Fatma Serap Karamollaoğlu: “Şükür, nimet cinsinden olur; bilgimizi paylaşırsak ilmin şükrünü eda etmiş oluruz.”

"Kur'ân; dünyanın değişik coğrafyalarında yaşayan insanları nasıl bir güzellikle birbirine bağlıyor inanamıyorum. Dilimiz, kültürümüz, cinsiyetimiz, yaşımız farklı olmasına rağmen Kur'an ilimleri çalışmalarımız sayesinde tanışıp birbirimize dua ediyoruz." Hacer Yeğin, "Beyâni Tefsir Yolu" tercüme eserini merkeze alarak Fatma Serap Karamollaoğlu ile söyleşti.

Fatma Serap Karamollaoğlu: “Şükür, nimet cinsinden olur; bilgimizi paylaşırsak ilmin şükrünü eda etmiş oluruz.”

Fatma Hocam, çocukluğunuzdan itibaren kıymetli şahitliklerle kendini sürekli yeniden imar ve inşa eden dinamik bir sürecin içindesiniz. Bilenler bilir, lâkin yeni bilecek olanlar için kendinizden ve ilim yolculuğunuzdan kısaca bahseder misiniz? 
Teşekkürler. Ben her yaptığı işi en güzel şekilde yapmaya gayret eden bir anne-babanın kızıyım. Mükemmelliyetçi olmak; avantajı da dezavantajı da olan bir özellik. İnsanı çok yoruyor ama güzel neticelere ulaştırıyor. Buna merak da eklenince araştırma yapmak insanın en büyük eğlencesi oluyor. 
İlk olarak Hacettepe Üniversitesi’nde eczacılık okudum. Okul bitince hemen evlendim. Çocuklarım oldu. Bir kaç farklı işyerinde çalıştım. Ama bu dönemlerde merak ettiğim veya hayatım esnasında ihtiyacım olan her konuyu araştırarak ilerledim. Çocuk eğitimi, yemek, örgü, dantel ne olursa. Bunların arasında dini konular da vardı elbet. Arapçayı da öğrenerek Kur’ânı, Allah Teala’nın bize olan hitabını kendi dilinden anlamak arzusu da vardı. İlk fırsatı değerlendirerek 38-39 yaşlarımda Arapça kursuna başladım. Arkasından İslâmi temel bilgilerimi tamamlamak için devam ettiğim çeşitli kurslar geldi. Bu esnada tanıştığım değerli hocalarım sayesinde öğretmenlik kapısı açıldı. Öğretmenlik çok kutsal bir meslek. Kendinizi sürekli geliştirmek zorundasınız. Bunun için ilk ders vermeye başladığım öğrencilerimle hala birlikte çalışmalar yapıyoruz. Dilimizde yazılmış yeterli ders kitabı olmadığı için kitap yazmaya başladım. Yine merakım ve araştırmacı kişiliğim sayesinde Türkiye’de hemen hemen hiç bilinmeyen Kur’ânla alakalı eserlerden haberdar oldum. Bunları okudum ve çok beğenince tercüme etmeye karar verdim. Arapça eğitimi için yeni bir sistem geliştirdim. İnsanlarda günlük olarak Kur’ân okuma alışkanlığı olmadığını görünce bunun için bir web sitesi kurduk. Adını Kur’ân Seferberliği koyduk. 
Ders vermeye, kitap yazmaya, tercüme yapmaya devam ediyoruz. Rabbim ölünceye kadar bizi bu yoldan ayırmasın inşaallah.        

