banner16

Sibel K. Türker: Bütün güzel hikâyeler sondan başlar bence

 “Anlatı anda başlıyor. Öyle olanaklı bir yer ki buradan hem geçmişi hem de geleceği gözleyebilir. İkisine de uçabilir, varabilir, varamayabilir. Hatırlar, ya da umar.” Hatice Ebrar Akbulut’un röportajı.

Sibel K. Türker: Bütün güzel hikâyeler sondan başlar bence

Ankara birçok velut yazara ev sahipliği yapmıştır, yapıyor da… Ankara’nın mümbit kalemlerinden Sibel K. Türker ile Seğmenler Parkı civarında, hoş bir mekânda buluştuk. Söyleşiyi kısmen bu buluşmamızda yaptık. Fakat bunların hiçbirini kayda almayı düşünmeyecek kadar hoş bir sohbet, kesintiye uğramaksızın devam edince bu kez de mail yoluyla haberleştik ve ortaya böyle güzel bir söyleşi çıktı. Sibel K. Türker, kuramsal yazılar yazmıyor ama öykü ve romanlarıyla kuramsalcılara epey malzeme sunuyor. Söyleşileri de bu neviden değerlendirilebilir. Öyküleri, karakterleri, nasıl yazdığı, yazmanın kendisindeki karşılığı, edebiyat ve yazı hayatı gibi birçok alt başlık etrafında sohbet ettik.

Sizinle yazışmalarımızdan birinde, “işi gücü, okumak ve yazmak olan biriyim” demiştiniz. Bu durum, hâliyle daha çok kapalı mekânlarda, evde ve çalışma odasında zaman geçirmeyi gerektiriyor. Öyküleriniz için gerekli olan malzemeyi, gözlemi, diyalogları nasıl sağlıyorsunuz?

Yaşamım boyunca iyi bir gözlemci olduğumu söyleyebilirim. Ufacık bir çocukken bile öyleydim. İnsanları izler; davranışları, konuşma biçimleri üzerinde düşünürdüm, tepkileri, söyledikleri ve bunları söyleme biçimleri kafamda yer ederdi. Yaş aldıkça birtakım nazari bilgiler de eklendi bunlara tabii. Yani insanın ardında duran o şey, adı her ne ise, geçmişi, hikâyesi bana ayan kılınır oldu.

Eskiden çok insanlı evler vardı, ben de o evlerden birinde büyüdüm. Şimdiki çekirdek aile yapısı yoktu o zamanlar. Evlerden ses, hayat taşardı. Bu zenginliği heybeme doyasıya koydum. Artık yalnızlık çağındayım. Vakit bütün bu izlenimleri dönüştürme vaktidir.

O kadar da toplum dışı değilim canım. Yine çıkar, yine bakar, duyarım. Ama artık yıldızlara daha çok bakıyorum itiraf edeyim.

Hikâyelerinizdeki karakterlerin de ev içlerini sevmeleri, kendi dünyalarında kalmak ve dışarıyla pek temas kurmak istememeleri, sizin bu çalışma şeklinizle de bağlantılı diyebiliriz o hâlde?

Ben her zaman bir köşede durup izlemeyi tercih eden bir çocuktum da, yukarıdaki soruya ek cevap olsun. Hayatla birebir çarpışmadım, istemedim bunu. Ev içlerini, odaları sevmem ta o zamandan başlar. Ev benim mikro kozmosumdu diyelim. Anne, mutfak ve mutfağın kokuları mutluluk kaynaklarımdı. Şu yaşımda değişen bir şey olmadı pek. Şimdi ben kendi mutfağımda anneyim, annesini arayan kocaman bir çocuğum hatta.

Şöyle de açıklayabilirim: Diyelim biri Ankara’da Cebeci semtine gitti, döndü geldi anlattı bana. Sanki Amerika’ya gitmiş. Hiç fark etmezdi benim için. İşte ben gitmekten çok, o anlatılanı dinlemeyi sevdim hep. Hayatı, serüveni bana anlatanları sevdim.

