayan kardeşimin üstüne düştü. Koştuk, kaldırdık, sağ ayağı üç yerden kırılmıştı. O zaman kardeşim 4-5 yaşlarındaydı. Sesi yeri göğü kaldırmaya başladı. Ayağında şişme meydana geldi. Kardeşimin yanında ben de, ablam da, kız kardeşim de, annem de hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladık. Ama hiç kimseden ama hiç kimseden en küçük bir yardım görmedik. Ev sâhibimiz bile dışarıya çıkarak “Ne oluyor?” demedi. Bu, bizim üzerimizde çok büyük bir tesir meydana getirdi. Sonra beni babam liseye kaydettirdi. Bu anlattıklarımda zerre kadar bir mübalağa yoktur. % 100 nasılsa öyle anlatıyorum. Lisede sanki ben o liseye gitmeden önce o arkadaşlar bir araya gelmişler  ve konuşmuşlar, karar almışlar ve kendi aralarında demişler ki: Arkadaşlar! Buraya Sivas’tan bir öğrenci gelecek, ismi Yavuz Bülent Bakiler, kimse konuşmasın kendisiyle. Kimse benimle konuşmuyordu. Tek başımayım ben, Deli Hayri diye bir çocuk var, üç cümle söylese, ikisi mutlaka yalan, palavra. Ondan başka yanıma gelen kimse yok çünkü onu da dışlamışlar. O da yalanlarını kimseye anlatamıyor. Benim gibi saf birini buldu, gelip bana anlatıyor. Ben de mecburen “ha, hı” diye dinliyorum. Bir sıra arkadaşım vardı, Kilisli, hiç unutamıyorum, ismi Sait. Sait’le üç ay yan yana oturduk. Bu üç ay içerisinde yazılı olduğumuzda bana “Fazla kalemin var mı ağam?” dedi. “Var.” dedim. Cebimden kalemi çıkarıp verdim. Yani “Hoş geldin, adın ne? Nerden geldin? Baban ne iş yapar?” gibi birtek konuda tek bir soru yok. Bu durum bizi aile olarak çok yıprattı. Doğrusu Gaziantep’te bulunmayı istemedik. Babam Nüfus Genel Müdürlüğü’ne “Beni buradan alın.” diye müracaatta bulunmuş. Babam da memuriyet hayatında biraz bilinen, sevilen, tanınan bir insandı. “Nereye gitmek istitorsunuz?” demişler. Babam “Ne olursa olsun, Gaziantep olmasın.” demiş. Bizi Malatya’ya verdiler.

Çıkıp Malatya’ya geldik. Malatya’da da durum tamamen Gaziantep’te yaşadıklarımın tersi oldu. Sınıf arkadaşlarım sanki ben Malatyalıymışım, orda o yaşa kadar onlarla beraber okumuşum, bir süre Malatya’dan ayrılmışım, Gaziantep’e gitmişim, 3-4 ay sonra geri dönmüşüm gibi bir hava. Hepsi teker teker geldi, adımı sordu, adımı öğrendi, boynuma sarıldı ve benim yanlarında oturmamı istediler. Böyle sıcak bir ilgi. Gaziantep Lisesi çok ağır bir liseydi. Dersler âdetâ üniversitedeki hocalar tarafından veriliyor gibiydi. Ben Malatya’ya giderken Gaziantep’ten bazı arkadaşlarım bana “Bülent! Malatya Lisesi’ni bir incele. Eğer Gaziantep Lisesi’nden daha palassa, daha rahatsa, daha iyiyse oraya gelelim.” Gelip baktım, hiç mukayese kabul etmediğini gördüm. Arkadaşlarıma mektup yazdım. 4-5 kişi geldiler. Malatya’da Gaziantepli çocuklarla beraber olduk.

