İnsanın bütün yaşamı sanatla doludur

''Çarpık sanatı anlamaz insanlar, iyi sanat her zaman herkes tarafından anlaşılır.'' Ekrem Sakar, Tolstoy ile, 'Sanat Nedir' kitabı üzerinden 'hayali' bir röportaj gerçekleştirdi.

İnsanın bütün yaşamı sanatla doludur

Lev Nikolayeviç Tolstoy, kuşkusuz dünyadaki gelmiş geçmiş en iyi edebiyatçılardan birisi. Özellikle kaleme aldığı romanları, yaşadığı zamandan bugüne kadar okuyanlarını büyülemeye devam ediyor. Edebiyatın bir sanat olması hasebiyle, edebiyattan bu kadar iyi anlayan bir yazarın mutlaka sanata dair de söyleyecekleri bir şeyler vardır diye bu sefer mikrofonumuzu Tolstoy’a uzattık. “Sanat”ın ne olduğunu/olmadığını öğrenmeye çalıştık. Kendisi de bu konu etrafında yaklaşık 15 yıldır yoğun bir biçimde düşünüyormuş zaten. Şimdi sizi yaptığımız bu enfes röportajla baş başa bırakalım:

(Not: Bu hayalî röportaj metni Tolstoy’un “Sanat Nedir?” adlı kitabından iktibaslar yapılarak oluşturulmuştur.”

Yüksek müsaadelerinizle doğrudan konuya girelim üstadım, sanat nedir?

Sanat, güzeli ortaya çıkaran etkinliktir.” der ortalama insan. “Sanat buysa, bale ve operet de sanat o zaman?” diye sorarsınız siz de. “Evet,” der ortalama insan, hafif ikircikli, “iyi bir bale ve sevimli bir operet de güzeli ortaya çıkarabildikleri ölçüde sanattır.” İyi bir balenin iyi olmayanından, sevimli bir operetin sevimli olmayanından nasıl ayırt edileceği gibi, yanıtlamakta çok zorlanacağı bir soru yerine, ortalama insana kostümcünün, bale ve operetlerde oyuncuların yüzlerini de boyayan berberin etkinliklerinin, sonra terziliğin, parfümericiliğin, aşçılığın sanat olup olmadığını sorun, çoğu kez alacağınız yanıt bu etkinliklerin sanat alanına girmediği olacaktır. Ortalama insanın buradaki yanılgısının tek nedeni, onun ortalama insan olması, uzman olmaması, estetik sorunlarıyla ilgilenmemesidir.

Ortalama insan için sanat, güzel’in ortaya çıkmasıdır; güzel ile çözülemeyecek sanat sorunu yoktur. Peki ama güzel nedir, ortalama insanın sanatın içeriğini oluşturur dediği güzel? Nasıl anlaşılır, belli işaretleri mi vardır? Bu tür durumlarda hep olduğu gibi, bir kavram ne kadar kapalı, ne kadar anlaşılmaz ise, insanlar o kavramı dile getiren sözcüğü o kadar büyük bir cüret ve kendine aşırı güvenle kullanıyorlar; bu sırada da, “o sözcükle anlatılmak istenen şey o kadar basit ki, ne demek olduğu üzerinde konuşmaya bile değmez” şeklinde bir havaları oluyor. İşte günümüzde güzellik kavramına ilişkin olarak da böyle yapıyorlar. Güzellik sözcüğüyle anlatılmak istenenlerin herkesçe zaten bilindiği varsayılıyor. Oysa bu bilinmeyenlerle dolu bir konu; Baumgarten’in estetiğin temellerini attığı 1750 yılından bu yana yüz elli yıldır konunun en derin uzmanlarınca, bilginlerince yazılmış yığınla kitaba karşın, güzel denen şeyin ne olduğu hâlâ anlaşılabilmiş değil; estetik üzerine yazılan her yeni kitapta yeni bir tanım öneriliyor güzel için. “Güzel” sözcüğünün ne anlama geldiği, yüz elli yıldır yüzlerce bilginin, binlerce sayfa yazıda öne sürdükleri onca görüşe karşın hâlâ bilinemezliğini koruyor.