Samerrai ile nasıl tanıştınız? 
Bir umre ziyaretinde yanımda namaz kılan genç kızın elindeki kitabı merak etmem sebebiyle Samerrai ile tanıştım. Kitabın adı ''Kur'ân'a Beyânî Dokunuşlar'' idi. Ben de o sıralar Belagat dersi veriyor ve bu konuda Kur'ân'dan örnekler araştırıyordum. Genç kız kitabı çok methetti. Ben de şöyle bir bakınca hep merak ettiğim konulardan bahsettiğini gördüm. Utanmasam kitabı bana vermesini isteyecektim. Kitabın peşine düştüm ve bir sene sonunda yine Arabistan'da bir kitapçıda kitaba kavuştum.
Benim tercüme hayatımın başlangıcı da bu kitap oldu. Kur'ân okurken aklıma takılan birçok sorunun cevabı bu kitapta vardı. Bu soruların cevabını tefsirlerden araştırdığımda bulamıyordum. 
Çok beğenerek, zevkle, merakla okudum kitabı. Kafamı kurcalayan meselelerin bir bir aydınlanması beni çok mutlu etmişti. Bu güzelliği hemen öğrencilerimle paylaşıyordum. Onların da çok hoşuna gidiyordu. Gönlüm bu benzersiz bilgilerin bende kalmasına razı değildi. Daha çok kişiye ulaşabilmek için tercüme etmeye karar verdim. 
Benim bu tercümemden sonra yazarın 2 kitabı daha Türkçeye kazandırıldı.
Ancak bu kitapların tercümesinin sadece Kur'ân ilimlerini bilen kişiler tarafından yapılması mümkün olduğu için sanırım devamı gelmedi. 
 
Samerrai'yi bize nasıl tanıtırsınız?
Fâdıl Sâlih es-Sâmerrâî, İslâm dünyasında Kur’ân’ın anlatım üslubunu ele alan çalışmalarıyla tanınan tefsir, dil ve nahiv âlimidir.
1933 yılında Irak'ın Samerra şehrinde doğmuş, küçük yaşta hafız olmuş, sonra eğitim hayatına başlamıştır. 1961 yılında Bağdat Üniversitesi Eğitim Fakültesi Arap dili bölümünde lisans öğrenimini tamamlayarak lisede öğretmenlik yapmaya başlamıştır. Bağdat Üniversitesi Edebiyat Fakültesi bünyesinde açılan ilk yüksek lisans programını tamamladıktan sonra Bağdat Üniversitesi Eğitim Fakültesi Arap Dili bölümüne araştırma görevlisi olarak atanmıştır. 1968 yılında Kahire Ayn Şems Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arap Dili bölümünde doktorasını tamamladıktan sonra Irak’a dönerek Eğitim Fakültesi’ndeki görevine devam etmiştir. Aynı üniversitede 1972 yılında Doçent, 1979’da da profesör olmuştur.
1979 yılında Kuveyt Üniversitesi Arap Dili bölümünde ders verdikten sonra tekrar Irak’a dönmüştür. Bağdat Üniversitesinde yaklaşık kırk yıl nahiv hocalığı yaptıktan sonra 1998 yılında emekliğe ayrılmıştır. 1999 yılında Birleşik Arap Emirlikleri’ne giden Sâmerrâî, Acmân Üniversitesi’nde bir yıl çalıştıktan sonra Şârika Üniversitesi’ne intikal ederek burada nahiv ve Kur’ânî anlatım (et-Ta’bîru’l-Kur’ânî) derslerini vermeye başlamıştır. Bu sırada gelen bir teklif üzerine Şârika televizyonunda Lemesât Beyâniyye isimli programda Kur’ân’ın beyânî inceliklerini anlatmaya başlamıştır.
 