Gaziantep’te bulunduğumuz yıllarda bizim bir ev sâhibimiz vardı: Codar diye. Sakat bir adamdı. Buğday pazarında alış-veriş yapan bir kimse. Codar, sakat karşılığında kullanılan mahallî bir kelime. İşyerine eşeğiyle gidiyordu. Her akşam da kafayı çekiyordu. İki tane oğlu var. Babası içki masasına oturduğu zaman oğulları evden kaçıyorlar. Kızını bana gönderir ve kızı: “Babam diyi ki müdürün oğlunu çağır, bir iki hanek edeh ağam” Ev üç katlı, birinci katta onlar oturuyor, ikinci ve üçüncü katlar bize ait. Hanek, laf karşılığında kullanılan bir kelime. Ben de aşağıya iniyorum, Codar’ın yanına oturuyorum, Codar bana başından geçenleri, bu arada Gaziantep savunmasını anlatıyor. Antepli Şahin’le Karayılan’ı ilk defa ondan dinledim. Bunlar benim o çocukluk yıllarımda hafızamda yer etti, sonra 1960 yılında Yedek Subay oldum. Ankara’da, Çankaya’da Cumhurbaşkanlığı Muhafız Alayı’nda vazifeliydim. Alayda bir sinema binası yapıldı, bina münasebetiyle bir film getirildi. Film için alayın evli olan subaylarının yanı sıra bekar Subayları da dâvet ettiler. Gidip baktım, Antep Savunmasıyla ilgili bir film olduğunu gördüm. Dikkatle seyrettim, Codar’ın bana anlattıklarını hatırladım. Alayda yatıp kalkıyordum. Filmden çıktıktan sonra gelip karyolama oturdum ve şaşıracaksınız hüngür hüngür ağlayarak Antepli Şahin şiirini yazdım. Bu şiir çok tutuldu, ezberlere geçti. Gaziantep Belediyesi bu şiir dolayısıyla bana fahrî hemşehrilik beratı verdi. Şimdi bu şiirim Gaziantep Vilayet Binasının hemen girişinde kapının sağ tarafına tabanla tavan arasına işlenmiş durumda. Arkadaşlarımdan öğrendiğime göre her sene Gaziantep’in kurtuluşu kutlamalarında bölüm bölüm okunmakta, birtakım Gaziantep el sanatları üzerine bu şiirlerimden bazı kıtalar yazılmaktadır. Enteresan bir gelişme. Lisede Gaziantepli arkadaşlarım olmadı. Gaziantepli arkadaşlarla Malatya Lisesi’nde arkadaşlıklar kurdum. Sonra Ankara Hukuk Fakültesi’ne kaydolduğum zaman bir tesadüf eseri olarak tamamı Gaziantepli olan çocuklarla bir evde yatıp kalktım. Tam 4 yıl Gaziantepli çocuklarla beraber oldum. İçim dışım Gaziantep oldu. Kendilerine bana Antep’te yapılan bu soğuk tavrı şikâyet bâbında söyledim. Ne zaman, kime söyledimse “He yorum. Dinime imanıma hağlısan.” dediler.  Ama iş işten geçmiş oldu.

En beğendiğiniz yazarlar kimlerdir?

Bu sorunuz üzerine bir hususu açıklamak zorundayım: Ben yazmaktan ziyâde okumayı tercih eden bir adamım. Bugün benim evimde bana ait kitaplarımın sayısı 10.000 civarındadır. Evimizde bir oda tamamen benim kitaplarım için ayrılmıştır ve tavanla taban arasında dört tarafta kitaplarım vardır. Ayrıca misafir odasında da, salonda da, balkonda da kitap rafları bulunmaktadır. 10.000 kitabın bir büyük kısmını gözden geçirdim. Okuduğum, tesiri altında kaldığım, beğendiğim bir kişi, bir şâir, bir nâsir yok; çok şâir var, çok yazar var. Birisini söylersem diğerlerine haksızlık yapmış olurum. Ama şunu söyleyeyim. Ben babamın zoruyla 10 yaşımda Necip Fazıl’ı okumaya başladım. Ama Necip Fazıl’dan sonra okuduğum başka yazarlar da oldu. Arkasından Osman Yüksel’i zevkle okudum. Arkasından lisede Abdülhak Şinasi Hisar’ı okudum. Sonra meşhur hikâye yazarlarımızdan Ömer Seyfettin’i okudum. Sonra Nihal Atsız’ı okudum. Sonra Refik Ahmet Sevengil’i okudum. Sonra Refik Halit Karay’ı okudum. Refik Halit Karay’ın eserlerine anlatılmaz bir hayranlıkla bağlanıp kaldım. Sonra Halit Ziya Uşaklıgil’in Mai ve Siyah’ını hiç anlamadığım halde bir şiiri okur gibi döne döne okudum. Sonra Sait Faik’i çok dikkatle okudum. Okuduğum yazarlardan bazılarının isimlerini sayabildim.