Güzel” kavramıyla “iyi” kavramı arasında bir irtibat var mıdır?

İnsan güzel olabilir, at, ev güzel olabilir, bir manzara, bir hareket güzel olabilir; ama davranış, düşünce, karakter, müzik… eğer beğenmişsek iyidir, hoştur; beğenmemişsek iyi değildir, hoş değildir. Güzel, ancak göze hoş gelen, görüp de beğenilen şeyler için kullanılır. Yani, iyi kavramı güzeli içerir, ama bunun tersi doğru değildir: Güzel, iyiyi içine alabilecek kapsamda değildir. Dış görünüşüne belli bir değer yüklediğimiz bir nesne için “iyi” dediğimizde, bununla bu nesnenin aynı zamanda güzel olduğunu da söylemiş oluruz; ama bir şey için “güzel” diyorsak, bu asla o şeyin aynı zamanda iyi de olduğu anlamına gelmez.

Ya estetik bilimine göre tanımlarsak “güzel”i?

Güzeli tanımlarken sanat kavramına yer vermeyen, güzeli yararlılık, amaca uygunluk, simetri, düzen, oranlılık, düzgünlük, uyumluluk, farklıların birliği… ya da temelini bu kavramların oluşturduğu değişik formülasyonlara yer veren belirsiz, sisli, puslu güzel tanımlamalarını – doyuruculuktan çok uzak tanımlama girişimlerini– bir yana bırakacak olursak, güzele getirilen bütün estetik tanımlamalar iki ana görüş çevresinde toplanabilir:

Bunlardan ilki nesnel, mistik, güzeli götürüp yüce mükemmeliyete, Tanrı’ya bağlayan, onunla karıştırıp kaynaştıran fantastik, ayakları yere basmayan bir tanım; öbürü ise, bunun tam tersi, son derece yalın, açık, anlaşılır, öznel bir tanım: “Güzel, hoşlandığımız şeydir.” (Burada hoşlanma içine “çıkar amacı olmaksızın”ı eklemiyorum, çünkü hoşlanma sözcüğünde, yarar çıkar gibi şeylerin olmadığı kendiliğinden anlaşılıyor.) Bir etkinliğin tek amacı bize verdiği haz ise eğer, ve biz o etkinliği salt bu haz nedeniyle tanıyor, tanımlıyorsak, böylesi bir tanıma tanımlamanın sahte olduğuna kuşku yok. Sanatın tanımlanması konusunda da aynı durumla karşı karşıyayız. Örneğin beslenme konusu tartışılırken, bir gıdanın önemini, onu yerken duyduğumuz hazda aramak kimsenin aklına gelmez. Herkes kabul eder ki, zevkimizin tatmin olması, hiçbir zaman bir gıdanın kalitesinin belirlenmesinde ölçüt olamaz; o bakımdan da Kaen biberi, Limbourg peyniri, alkol vb. ile birlikte yemeye alıştığımız ve bizim çok hoşumuza giden bir yemeğin, insanın alıp alabileceği en iyi besin olduğunu iddia etmeye hiçbir hakkımız yoktur. Sanatın amacını, ereğini bizim ondan aldığımız hazda bulmanın, herhangi bir gıdanın amacını, önemini ondan aldıkları hazda bulan ve ahlaksal gelişmenin en alt basamağında bulunan insanların (vahşilerin örneğin) tutumlarından hiçbir farkı yoktur.

Sanatı doğru tanımlayabilmek için her şeyden önce onu bir haz aracı olarak görmekten vazgeçmek, onu insan yaşamının koşullarından biri olarak görmek gerek. Sanatı böyle görmeye başlarsak, onun insanların birbirleriyle ilişki kurmalarının araçlarından biri olduğunu da görürüz.