Samerrai'nin eserlerinden bahseder misiniz?
Hocamızın Kur'ân ve dil üzerine yazdığı yirmiden fazla eseri vardır. En önemli ikisinden bahsedelim isterseniz.
Beyânî Tefsîr Yolu; 4 cilt olup Kur’ân’ın ifade üslubuna dair incelikleri açıklayan tefsirdir. Beyânî tefsir, genel tefsirden bir cüz olup sanatsal açıdan takdîm-tehîr, hazif-zikir, teşâbüh-ihtilaf ve bir lafzı diğerine tercih etme gibi ifade üslubuyla ilgili incelikleri ortaya çıkaran bir tefsir çeşididir. Beyânî tefsiri, kuralları belirlenmiş genel bir metot olarak ortaya koyan Emin el-Hûlî ve O’nun zevcesi ve metodunun takipçisi “Bintu’ş Şâti'” müstear ismiyle meşhur Âişe Abdurrahman olmuştur. 
Beyânî tefsir; düşünce, ilim ve metot şeklinde üç aşamadan geçmiştir. Peygamber, Sahabe ve Tabiûn’un bu alandaki katkıları düşünce aşamasını; tedvîn döneminde Ebu Ubeyde, Ferrâ ve Câhız’ın tefsir alanındaki çalışmaları ilim aşamasını; 20. yüzyılda Emîn el-Hûlî’nin ve Âişe Abdurrahman Bintü’ş Şâti’nin çalışmaları da metot aşamasını oluşturmuştur.
Emin el-Hûlî ve Bintü’ş Şâti’den sonra beyânî tefsir metodunun çağımızdaki en önemli temsilcisi Fâdıl Sâlih es-Sâmerrâî’dir. Sâmerrâî, beyân kavramının, beyânî araştırmalarda kullanılan yaygın anlamına bağlı kalmamış ve beyânı en geniş anlamlarıyla ele almıştır. Kendinden öncekilerin ortaya koydukları ilkelere, Kur’ânî anlatımın sırlarını ve hikmetlerini açıklamayı eklemiş; beyânî tefsir yapacak kişinin ihtiyaç duyacağı hususları da ortaya koymuştur. Sâmerrâî, beyânî tefsir konularına takdîm ve tehîr, hazif ve zikir, teşâbüh ve ihtilâf gibi yeni konular eklemiş; Kur'ânî anlatımın anlaşılmasına yardımcı olan unsurların tümünü Kur'ânî beyânın kapsamında değerlendirmiştir.
Me'âni'n-Nahvi ise Sâmerrâî’nin nahivle ilgili yine dört ciltten oluşan eseridir. Yazara göre, zorunlu olarak bir “nahiv fıkhı”na ihtiyacımız bulunmaktadır. Zira mânâyla ilgili bazı konular, nahiv ve belâğat âlimleri tarafından ele alınmış olsa da bunların çoğu detaylı bir incelemeye tabi tutulmamıştır. Sâmerrâî, nahiv fıkhına dair mütevâzı bir çalışma olarak nitelediği bu kitabı telif etme amacının, nahvin hükümlerini toplamak ve açıklanmış kaideleri zikretmek değil, Arap cümlesini yorumlamak ve çoğu nahiv kitaplarında bulunmayan muhtelif terkiplerin mânâlarını açıklamak şeklinde özetlemektedir. Yazar, on yıldan fazla süren bu çalışmasında ilk kaynağının Kur’ân-ı Kerim olduğunu, âyetleri konulara göre sıraladığını, bunlardaki ifade farklılıklarını ve her ibarenin geçtiği bağlamı incelediğini ve bunlara ek olarak dil, nahiv, belâğat, tefsir ve Kur’ân ilimleri kaynaklarından istifade ettiğini belirtmektedir.
 
Sâmerrâî'nin Kur'an kelimeleri, tabirleri ve Kur'an'da geldiği yerlere göre taşıdığı mânâlar konusundaki çalışmaları ilgilenen herkesin takdirini kazanmıştır.
Bu konularda televizyon programları da yapmıştır.


Niçin bu kitabı tercüme etmek istediniz veya tercih ettiniz?
Beyani Tefsir Yolu isimli bu kitabı tercüme ederken yine büyük bir zevkle, heyecanla ve coşkuyla çalıştım. İnanın çoğu zaman tercüme ettiğim sayfalar, konular arkasından gıyabında bu âlime dua ettim. Kendisini çok seviyorum, sayıyorum ve gıyabi hocam olarak kabul ediyorum. Kur'ân; dünyanın değişik coğrafyalarında yaşayan insanları nasıl bir güzellikle birbirine bağlıyor inanamıyorum. 
Dilimiz, kültürümüz, cinsiyetimiz, yaşımız farklı olmasına rağmen Kur'an ilimleri çalışmalarımız sayesinde tanışıp birbirimize dua ediyoruz.
Yaptığım bütün çalışmaların Kur'ânı anlamaya yönelik olması hasebiyle tefsirler, birçok kişi için olduğu gibi benim için de en önemli başucu kitabı. Üstelik Sâmerrâî'nin kitaplarındaki konular başka kitaplarda olmadığı gibi tefsirinde de başka tefsirlerde bulunmayan bilgi ve yorumları bulacağımızı düşünerek tercüme konusunda bu kitaba öncelik verdik.
Diğer kitapları da alanda çalışanlar için başvuru niteliğindedir. 