Anlatılmaz ölçüler içinde eserlerini zevkle okuduğum kimseler oldu. Cemil Meriç’i okudum. Cemil Meriç bizim edebiyatımızın kutup isimlerinden biridir  ve muhteşem bir kalemdir. Ben şahsen yetkili bir insan olsam bütün liselerimizde ve üniversitelerimizde Cemil Meriç’i okumayana not vermem. Cemil Meriç o kadar mühimdir. Cemil Meriç’i okumakla beraber onun çok tesiri altında kaldım. Nihad Sami Banarlı’nın Yedigün Dergisi’ndeki yazılarını okudum. Yedigün bir ara mecmua olarak çıkıyordu. Her hafta bir sayısı yayınlanırdı. Samiha Ayverdi’yi okudum. Samiha Ayverdi bizim kadın yazarlarımız içinde yüce bir güce ve mevkiye sâhip. Şu anda hatırıma gelmeyen birçok yazarla beraber oldum. Sait Faik’in yanında Sabahattin Ali’yi okudum. Çok tesiri altında kaldım. Ben biraz tesire açık bir adamım. Herhalde edebiyatı çok sevdiğim için okuduğum kimseleri hemen yanı başımda hissediyorum. Meselâ Ankara’ya geldiğim zaman ben Osman Yüksel’in sâyesinde Dostoyevski’yi okudum. Dostoyevski’nin Suç ve Ceza’sı dünyamı alt üst etti. O romanın kahramanı olan Raskolnikov aradan 60 yıl geçmiş olmasına rağmen hâlâ kolumdadır. Dışarı çıktığım zaman Raskolnikov’la beraber gidiyor ve istiyorum ki komiser kendisini yakalamasın.

İki yıl sadece zarf açtım

Edebiyatı çok sevdiğinizi söylediniz. Edebiyat Fakültesi’nde okumayı düşünmediniz mi?

Hayır, Edebiyat Fakültesi’nde okumayı düşünmedim çünkü babam çok otoriter bir insandı. Ben meselâ üniversiteyi bitirdiğim hâlde babam terbiyem bozulmasın diye beni karşısına alıp konuşmamıştır. Annem daima ortada büyükelçi olarak bulundu. Bütün meselelerimi anneme söyledim, annem gidip babama söyledi, babamın anneme söylediklerini annem bana söyledi. Bu çok ama yanlış bir terbiye sistemi. Liseyi bitirdiğim zaman ben asker olmak istiyordum. Askerliği ve öğretmenliği anlatılmaz duygularla seven bir insanım ben. Asker olmayı çok istedim. Babam buna şiddetle itiraz etti. Ağlamaya başladım. Annem gidip söylemiş. Geldi babam. “Bana bak! Ben senin adam olmanı istiyorum. Birisinin emrine girmeni istemiyorum. Asker oldun mu senden iki gün önce asker olan adam cim karnında bir nokta olsa bile senden kıdemli olur ve sana emir vermeye başlar. Ben istiyorum ki sen hiç kimsenin etkisi altında kalmayarak, kendi düşüncelerini ortaya koyan bir insan olmalısın. Hâlbuki senin gözün devlet memurluğunda. Ben bir daire âmiri olduğum halde bundan çok şikâyetçiyim. Asker olma, kat’iyyen asker olmanı istemiyorum. Eğer ısrar edersen -Sivas’ta bir sebze pazarı var- sana 4 metre ip alayım, git sebze pazarında hamallık yap. Devlet memurluğundan daha iyidir.yine bunlara rağmen devlet memuru olmak istersen benim evlâdım değilsin.” dedi. Benimle böyle bir üslupla konuşunca ben mecburen serbest mesleği seçmek zorunda kaldım.