Bir söyleşinizde kadınların aktif ve egemen olduğu bir ortamda büyüdüğünüzü söylüyorsunuz. Kadınlarla birliktelik zordur; onlarla anlaşmak, uyuşmak da zordur. Bu ortam, yazı serüveninizi nasıl etkiledi?

Tetikledi diyebilirim. Çok kadınlı evlerde hareket vardır. Bitmeyen konuşmalar, upuzun hikâye etmeler, söylence düzeyine çıkarılacak abartılı anlatımlar. Gürültü, neşe, acı, hüzün… Hepsi çok kadınlı evlerde vardır. Anlaşmazlığı, nizası da boldur bu evlerin, sevinci de. Erkeklerin karamsar, kapalı, sözsüz dünyasına nazaran kadınlar kuşlar gibi ötüşür, ben dinlerim. İşler yapılır, kotarılır ortaya konur. Yemek, örgü, dikiş, nakış… Renklerin dünyasıdır da aynı zamanda bu. Çocukluğumdan elimde kalan da bu işte.

Daha önce de kimi röportajlarda söyledim. Yazının dişil bir dünyası vardır. İçimde birbiriyle tamamen örtüşen şey bu iki olgu zaten. Yazı ve dişillik.

“Hâlâ hayattan dize yakalarım”

Üretken bir kaleme belki de böyle bir soru sormamalıyım. Fakat merak ediyorum. Üretkenliğinize rağmen yazmaya üşendiğiniz anlar oluyor mu? Uykusu gelince uyuyanlardan mısınız veya Kafka gibi yazmayınca uykuyu kendinize ziyan edenlerden mi?

Üşendiğim zamanlar çok oluyor inanın. Böyle ne dizeler kaçırdım bilemezsiniz. Benim şair geçmişim de vardır. Hâlâ hayattan dize yakalarım. Ama toplamda baktığımızda bu üşengeçlik huyum yüzünden ben kaçırılmış dizelerin toplamıyım da diyebilirim. Öykü değil ama şiir tamamen esinle ilgili, kanatlı, neredeyse güzeller güzeli bir peri kızı. O an elin kâğıt kaleme gitmiyorsa yandın. Sonsuza dek kaybedersin.

Öykü ve romanlarınıza, genellikle karamsar bir hâlin egemen olduğunu söyleyebiliriz. Karamsar insanlar ve onların yorumları eleştirilir çoğu zaman. Ama bazı karamsarlıkların, iyi olduğunu, probleme işaret ettiğini, yanlıştan döndürücü, yol ve ufuk açıcı olduğunu düşünüyorum.

Evet, benim ve yazdıklarım için karamsar nitelemesi çok yapılıyor. İnsanımız ayna sevmiyor. Kendi karanlığının oraya yansıdığını görmek istemiyor. Güneş altında fazla oynayanın da başına güneş geçer, unutmayalım.

Şaka bir yana, biri eyler, biri bakar ve düşünür. Eyleyenin, amel edenin kenarda durup izleyip yorum yapana öfkesinde bir haklılık payı vardır kuşkusuz. Yani ben, işi başından aşmış birine “kolay gelsin” diyen biri gibi görülüyorumdur. O da “kolaysa başına gelsin” diye cevaplıyordur tıslayarak.

Evet, ama edebiyat böyle bir şeydir. Taş taşımazsınız belki ama o taşı taşıyanın eziyetini anlayabilirsiniz. Ben gölgeleri seviyorum, alacakaranlığı. Ayrıca canım, ölü değilim ki ben. Bir şiirde şöyle demişim: “kader hepimizin ensesinde”. Dolayısıyla ben de evren yasalarına tabiiyim. Yani durup bilmişlik de yapmıyorum ki. Yalnızca göremeyene göstermektir işim.

Karamsarlık, tembellikle de ilişkilendirilir; tembel ve hiçbir şey yapamayan insanlara hasredilir. Oldukça çalışkan, üretken ve düşünen insanların da karamsarlık ve mutsuzluk izleğinden konuştuğunu görüyorum. Öyleyse karamsarlığın ve mutsuzluğun, sağlıksız bir şey olduğunu söyleyemeyiz, öyle değil mi?