Sanatın bir sınırı var mıdır? Yani şiir, müzik, resim vs. bildiğimiz şeyler dışında olan şeylerde sanat yoktur diyebilir miyiz?

Biz yalnızca okuduğumuz şiir, öykü ve romanları, izlediğimiz oyun, yontu ve resimleri ya da dinlediğimiz müziği sanat olarak görmeye alışmışız… Ama bunların tümü yaşamımızda sürekli paylaşıp durduğumuz sanatın küçücük bir parçasıdır ancak. Yoksa, insanın bütün yaşamı beşikten mezara dek hep sanatla doludur: Ninniler, bilmeceler, evlerimizin süsleri, öykünmeler, fıkralar, giysilerimiz, kiliselerde kullanılan gereçler, bayramlık eşyalar hep sanat yapıtlarıdır, sanatın etkinlik alanına giren şeylerdir. Biz duyguları yansıtan bütün insanî etkinlikleri değil, bu etkinliklerden her nedense ayırdığımız ve özel önem verdiğimiz, özel anlam yüklediğimiz bazı etkinlikleri sanat olarak adlandırıyoruz yalnızca.

Sanatta ahlâk hususunda ne buyurursunuz?

Eskiden, insanın ahlâkını bozan nesnelerin sanat nesneleri arasına girmesinden korkulur ve bunlar tümden yasaklanırdı. Şimdiyse, sanatın verdiği herhangi bir hazdan yoksun kalmaktan korkuluyor ve ne yapılıp edilip bunun korunmasına çalışılıyor. İkinci şaşkınlığın ilkinden çok daha kaba olmakla kalmayıp, verdiği sonuçlar bakımından da çok daha zararlı olduğunu düşünüyorum.

Bütün toplumlarda her zaman, neyin iyi neyin kötü olduğuna dair o toplumun bütün üyelerince paylaşılan dinî bir şuur söz konusudur ve sanatın aktardığı duyguların çokluğunu belirleyen de bu dinî bilinçtir. O bakımdan her halkta her zaman o halkın ortak dinî bilincinden kaynaklanan duyguları yansıtan sanat iyi sanat olarak kabul edilir ve teşvik edilir; bu ortak dinî bilinçle uyum içinde olmayan duyguları yansıtan sanat kötü kabul edilir, yadsınır; bunların dışında kalan muazzam sanat alanı ise –o sanat alanı ki, insanların birbirleriyle ilişki kurmalarının aracıdır– tümüyle görmezden gelinir ve ancak döneminin dinsel bilincine ters düştüğü zaman yadsınır. Bu bütün halklarda böyleydi: Greklerde, Yahudilerde, Hintlilerde, Mısırlılarda, Çinlilerde…

Maalesef bu önemsenmiyor artık. Hatta aşk mefhumunun kirletilerek cinsel temele dayanan arzuları ifade eden bir kavram haline gelmesi, biraz da bu sanat eserleri yüzünden oldu gibi.

Boccaccio’dan Marcel Prévost’ya dek, roman ya da şiir kimin yapıtını açsanız, karşınıza çıkan tek şey, değişik görünümleriyle cinsel aşk. Zina, yalnız en sevilen değil, nerdeyse biricik konusu oldu bütün romanların. İçine bir bahaneyle çıplak kadın sokulmamış temsil, temsilden sayılmıyor artık. Romanslar, şarkılar bile şu ya da bu ölçüde şiirselleştirilmiş cinsellikten başka bir şey dile getirmiyor.

Fransız ressamlarının çoğunun yapıtlarına egemen olan konu yine çıplak kadındır. Yeni Fransız yazınından ister bir şiiri alın, ister bir romanı, çıplaklığın betimlenmediği ve yerli yersiz birkaç kez –en az iki kez– pek sevilen “nü” kavramının ve bu sözcüğün geçmediği tek bir sayfa bulamazsınız. Yakalandıkları hastalıktan dolayı yaşamları cinsel bayağılıklara odaklanmış bu insanlar, dünyada herkesin kendileri gibi olduğu kanısındaydılar sanki. İşte Avrupa ve Amerika’da bütün sanat dünyası erotomaniadan mustarip bu zavallılara öykünüyor. İnançsız ve ayrıcalıklı bir yaşam sürmelerinden dolayı varlıklı sınıfların sanatı içerik olarak yoksullaştıkça yoksullaştı ve gitgide kibir, şöhret, yaşamdan duyulan iç sıkıntısı ve en önemlisi, cinsel tutkuya indirgendi.