 

Bu kitabı kısaca tanıtır mısınız?
Kitap, 4 ciltten oluşmaktadır. Sâmerrâî, kitabın birinci cildinde tefsir ve beyânî tefsirin tanımına, beyânî tefsir yapacak kişinin ihtiyaç duyacağı hususlara ve Kur’ân’ın anlatım üslubundaki benzerlik (teşâbüh) ve farklılık (ihtilâf)lara yer verdikten sonra sırasıyla Felak, Nâs, İhlâs, Kevser, Kureyş, Duha, Leyl, İnsân, Saff ve Hadîd sûrelerinin tefsirini yapmıştır. Kitabın ikinci cildinde ise Yâsîn ve Lokmân; üçüncü cildinde Hud; dördüncü ve son cildinde ise Enbiyâ Sûresi’nin beyânî tefsirine yer vermiştir.

Yazar mukaddimesinde şunları söylemiştir: 
Gerek üniversitedeki öğrencilere gerekse çeşitli münasebetlerle farklı yerlerde verdiğim Kur’ânî tabir eğitimlerinde karşıma çıkan soruların en tahrik edici olanı şudur: “Kur’ân'ın değişik pozisyon ve ibarelerle değişik yerlerde zikrettiği tek bir meselede ya da tek bir kıssada çelişki yok mudur? Eğer varsa ve bu yerlerden birinde bahsedilen durum sahih ise doğal olarak diğerindeki durum sahih değildir. Bu mesele nasıl çözüme kavuşturulur?” 
Ben daha önceleri bu konunun, açıklığa kavuşturulması gereken bir şüphe hâline geleceğini düşünmemiştim. Ancak bu dersler esnasında anladım ki bu şüphenin giderilmesi ve en güzel cevabın verilmesi gerekir. Bu şüpheye kapılan kişiye şifa olacak, onun kalbini mutmain edecek bir cevap verilmesi lazımdır.
Diyoruz ki Kur’ân'ın birçok yerinde farklı şekillerde geçen bir kıssada tenâkuz, çelişki yoktur. Aynı hadisenin farklı şekillerde zikredilmesi, mânâsının veya hakikatinin farklı olmasını gerektirmez. Her ne kadar tabirler, zikredildiği yer, makam farklı olsa da bunların mânâsında bir farklılık yoktur. Mesela, Mûsâ (a.s) kıssası çok tekrar edilen, değişik tabirlerle gelen ve cüzleri de farklı olan bir kıssa olmakla beraber bunların hiçbiri diğerinin doğru olmasına engel değildir ya da aralarında çelişki bulunduğu anlamına gelmez. Aynı şey İbrâhîm, Sâlih, Âdem ve diğer peygamber kıssaları için de geçerlidir. Kur’ân'da tekrar edilen her mesele için de aynı durum söz konusudur. Ancak kıssanın bulunduğu yer, siyâk veya gözetilen hedef itibariyle bir yerde bir yönü anlatılırken, başka bir yerde gözetilen hedefle alakalı olarak – başka bir ibret gösterilmek istendiği için– farklı yönü anlatılabilir.
 
Mûsâ (a.s.) kıssasında bir kayadan su fışkırması anlatılırken Bakara Sûresi'nde fe'nfeceret [inficâr etti/kaynayıp fışkırdı] (60. ayet) denilirken, A‘râf Sûresi'nde fe'nbeceset [kaynadı] (160. ayet) denilmiştir, inficâr ile inbicâs aynı şey değildir. Çünkü inficâr'da su çoktur, inbicâs'da ise azdır. O halde bunlardan hangisi doğrudur? Yani orada çok su mu, yoksa az su mu çıktı? Bu sorunun cevabı şudur: Her ikisi de doğrudur. Çünkü önce çok suyun aktığı, daha sonra da onların isyânları sebebiyle suyun azaldığı söylenmiştir ve bu da inbicâs fiiliyle ifade edilmiştir. Dolayısıyla tekrîm siyâkında bir tabir, zem siyâkında da diğeri tercih edilmiştir. Her ikisi de gerçekleşmiştir, her ikisi de doğrudur. Ancak siyâkın gerektirdiği tabir seçilmiştir ki belâğatın gereği de budur. Ayrıca pınarların ve kuyuların sularının her zaman aynı olmadığı bilinen bir şeydir. Başlangıçta su bol olur, sonra zamanın geçmesiyle bu su azalabilir veya bunun tersi olur. Dolayısıyla hangi durumla karşılaşıldıysa onun zikredilmesinde bir gariplik yoktur ve her iki tabir de doğru ve gerçeğe uygundur.