Kesinlikle söyleyemeyiz. Biraz fazla düşünen biri hayat diye yaşadığımız bu panayır yerinin tuzaklarını görebilir. Demin de söz ettiğim gibi, panayırda gezinen ahaliden de fazla görür, bazen de eski zaman kâhinleri gibi uyarır. Ama kâhinler eski zamanlardan beri sevilmez, dışlanır zaten. Kötü olanı değiştirebilmek için görmek gerekmez mi? İnsanlar kapılıp gitmeyi tercih ederler her zaman. Biri de çıkıp “yanlış ama bu” dediğinde vay haline.

Ankara uslu bir şehirdir

Ankara’da doğdunuz, burada yaşıyorsunuz. Şimdi de sizinle Ankara’da, hoş bir mekânda konuşuyoruz. Bu şehirle bağlarınız, bağlantılarınız ne boyutta? Siz de Ankara cehennemdir, gridir diyenlerden misiniz?

Yok, Ankara uslu bir şehirdir. Kafasını dinlemek, tefekkür etmek ve yazmak için harika bir şehirdir. Gri olduğunu düşünmem hiç. Bence Ankara puslu eflatun rengidir. Buradan ressam çok çıkmaz belki ama fazla sayıda filozof çıkmalıydı bence. Neden çıkmamış, araştırmaya değer aslında. Bozkırın verdiği sonsuzluk duygusu metafiziktir. Yalnız Ankara şöyledir: Sen bir adım at ki o gelsin sana. Yoksa kılını kıpırdatmaz. Kapıdan bacadan girmez, saygılıdır. Öyle karşılıklı hareketsizce duruyoruz yıllardır. Bakalım, ilk hareket kimden gelecek diye bekliyorum.

Ankara, pek çok velut yazara ev sahipliği yapmıştır. Yazma konusunda, Sibel K. Türker’e de engel çıkarmayan, yazma olanakları sağlayan bir şehirdir diyebilir miyiz?

Yazmak anlamında kesinlikle diyebiliriz bunu. Dingindir Ankara. Ama yaşamak derseniz, işte o biraz sorunlu. Burada nasıl bir yaşam sorusu akla gelmekte. Bu elbette büyük metropollerde olduğu gibi gürültülü, çok sesli, renkli değil de, memur maaşı gibi kısıtlı bir yaşamdır. Geçinip gitmek isteyene yeter belki de. Zaten tek isteği başını dinlemek olan benim gibi yorgun zihinlere birebirdir.

Bir söyleşinizde, Şair Öldü romanınızı çok sevdiğinizi fakat pek anlaşılmadığını, bu yüzden gereken ilgiyi görmediğini söylüyorsunuz. Ancak bu kitap, Teda projesi kapsamında Almanca, Romence, Arnavutça ve Arapça’ya çevrilmiş. Bunu nasıl açıklarsınız veya bir kitabın ilgi görmesinden kastınız tam olarak nedir?

İlgi görmesi elbette çok satar olması değildir. Böyle bir sözü ağzıma almak bile beni rahatsız eder. Ancak Türkiye gibi ideolojilerin keskinleştiği, acımasızlaştığı, orta yolu bir türlü bulamadığımız bir coğrafyada daha çok okunsun, bana geri dönüşü olsun istemiş olabilirim belki bir zamanlar. Artık bu isteğimden de emin değilim. Bir kitapla ne değişir ki zaten? O Orhan Pamuk’un kitabının giriş cümlesidir sadece. “Bir kitap okudum hayatım değişti.”

İnsanlar avaz avaz kendi davalarını ve haklılıklarını bağırıp dursunlar. İnsan denen ortak paydada neden bir türlü buluşamadığımızı, uzlaşamadığımızı, herkesin kendi can acısından hareketle bencilce kavga ettiği bu güzel topraklarda bir sesi olsun istemişimdir belki kitabımın. Ama önce bet seslerin susması gerek. Belki günün birinde…

“Altıncı his dedikleri her neyse ona fazlasıyla sahibim”

Rüyaları önemsiyorsunuz. Hiç rüyanızda yazmaya başladığınız ve uyandığınızda da hatırladığınız kadarıyla yazmaya devam ettiğiniz bir hâl ile karşılaştınız mı?