Sürekli yeni akımlar ortaya çıkarak sanat anlayışlarının değişmesine ne diyorsunuz?

Toplumda sanat, hayatın ciddi ve önemli bir alanı olarak değil, yalnızca eğlence olarak görülüyor. Eğlenceninse her türlüsü değişmeden yinelenip durduğu zaman bıkkınlık verir. İşte bunu önlemek için işin içine yenilik katmak gerekir. Boston bıktırdı mı, viste buyurun; ondan da bıktıysanız preferans emrinize amade; preferanstan usandığınızda… yeni, başka bir kağıt oyunu bulursunuz vb. İşin özü aynı kalır, değişiklik yalnız biçimseldir. Sanatta da böyledir bu: İçerikteki sınırlanmışlık öyle bir noktaya varır dayanır ki, ayrıcalıklı sınıfların sanatçısına artık her şey söylenmiş, söylenecek yeni hiçbir şey kalmamış gibi gelmeye başlar. Ve bu noktada sanatlarını yenilemek için biçimde yenilikler aramaya başlarlar.

Ortaçağda hem Müslüman hem de Hristiyan dünyasında din ile iç içe olan sanat nasıldı peki?

Halk yığınlarıyla aynı duygu, aynı din temelini paylaşan ortaçağ sanatçıları, duygularını ve ruh durumlarını mimarlık, yontu, resim, müzik, şiir, dram gibi sanat alanlarına yansıtırken hiç kuşkusuz gerçek birer sanatçıydılar ve onların sanatsal etkinlikleri, bugün bize her ne kadar basit görünse de, kendi zamanları için bütün halkın paylaştığı, anladığı üstün etkinliklerdi.

Sonrasında Batı’nın kültür emperyalizmi ile birlikte sanat emperyalizmi de yapılarak “sizinki sanat değil, asıl bizim yaptığımız sanattır” dayatması oldu.

Bizim sahip olduğumuz sanat herkesin sanatıdır, bu sanat tek gerçek sanattır, biricik sanattır diyoruz… Oysa yalnızca insanlığın üçte ikisi de değil, bütün Asya ve Afrika halkları bu biricik yüce sanattan habersiz biçimde yaşayıp ölüyorlar. Bu da bir yana, bizim Hıristiyanlık dünyasını bile ele aldığımızda insanların herhalde yüzde birinden daha azı yararlanıyordur şu herkesin sanatı dediğimiz sanattan; Avrupalı Hıristiyan insanlarımızın yüzde doksan dokuzu ise, kuşaklar boyunca yoğun bir çalışma temposu içinde, bu sanatın zevkinden yoksun olarak yaşayıp ölüyorlar; –durum böyle olmayıp da yararlanmak olanağı bulmuş olsalardı bile, herhalde hiçbir şey anlamayacaklardı bu sanattan. Bize verilen estetik kuramlar sonucunda, sanatı ya düşüncenin, Tanrı’nın, güzelliğin en yüce tezahürlerinden biri ya da en yüce manevi haz olarak kabul ederiz; bunun dışında kabul ettiğimiz bir başka şey de, bütün insanların maddi değilse bile manevi nimetler alanında eşit haklara sahip olduğudur; ama öte yandan Avrupalı insanlarımızın yüzde 99’u, bizim –kendilerinin asla yararlanmayacakları– sanatımızı üretebilmemiz için gerekli işleri yapmak adına dur durak bilmeksizin çalışırlar, ölürler; ama biz buna karşın gayet sakin bir şekilde, ürettiğimiz sanatın herkesin sanatı olduğunu, hakiki, gerçek, biricik, sanat olduğunu savunuruz.