Ankara Hukuk Fakültesi’ne kaydımı yaptırdım. 4 yıl boyunca hep Avukat olmak düşüncesiyle okudum. Sonra Avukatlık mesleğine başladım ve o zaman gördüm ki benim mesleğim Avukatlık yapmaya kat’iyyen müsait değil. Avukatlıktan ayrıldım. Babamın istememesine rağmen devlet memurluğuna döndüm. Ömrüm hep devlet memurluğunda geçti. Gerçekten çok sıkıntılar çektim. Olmayacak zulümlerle karşı karşıya kaldım. Meselâ Ankara Radyosu’nda 4 yıl çalıştım. Ben bir radyo programında “Sovyet Rusya 1943 yılında Yalta görüşmelerinde Amerikalılardan yepyeni bir devlet kuracak kadar aynî ve nakdî yardım almıştır.” dediğim için benim bütün program imkânlarımı elimden aldılar. Bir Hukuk mezunu ve eli kalem tutan bir insan olmama rağmen bana sadece 2 yıl boyunca sadece bana yurtdışından gelen mektupları açtırdılar. Suçum ne? Rusya’nın Amerika’dan aldığı yardımı resmî belgelere dayanarak söylemek. Stalin’le Rosbek’in Yalta’da görüşmesi meşhur hâdisedir. Ama bizim Komünistlerimiz o kadar Rusya’ya bağlıdırlar ki Kemal Tahir’in ifâdesiyle “Rusya Türkiye’de bir genelev açsa bizim Komünistlerimiz karılarını ve kızlarını sermaye olarak orada çalıştırırlar.” Rusya’ya bu kadar bağlıdırlar. Benim bu programıma tahammül edemediler ve iki yıl sâdece zarf açmakla görevlendirdiler. Ayrılıp Sivas’a geldim, politikaya atıldım. Ankara Televizyonunda 4 yıl çalıştım. Ankara Televizyonunda Anadolu’da Eski Türk Başkentleri ismiyle bir dizi-program hazırladım. O program dolayısıyla Komünistler beni televizyonun Güniz Sokak’taki misâfirhanesinin bodrum katına sürdüler. Bir masa koydular, “Burada oturacaksın.” dediler. Suçum Anadolu’da Eski Türk Başkentleri programını hazırlamak. Programı yayınlamadılar, sonra Genel Müdür değişti, kadro değişti, TRT Genel Müdürlüğü’ne Doğan Kasaroğlu geldi. Benim Sivas’ta mahalle arkadaşım, babalarımız çocukluk arkadaşı. Gidip ona söyledim. Yayına girdi. Bu program Türkiye çapında büyük bir ilgi gördü. Beni o bodrum katına gönderenler daha sonra bana telefon açarak benden özür dilediler. “Seni bize çok yanlış anlattılar.” filan diye.

Bu programdan sonra Mareşal Fevzi Çakmak programını hazırladım. Devlet televizyonlarında Atatürk’ün dışında bir Mareşal’i ilk defa ben ekrana getirdim. Kıyametler koptu âdetâ. Beni yine geri hizmete aldılar. Velhâsıl devlet memuriyetim de çok zor geçti. Kültür Bakanlığı’na geldim. Memuriyette en çok Müsteşar Yardımcılığı’na kadar çıktım.

Kültür Bakanlığı'nda iken yaşadığım bir hadiseyi de ibret namına anlatayım. 1980 yılında Kültür Bakanlığı’ndaydım. 1986 yılında Akif’in ölümünün 50. yılı münasebetiyle bir program yapılacaktı. O münasebetle biz bir program hazırladık. Bunu Bakan’a sunduk. Bakan da bir açılış konuşmasıyla bunu basına duyurdu. Bizim Bakanlarımızın zamanları çok dardır. İşleri de çok olduğu için her metni okuyamazlar. Başına bakarlar, altını kendileri doldurmak isterler. Bakan’a verdiğimiz metnin birinci maddesinde Mehmed Akif’in mezarı meselesi var. Bakan başına baktı. Altını hiç okumadan “Türk basınının değerli mensupları! Bildiğiniz gibi Mehmed Akif yurtdışında yaşadı ve öldü. Onun mezarının yurtdışında olmasına artık gönlümüz râzı değil. Vefatının 50. yılında Akif’in mezarını Türkiye’ye getireceğiz.” Bu, Kültür Bakanı. Ben Bakan’ın sağ tarafında oturuyorum. Yanımda Müjgan Cumbur var. Sol tarafımda da başka bir Müsteşar Yardımcımız oturuyor. Müjgan Hanım kulağıma eğilip “Facia! Facia!” dedi. Ben de çok şaşırdım. Sonra öteki arkadaşımız dedi ki: “Akif Edirnekapı Şehitliği’nde yatıyor. Türkiye’de vefat etti, mezarı burada. Ancak ölümünün üzerinden 50 yıl geçtiği için mezarının üzerinde dökülmeler oldu. Yeni baştan onaracağız.” Bakan bu defa “Sayın Basın Mensupları! Bir sürç-i lisan oldu. Bildiğiniz gibi Akif’in mezarı Türkiye’de, onun mezarını yaptıracağız. İkinci maddede Akif’in kitabının basılması var. Adam muhtemelen Safahat kelimesini ilk defa orda duydu. Safahat için hep Sefahat ifadesini kullandı.”