Bu duruma örnekler verir misiniz?
En çok etkilendiğim ve Arapça altyapısı olmayanlara da hitap edeceğini düşündüğüm Kureyş Suresi’nden örnek verelim.
Bu sûrenin öncesindeki Fil Sûresi ile olan irtibatı açıktır. Fil ashabı buraya bu beyt sebebiyle gelmiştir. Allah Teala beyti ve Kureyş'i korumuş ve himaye etmiş, fil ashabını da bu beytin şerefi ve saygınlığı için helak etmiştir. Beytin muhafaza edilmesi, Kureyş'in muhafaza edilmesi, himayesi onların himayesi ve güven içinde yaşamaları olmuştur. Eğer fil ashabı onları yenseydi, Kureyş çeşitli ülkelere dağılacak ve adı yükselmeyecekti.
Burada Rab isminin seçilmesi de çok münasiptir. Rab; kulunu koruyan, kollayan, gözetendir. Acıktığı zaman doyuran, korktuğu zaman onu emin kılandır. Dolayısıyla ''Onları açlıktan doyurdu ve korkudan emin buyurdu'' sözlerine en uygun olan Rab lafzıdır.
Onların bu iki nimeti bir arada zikredilmiş ve bu nimetlerin büyüklüğü hatırlatılmıştır. Mekke, ziraate müsait olmayan bir vadidir. Orada yaşayan halk açlığa maruz kalır ve Allah onları doyurur, etraflarındaki insanlar gasp ve saldırılar nedeniyle korku içinde yaşarken Allah onları İbrahim'in kendileri için yaptığı güven içinde yaşama ve rızıkla nimetlenme duasının bereketi ile güven içinde ve aç kalmadan yaşarlar.
Bu sûrede “doyurdu” mânâsında اشبعهم değil اطعمهم buyurulmuştur. Çünkü الشبع öyle bir doymaktır ki aşırı tokluk ve yağlanma gibi rahatsızlıklara sebep olduğu için hamdedilmez.
الإطعام ise açlığı gideren hayırlı bir doyma şeklidir.  
Tefsîrü-l Kebîr'de şöyle yazılıdır:
Burada من جوع (açlıktan) buyurulmasının hikmeti nedir sorusuna birçok faydası olduğu şeklinde cevap verebiliriz. Açlık gerçekten zor bir durumdur.
Kureyş'e önceki elem verici ve hoş olmayan açlık hallerini hatırlatır ki şu mevcut nimetin kıymetini anlasınlar.
أشبعهم buyurulmadığı için en hayırlı yemeğin açlığı gideren yemek olduğuna dikkat çeker. Aksi halde yağlanmaya sebep olur. 
Mademki إطعام sözü الشبع den efdaldir, o halde niçin أطعمهم sözüyle yetinilmediği sorulabilir.
Buna şöyle cevap verebiliriz: إطعام sözünde açlığı ve bir haceti gidermeyen doyma da söz konusu olabilir. Dolayısıyla nimeti tamamlamak için أطعمهم من جوع , yani ''Allah açlıklarını gidermiştir'' buyurulmuştur.
Böylece bu nimet tamam ve kâmil olur.
Korku ve açlık kelimeleri| mutlak mânâyı ifade etmeن için nekire olarak gelmiş, böylece her çeşit açlık ve korkuyu kapsamıştır.
Burada niçin açlığın korkudan önce geldiği sorulabilir. Bu soruya çeşitli açılardan cevap verilebilir:
Açlık, korkudan daha zor ve meşakkatlidir. Açlık devam ederse insan ve herhangi bir canlı helak olur.
Korku ise böyle değildir. Ne kadar uzun sürerse sürsün insanın ölümüne neden olmaz.
Nitekim senelerce korku içinde gizlenerek yaşayan insanlar vardır.
Dolayısıyla daha önemli olan kelime takdim edilmiştir.
Bu iki yolculuk ticaret ve erzak temini için yapılmaktadır. Emniyet içinde olmak, bu yolculukların başarısının ve devamının sebebidir. Bu yolculukların asıl amacı açlıktan kurtulmaktır. Emniyet ise bu iki yolculuğun başarı sebebidir. Dolayısıyla yaz ve kış yolculuklarındaki asıl amaç takdim edilmiştir.
Kureyş'in doyurulmaya olan ihtiyacı çok şiddetlidir. Çünkü yaşadıkları bölge ziraata elverişli değildir. Dolayısıyla zaruri olan ihtiyaçları takdim edilmiştir. Korku konusuna gelince Arap yarımadasında umumi olan bir problemdi, herkes birbirine saldırıyordu.
Açlığın korkuya takdim edilmesi, kışın yaza takdim edilmesi ile alakalıdır.
İnsan kışın, yaza göre daha çok doyurulmaya ihtiyaç duyar. Bunun için insanların çoğu aç kalmamak için kışa hazırlık olarak azık hazırlar.
Doyurulmanın takdimi, kışın takdimine münasiptir.
Korkudan kurtulmak yazın hizasında zikredilmiştir. Çünkü yazın saldırmak da, gizlenmek de kışa nispetle daha kolay olur.
Oysa kışın gecelemek ve açık arazide gizlenmek zordur. Bunlara ilaveten vahşi hayvanlar ve haşaratlar kışın sığınaklarına gizlenmiştir. Dolayısıyla yazın gizlenmeyi gerektirecek musibetler kışa göre daha çoktur.
Bunun için emniyet yazın hizasında zikredilmiştir. Böylece her tabir yerine uygun olmuştur.
Görüldüğü gibi başka tefsirlerde hiç bahsedilmeyen konular açıklanmıştır. 