Sanat sadece seçkin insanlara hitap eden bir şeydir midir?

Varlıklı sınıftan birine haz veren şey bir işçi için hiçbir anlam taşımaz, onda hiçbir duygu uyandırmaz ya da varlıklı, avare, doygun insanda yarattığı duyguların tam tersi duygular uyandırır. Günümüzün sanatının içeriğini oluşturan onur, yurtseverlik, aşk gibi duygular bir emekçide yalnızca şaşkınlık, küçük görme ya da öfke gibi duygular uyandırır. İşçilere boş zamanlarında –genel olarak kentlerde yapıldığı gibi– konserlere, resim sergilerine gitme, kitaplar okuma, özetle bugünün sanatını oluşturan her şeyden yararlanma olanağı sağlansa, avareler, tembeller takımına uzak kalabildiği ölçüde –başka bir deyişle işçi kalabildiği ölçüde– bizim şu ince sanatımızdan hiçbir şey anlamayacaktır; anlasa bile anladıklarının çoğu onun ruhunu yüceltmek şurada dursun, tam tersine onda ahlâk fesadına yol açacaktır.

Sonuç olarak, yüksek sınıfların sanatının bütün halkın sanatı olamayacağı konusu, düşünen insanlar için, içtenlikli insanlar için en ufak kuşkuya yer bırakmayan apaçık gerçekliktir. O nedenle de, sanat eğer önemli bir şeyse, –sanata tapınanların sevdikleri deyişle– tıpkı din gibi bütün insanlara gerekli bir ruhsal esenlik işiyse, o zaman herkes onu kolayca anlayabilmelidir. Sanat eğer bütün halkın sanatı olmazsa, iki ihtimal söz konusu demektir: Ya sanat öne sürüldüğü gibi önemli bir iş değildir ya da bizim sanat olarak adlandırdığımız sanat önemli bir iş değildir.

Yani “bunu herkes anlayamaz” denilen eserlerin sanat eseri olmadığını mı düşünüyorsunuz?

Harika bir sanat eseri, ama anlaşılması çok, çok zor! Pek sık duymaya başladığımız için artık kimseyi şaşırtmıyor bu türden sözler. Oysa bir sanat yapıtının güzel ama anlaşılmaz olduğunu söylemenin, bir yemeğin çok iyi, çok lezzetli, çok besleyici olduğunu, ama onu insanların yiyemeyeceğini söylemekten bir farkı yoktur. Çarpık zevkli yemek uzmanları istedikleri kadar harika bulsunlar, insanlar küflenmiş peynir, kokmuş tavuk gibi yiyecekleri sevmeyebilirler. Yiyecekler ancak insanlar onları beğeniyorsa güzeldir. Sanat için de bu böyledir: Çarpık sanatı anlamaz insanlar, iyi sanat her zaman herkes tarafından anlaşılır.

Üstün sanat yapıtları büyük çoğunluk tarafından anlaşılamaz deniliyor; bunlar bu üstün eserleri anlayabilecek donanıma sahip seçkinler tarafından anlaşılabilirmiş ancak. Peki, madem çoğunluk anlayamıyor, anlatın o zaman, o eseri anlamak için gerekli bilgiler neyse onları verin insanlara. Ama galiba böyle bilgiler yok ve o eserleri açıklamak, anlatmak mümkün değil; o yüzden de iyi sanat eserlerini çoğunluğun anlayamayacağını söyleyenler, herhangi bir açıklama yapmak yerine, bu eserleri anlayabilmek için onları tekrar tekrar okumak, dinlemek ya da seyretmek gerektiğini söylüyorlar. İyi ama bu, insanları o eserlere alıştırmak olmuyor mu? İnsan her şeye alışabilir, en kötü şeye bile. İnsanlar kokmuş yiyeceğe, votkaya, sigaraya, afyona alıştırıldığı gibi, kötü sanata da alıştırılabilir; alıştırılıyor da nitekim. “İyi sanat geniş halk yığınlarınca anlaşılmaz.” Kesinlikle doğru değil bu görüş. Geniş halk yığınlarının anlamadıkları sanat vardır, kuşkusuz; ama bu ya kötü sanattır ya da hiç sanat değildir.