Yazılarınızın toplumda tesiri oldu mu, bunu bizzat müşahede ettiniz mi?

Evet oldu. Gitmiş olduğum yerlerde görüyorum. Yazılarımı çok büyük bir dikkatle okuyan ve yazılarımı çoğaltarak etrafına dağıtan insanlar var. Bunu bana söylüyorlar. Esasen benim yazdıklarımın orijinal hiçbir tarafı yoktur. Herkesin bildiği meseleleri yazıyorum. Ama bazı kişilerden farklı bir tarafım varsa bana göre o da şudur: Bir kere uyduruk kaydırık kelime kullanmıyorum. Ben bütün yazılarımı Türkçe yazıyorum. Konuşmalarım da öyledir, şiirlerim de öyledir. Yazıları Türkçe yazdığım için meseleler anlaşılıyor. Okuyanlar beğeniyorlar elbette. Beğenmeyenler de var. Onu da son derece tabii görüyorum. Bu, kitaplarımın satışından da ortaya çıkıyor. 20 civarında kitabım çıktı, ben bu kitaplarımın baskı sayılarını yazıyorum. Gördüm ki 20 kitabım 1 milyondan fazla okuyucu buldu. Bu, Türkiye gibi bir ülkede esasen devede tüy bile değil. Ama Türkiye dünyada en az okuyan ülkelerin başında geliyor. Resmî kayıtlara göre bizim altımızda Ortadoğu Arap ülkeleri var, onların altında Afrika tamtamları var, onların altında da Aborjinler var. Onların altında başka bir topluluk yok. Yani Müslüman olmamıza, “Oku” diyen bir kitabın ümmeti olmamıza rağmen okumayan bir milletiz. İçerisinde bulunmuş olduğumuz bütün sıkıntılar da buradan kaynaklanıyor. Ama bütün bunlara rağmen benim kitaplarımın 1 milyon okuyucu bulması benim için teselli verici bir neticedir.

En beğendiğiniz eseriniz hangisi? Çocuklarınız arasında bir ayrım yapacaksınız.

Bir defasında ben bu soruyu Aşık Veysel’e sordum. Aşık Veysel bana dedi ki: “Evli misin, bekar mısın?” O zaman bekardım. “Eğer evli olsaydın sana soracaktım, diyecektim ki: Kaç çocuğun var. Sen diyecektin ki şu şu kadar. Tekrar soracaktım. Peki sen bu çocuklarından en çok hangisini seviyorsun? Sen bana diyecektin ki çocuklarımın hepsini seviyorum. Şiirlerimin hepsi benim evlatlarımdır. Ben bütün şiirlerimi beğeniyorum. Daha sonra ben evlendim, kitap yazdım, eserlerin üzerinde imzam oldu filan. Hep onun açıklamasını hatırlıyorum. Gerçekten bütün kitaplarımı seviyorum, beğeniyorum. Ama bunların içinde en çok sevdiğim seyahat notlarıdır. Azerbaycan Yüreğimde bir Şahdamardır, Türkistan Türkistan ve Üsküp’ten Kosova’ya. Bunlar beni edebiyat dünyasına tanıttı. Bu kitaplar üniversitelerde çok ilgi gördü. Yurtdışında çok ilgi gördü. Bu kitaplar dolayısıyla bana fahrî edebiyat doktoru ünvanı verildi. Azerbaycan’dan iki üniversite bana fahrî edebiyat doktoru ünvanını verdi. Bundan 1.5 ay önce de 19 Mart Çanakkale Üniversitesi bana fahrî doktora ünvanı verdi. Ben gerçi o sıfatları kat’iyyen kullanmıyorum.