Yok, hiç hatırlamıyorum.  Fakat rüyanın evreninde yazar olarak dolaşmışlığım, yıkılmış kentlerin ortasında durduğum, beyaz çoraplarımın siyaha kestiği olmuştur. Rüyalara çok önem veririm cidden. Hem bilimsel anlamda -şu bilinçaltı denilen denizaltımıza binip gittiğimden- hem de metafizik olarak inanırım. Altıncı his dedikleri her neyse ona fazlasıyla sahibim.

Bir de gün boyu, yaşam boyu hatta halının altına sürdüklerimiz var ya, işte rüyalar o tozlardan oluşuyor. O da benim kendi sinemam oluyor, yazıp filme çektiğim. İzleyeni de benim.

Yargı isimli öyküsünü bir gecede kesintiye uğramadan yazan Kafka, bu geceyi hiç unutmaz. Yazar olma hayallerinin, gerçek olduğu bir zaman olarak hatırlar. Sibel K. Türker’in, yazar olma hayali olarak böyle kayda geçen bir anısı var mı?

Benim de tek seferde kesintisiz olarak yazdığım öykülerim vardır. Çok sarkıtmayı sevmem. Mesela ilk kitabım Kalpyazan’da yer alan “Süt Pompası" öyküsü. Aynı kitapta yer alan ve yazarı olarak sevdiğim Görüntüler. Yine Öykü Sersemi kitabımdaki aynı adlı öykü. Bunlar hatırladıklarım.

Ben üstelik bir de böyle roman yazdım. Hayatı Sevme Hastalığı’nı altı yedi ay gibi bir sürede hiç kesintisiz, düzeltmeden tek elde yazıp çıkardım.

Yeni öğrendiğiniz kelimeleri, öykülerinizde nasıl kullanıyorsunuz? Çünkü bazen sırf kullanmış olmak için kullanmak konumuna düşülebiliyor, eğreti bir durum söz konusu olabiliyor.

Yeni öğrendiğim kelimeleri, deyişleri hemen kullanmak gibi bir gayretim olmuyor. Yine o meşhur heybeye atıp beklemeye alıyorum. Belki günü, zamanı gelince çıkarlar oradan, kağıda dökülürler. Ama önce o kelimenin anlam dünyasıyla bitişmem lazım. İçimde bir yerde o kelimenin geçtiği bir öyküm olmalı ki yazabileyim. Bana çağrıştırdıkları önemli. Şimdilerde hep insicam kelimesini duyar oldum. İnsicamım bozuluyor deyip duruyorlar. “Asabımı bozma” demek gibi de kullanılıyor.

Bir gün insicam kelimesini kullanacağım ama nasıl?

Anlatı anda başlar

Öykücülerden bazıları, kuramsal yazılar yazsın veya yazmasın, öykülerini olmazsa olmaz bir duruma endekslemişlerdir. Tek etki kuramı gibi, öykülerin delikli ve boşluklu bir yapıya sahip olması gibi. Sizin de böyle benimsediğiniz bir anlayış var mı?

Evet, ben Edgar Alan Poe’nun öğretisinin öyküde iyi sonuç verdiğini düşünenlerdenim doğrusu. Öyküyü uzaya fırlatırsanız bir kara deliğe de düşebilir. Öykü en insani, en akli, en tutarlı ve hatta aceleci tarafımızla yazılmalıdır. Dağılmamalıdır, kahve lekesi gibi genişlememelidir. Bir odak noktasını ve oradan hareketle tutarlılığı gözetmelidir. İlkokuldaki matematik problemlerinde “A şehrinden yola çıkıp B kentine beş saatte varan…” ifadesini hatırlarsınız. İşte öykü varmalıdır o şehre. Beş saatse o kadar saatte. Bizim okur olarak da alışmamamız, okuyuşumuz o yöndedir. Sebebe ve sonuca bağlıdır. Saniyelerin birbirini izlemesi gibidir okuyuşumuz da, çizgiseldir. Böyle yazılmalıdır öykü. Tabii, yanlış anlaşılmasın. Ben teknikten bahsediyorum.  İsterse kumaşı tamamen düşsel olsun.