Güzel bir söz, söylendiği dili bilmiyorsanız eğer, anlaşılmaz olabilir. Çince söylenmiş bir söz ne kadar güzel olursa olsun, bana hiçbir şey anlatmaz, çünkü ben Çince bilmiyorum. Sanat yapıtınınsa ayrıksılığı tam da bu noktadır işte: Sanat yapıtının dilini herkes anlar, ayrım gözetmeden herkesi sarar sarmalar sanat. Çinli’nin ağlaması ya da gülmesi tıpkı Rus’un ağlaması gülmesi gibi etkiler beni; resimde de böyledir bu, müzikte de, – benim anladığım dillerden birine çevrilmişse eğer– şiirde de…

O halde bir esere sanat eseri demek için sizin kriterleriniz nelerdir?

Yepyeni, insanların daha önce hiç yaşamadıkları duyguları yansıtan eserler gerçek sanat eserleridir. Tıpkı bir düşünce eserine düşünce eseri denilebilmesi için, onun bilinen düşünce ve tasavvurları yinelemek yerine, yepyeni düşünce ve tasavvurlara yer vermesi gerektiği gibi, bir sanat eserinin de sanat eseri olabilmesi için, insanların gündelik yaşamlarıyla ilgili olarak –önemli ya da önemsiz, az ya da çok– yeni duygular sunması gerekir. Çocukların ve gençlerin daha önce hiç tanımadıkları duyguları yansıtan sanat eserlerinden çok etkilenmelerinin nedeni de bundan başka bir şey değildir.

Hep sanattan bahsettik. Biraz da onu yapandan söz edelim. Kimdir sanatçı?

Gerçek bir sanat eseri üretebilmek için kimi koşulların yerine getirilmesi gerekir. Bir kez böyle bir işe kalkışmış kişinin dünyayı kavrayış açısından zamanına göre yüksek bir düzeyde bulunması gerekir ki, belli birtakım duyguları yaşayabilsin ve bunları insanlara aktarma arzusu duyup, bunun imkânlarını yaratabilsin. Tabii bir de, herhangi bir sanat dalına karşı yetenekli olunması gerektiğini de unutmamak gerek. Gerçek bir sanat eseri üretmek için zorunlu olan bu koşullar pek seyrek olarak bir araya gelirler. Ödünçleme, öykünme, şaşırtma, ilginçlik dediğimiz yöntemlerle bir sanatımsı, sanat benzeri üretmek için ise –ki doğrusu bizim toplumda oldukça yüksektir bunların karşılıkları– herhangi bir sanat dalında, sıkça rastladığımız, ortalama bir yetenek yeterlidir. Burada yetenek derken, kastettiğim şey beceri. Örneğin söz sanatlarında, düşüncelerini, izlenimlerini zorlanmadan dile getirebilme, karakteristik ayrıntıların ayırdına varma ve bunları unutmama; plastik sanatlarda çizgi, form ve renklerin ayırdına varma; müzik sanatlarda ses aralıklarının ayırdına varmak ve seslerin birbirlerini izlemelerindeki ilişkiyi hiç unutmama becerisidir burada söz konusu olan. Günümüzde bu becerileri olan biri, bir de hangi sanat alanında etkinlikte bulunacaksa, o sanatla ilgili taklitçiliğin tekniklerini ve uygulamaya ilişkin kimi yöntemleri öğrendi mi, eğer estetik duygusunda eserini berbat edecek bir körelme yoksa ve eğer sabrı da varsa, ömrünün sonuna dek, bizim toplumda sanat diye benimsenen, gerçekteyse yalnızca birer sanat benzeri, sanatımsı olan eserler üretebilir.