Ankara Hukuk Fakültesi’nde okurken sizi en çok etkileyen hocanız kimdi?

Hitabetiyle ayrı kanaatlerde olmamıza rağmen Bülent Nuri Esen oldu. Çok iyi bir hatipti, derslerini çok güzel bir şekilde anlatıyordu. Bir tiyatro aktörü gibi sahnenin bir ucundan diğer ucuna doğru yürüyerek kağıda bakmayarak, “ııı” demeyerek, “yani, falan filan” demeyerek çok güzel ders anlatan bir öğretmenimizdi, hocamızdı. Onun dersine başka Fakülteden de öğrenciler gelirdi. Bunun yanında Medenî Hukuk Hocamız Hüseyin Cahit Oğuzoğlu vardı. O da sesinin tonuyla güzel ders anlatan hocalarımızdandı.

Devlet iyi eser yazan kimseleri cezalandırıyor

Yayıncılarınızla münasebetleriniz dünden bugüne nasıl olmuştur?

Birtakım kitaplarım bazı yayınevleri tarafından basıldı. Bizim devletimizin kitap konusunda, eser sahiplerini koruma konusunda hiçbir ciddî gayreti yok. Devlet iyi eser yazan kimseleri cezalandırıyor. Meselâ bir resmî kuruluşta kitabım çıktı. Birinci baskısı için bana % 10 nisbetinde para verdiler. Kitap bitti, yeniden bastılar. % 9’a düşürdüler. Yönetmelik öyleymiş. İkinci baskı da bitti, bu defa % 6’lara, 5’lere düştüler. Öyle bir noktaya geldik ki bana yeni çıkan kitabımın parasını çek olarak verdiler, baktım, ben bu çekle birlikte dışarıya çıkamam dedim. Eğer haberdar olurlarsa birtakım insanlar beni öldürebilirler. O bakımdan bana zırhlı bir vâsıta vereceksiniz. Bu zırhlı vâsıta beni gideceğim bankanın önünde de bırakmamalı, vezneye kadar götürmeli. Ben öyle bir çekle dışarıya çıkamam dedim. Tabii bunu tariz bâbında söyledim. Çünkü bana iki kitabın telif ücreti olarak verdikleri para gözlük bile alacak seviyede değildi. İstanbul’da Bağdat Caddesi’nde eşimle beraber dolaşırken bir gözlükçü dükkânında bir gözlük gördüm. Baktım, dedim ki bana verdikleri para ancak bu gözlüğü alabilecek kadar galiba. Satıcı bana dedi ki: “Şaşkın adam! Dikkatle bak, o gözlüğün camları yok. Sadece çerçevesi o kadar.” Yayınevleri de bana diyorlar ki: “Biz resmî kuruluş olduğumuz için ancak böyle davranabiliyoruz. Başka türlü davranmamız mümkün değil.” Bu devletin hatası. Bence devlet bir kitap ikinci basılışında daha fazla, üçüncü basılışınca daha fazla para vermeli. Çünkü devlet de kazanıyor. Devlet diyor ki: “Sen bana niye para kazandırıyorsun şaşkın adam! Seni cezalandırıyorum.” diyor. Böyle bir değerlendirme olmaz. Bu son derece yanlış bir değerlendirme.

Bunun yanında bütün kitaplarım Türk Edebiyatı Vakfı’nda çıktı. Geçen gün onlarla ilgili bir çalışmam oldu. Türk Edebiyatı bana bugüne kadar 80.000 TL. telif ücreti ödemiş. Ama ben de onlara 400.000 TL’nin üstünde para kazandırmışım. Onların çıkarmış olduğu listeyi size söylüyorum. Öyle bir sistem olmalı ki yazar yazdığının karşılığını alabilmeli. Amerika’da, Batı Ülkelerinde bir yazar bir kitapla villa alıyormuş.

 

Mehmet Said Fidan konuştu

Güncelleme Tarihi: 18 Ocak 2017, 14:12
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13