“Bütün güzel hikâyeler sondan başlar bence” diyorsunuz. Bu cümle öylesine söylenmiş bir cümle değil kesinlikle. Kuramsal yazılar yazmayan biri olarak kuramsalcılara malzeme olabilecek denli önemli bir cümle söylüyorsunuz. Biraz daha açsanız, neler var bu cümlenin altında hikâyeye dair?

Şu an, yani anda bir insan var. Bu insan anda duruyor. Asılı kalmış da diyebiliriz. Anlatı anda başlıyor. Öyle olanaklı bir yer ki buradan hem geçmişi hem de geleceği gözleyebilir. İkisine de uçabilir, varabilir, varamayabilir. Hatırlar, ya da umar. Tahayyül eder. An, son durduğumuz noktadır. Sadece o an için. Dolayısıyla sonumuz burasıdır. Gerek öykü gerek romanın hatırlayan ya da tahayyül eden insanla ilgisi vardır. Başka yolu da yoktur zaten. Zamanın arkasından dolanamayız. Öyleyse zaten anlatının başladığı yer sondur da aynı zamanda. Bilmem çok mu kafa karıştırıcı oldu?

Yazılmazsa kelimelerin kaçacağını söyleyen bir Sibel Türker var. Bazen öyle bir anda geliyor ki yazma isteği, engelleriniz yüzünden yazamıyorsunuz. Tıpkı sınav haftasında kitap okuyası gelen öğrenciler gibi, ama el mecbur sınav çalışmak zorundadırlar. Böyle anlarda, izlediğiniz bir yol/yöntem var mıdır?

Ah, demin de söylediğim gibi hiç yolu yok bunun. Fikirler öyle değil ama. Aklınızda tutar ya da not alabilirsiniz onları. Hafızası güçlü biriyseniz öykünün ilk sayfasını bile kafanızda yazabilirsiniz. Ama bu yolla anlatıma sahip olamazsınız. Fikirlere o güzel gömleği giydirmek için de oturup yazmaktan başka çare yoktur.

Anne ruhumuzu temsil ediyor

Hikâyelerinizde “Annem demişti” diyen bir kadın anlatıcının sesi hemen hemen hep var. Kendi annenizle birlikte yazmak ve kendiniz anneyken yazmak nasıl bir duyguydu? Bu ikisi arasında, fizikî şartlar ve manevî bakımdan nasıl farklar vardı?

Yazarlar genelde annelerine düşkün oluyorlar. Çünkü anne ruhumuzu temsil ediyor. Yanıldığımı sanmıyorum bu konuda. Anne en derin maneviyatımızdır. Sürekliliğimizi temsil eder. Anne karnına düşmeden önce de onda yaşıyormuşuz gibi düşünürüz. Sonra doğarız, büyürüz ve kendimiz de anne olabildiğimizde, zincirin halkalarını yani o süreklilikte payımız olduğunu daha iyi anlarız. Babalar da genelde çok daha erken öldüğünden… Yaşam hep annelere kalır. Hatırayı da geleceğe bizim anneliğimiz taşır böylece.

Bir hikâyenizde, “bakmak” eyleminin ölümcül boyutları olabileceğini anlatıyorsunuz. Yani bir insan kendi acısıyla kabuğuna çekilmek istediğinde bile onu rahat bırakmayan, bakışlarıyla taciz eden bir ahlak yapısı var. Bu sosyolojik vaka üzerine neler söylersiniz?

Evet, bakmak kurcalanmakla eş anlamlıydı o öyküde. Oysa ki bakmak bu mudur? Bir anlam içine oturtmadan, tasasız dertsizce seyreylemek midir? İşte rahatsızlık duyduğum buydu ve öyküde ifade etmiştim.