Bahsettiğiniz sanatsal yetenek nasıl bir şeydir?

Sanat, bir başkasının yansıttığı duyguları görerek ya da duyarak algılayan birinin, bu duyguların aynısını yaşaması temeline dayanan bir etkinliktir. Bunun en basit örneği şudur: Gülen birini gördük mü, biz de neşeleniriz; ağlayan biri ise bizi hüzünlendirir; birinin kızıp köpürdüğüne tanık olduğumuzda bir süre sonra biz de aynı havaya gireriz. Sesiyle, davranışlarıyla güç, kararlılık –ya da tam tersi, bezginlik, yılgınlık– yansıtan birinin bu hali, havası başkalarına da geçer. Acıdan kıvranan, inleyen bir insanın acısı; belli bir kişiye, nesneye, olaya karşı hayranlık, korku ya da saygı vb. duygular duyan birinin bu duyguları başkalarına da bulaşır, onlar da aynı duyguları duymaya başlar. İşte sanat adı verilen etkinlik de, esas olarak insanların duygularını başkalarına bulaştırma yetenekleri diyebileceğimiz bu yeteneğe dayanır.

Madem yeri geldi, Güzel Sanatlar Fakültesi ve sanat eğitim merkezlerinde eğitim alanlara değinelim isterseniz. Sanatçı yetişir mi buralardan?

Hiçbir okul insanda ne bir duygu uyandırabilir, ne de insana sanatın özünün ne olduğunu –kendine özgü yöntemle bir duygunun nasıl ortaya çıkarılabileceğini– öğretebilir. Okulda öğretilebilecek tek şey, sanatçıların yaşadıkları duyguları başka sanatçılara nasıl aktarabildikleridir. Ve sanat okullarında öğretilmekte olan da bundan başka bir şey değildir; ancak böylesi bir eğitim, gerçek sanatın yayılmasına herhangi bir katkı sağlamadığı gibi, tam tersine, sanat adı altında taklit sanatın yayılmasına katkıda bulunarak insanların gerçek sanatı anlamalarına engel olur, hatta bu konudaki en büyük engeli oluşturur.

Efendim, son soru: Şimdi bu röportajı okuyup da “Tolstoy da eskide kalmış, yeni sanatı anlamıyor” diyenler çıkabilir. Var mı onlara söyleyeceğiniz bir şey?

Ben ve benim gibi düşünenler, “Yeni sanatın eserlerini anlamıyoruz, çünkü bu sanatın anlaşılacak bir yanı yok, bu sanat beş para etmez bir sanat.” diyebiliyorsak eğer; bizden çok daha fazla sayıda insan, bizim güzel bulduğumuz sanatı anlamayan, beğenmeyen işçiler, köylüler, emekçi yığınları da aynı mantıkla, bizim hoşumuza giden sanatta anlaşılacak, beğenilecek bir yan bulunmadığını, bunun kötü bir sanat olduğunu söyleyebilirler. Ben belli, özel bir sanata alışkınım, ondan anlıyorum, sonradan ortaya çıkmış, daha özel bir sanattan anlamıyorum diye, bundan benim sanatımın gerçek sanat, öbür –anlamadığım– sanatın gerçek olmayan, kötü sanat olduğu gibi bir sonuç çıkarmaya hakkım yoktur; buradan çıkarabileceğim tek sonuç olsa olsa şudur: Sanat ne kadar özelleşirse, o kadar anlaşılmaz olur, ondan anlamayan insanların sayısı o kadar artar; sanat gitgide daha anlaşılmaz olma yolunda ilerlerken –ki ben de kendi alışkın olduğum sanatla bu yolun bir yerlerindeyimdir– sayıları gitgide daha da azalacak olan bir avuç seçkin kişi tarafından anlaşılır olur.

Ekrem Sakar konuştu

Güncelleme Tarihi: 25 Şubat 2019, 12:18
banner12
YORUM EKLE

banner19