Büyük bir kentte gün içinde yüzlerce çift gözle, yabancı gözlerle karşılaşırsınız, bakışırsınız. Maruz kalırsınız bakışlara ama arada hiçbir şey kurulamaz. Üstelik kaçınamazsınız da. Seyredilirsiniz çaresizce. Dünyalar çarpışır ama bundan bir şey de doğmaz. Belki nadiren gözlerde şefkat, iyi niyet görürsünüz. Genellikle kent acımasızlığı ya da kayıtsızlığı vardır o bakışlarda. Sanki oracıkta ölseniz kimse umursamayacak. Peki o zaman neden öyle bakıyorsunuz? Belki sorsak “hiççç” diye bir cevap alacağız. Bazen böyle sorular “baktın” “bakmadınlar”, öldürmeye kadar da gidebiliyor. Yani bir tehlikesi de var. Sonra yerinize çiviler gibi bakışlar vardır, ısrarcı. Bunu irdelemek istemiştim. Belki kentin içinde kendini çaresiz hissetmeyi, yabancılaşmayı, bir köşeye çekilemeden istemsizce güruhun içinde dönüp durmayı… Toplumun malı olmayı, hem de bir kadın olarak belki bakışla bile taciz edilmeyi.

Kent bir çarkın işleyişidir. Demek ki kahramanım bu işleyişin içinde olmak istemiyor. Bakışların nesnesi olmaktan da kaçıyor.

Kötü bir deneyim: sosyal medya

Hayatı Sevme Hastalığı kitabınızı, ilk elden, neredeyse hiç düzeltme yapmadan yayın evine verdiğinizi söylüyorsunuz. Bu duyguyu, eğer anlatılabiliyorsa, sizi çok uğraştıran bir kitabınızla mukayese ederek anlatabilir misiniz?

Ben size iman gibi bir duyguydu diyerek pas atabilir miyim? Evet, keskin bir inançtı, tüyden hafifti böyle inanarak tek kelime bile değiştirmeden, yapıyla oynamadan yazmak, yazabilmek. Başka yollara sapmamak, gönül indirmemek çok güzeldi. Sanki içimde zaten yazılmış, hazır duruyordu da ben bilgisayara geçirmişim gibiydi.

Beni en zorlayan kitabım Mecnun Kelebekler adlı romanımdı. Bu da çok kişili, çok dünyalı, çok diyaloglu bir kitap olduğu için beni yormuştu. Yarı düş, yarı gerçekti. Düşleri gerçeğin diline oturtabilmek için uğraşmıştım. Onu da çok değiştirmedim, sadece yazarken yorulduğumu hissetmiştim. Orkestra yönetir gibi diyebiliriz.

Sosyal medya kullanmayan bir yazar olarak sosyal medya kullanmamanın artıları ve eksileri üzerine neler söylersiniz?

Gerçekten de çok kısa bir süre kaldım sosyal medyada , yıllardır da yokum. Berbat bir ortam bence. İnsani zaaf ve çıkmazlarımızın hepsi orada var. Nefret, kıskançk, ego deliliği, hatta görgüsüzlük.

Tüylerimi diken diken etti. Fotoğraf koyma hastalığımız bu dünyada ben de varım demenin en basit, en kısa yolu. Bir fikir var mı derseniz, o da yok. Benim için kötü bir deneyimdi.

Ne yok derseniz… Anlayış yok, düşünce yok, iletişim yok. Birtakım karaltı ruhlar, kavgalar, aklını yitirmişlikler…

Eğer zaaflarımızdan sıyrılarak asıl amacında yürütebilmiş olsaydık sayısız faydaları olurdu kuşkusuz. En uzaktaki insanla bile aranızda bir bağ, köprü kurabilmek, fikir alışverişinde bulunmak harika olabilirdi. Ama dejenere edildi çokça.

Ama tabii bir yazar için orada olmamak çok eksi bir vaziyet. Tanıtımın, reklamın her şey olduğu bir dünya ve zamanda... Yine zoru seçtim.

Bu güzel söyleşi için teşekkür ederim.

Ben çok teşekkür ediyorum. Edebiyata ilginiz daim olsun…

Röportaj: Hatice Ebrar Akbulut

Güncelleme Tarihi: 11 Eylül 2018, 11:30
banner12
YORUM EKLE
banner8
SIRADAKİ HABER

banner7

banner6