Başka örnekler verir misiniz?
Kevser Suresi’yle devam edelim isterseniz… 

Bu surenin inceliklerinden biri, daha önceki Mâûn Suresi’ne mukabil olmasıdır. Mâûn Suresi’nde Allah Teala münafığı dört şey ile vasıflamıştır.
Bunlardan birincisi, cimriliktir. Bu; ''Yetimi şiddetle itip kakan, yoksulu doyurmayı teşvik etmeyen'' sözünün mânâsıdır.                        
İkincisi namazı terk etmesidir, bu da ''Onlar namazlarından gafildirler'' sözüyle ifade edilmiştir.                   
Üçüncüsü, namazda riya yapmasıdır, bu da ''Onlar riyakarların ta kendileridir'' ayetiyle ifade edilmiştir.                     
Dördüncüsü, zekat vermemektir, bu da, ''Zekatı da men ederler onlar'' sözüyle ifade edilmiştir.
Bu surede ise o dört sıfatın mukabili olarak, dört sıfat zikredilmiştir.
Cimriliğin mukabili olarak ''(Habîbim) hakikat, biz sana, Kevser’i verdik'' ayeti gelmiştir ki, Biz sana çok olan şeyi verdik, sen de çok ver, cimrilik etme mânâsındadır.
Namazı terk etme karşılığında ''O halde Rabbin için namaz kıl'' sözündeki namaz kıl ayeti gelmiştir. فَصَلِّ , “namaza devam et” demektir.
Namazdaki riyakarlığın karşılığı olarak da ''Rabbin için'' sözü gelmiştir ki “namazı insanlara gösteriş için değil, Rabbinin rızası için kıl” demektir.
Zekat vermemenin karşılığı olarak da ''Kurban kes'' emri gelmiştir ki bununla da kurban olarak kesilen hayvanların etlerini tasadduk etmesi kastedilmiştir.
İşte böylece bu ilginç münasebetleri görmek gereklidir.    
Hadîd Sûresi:
Bu surenin 13. ayetinde bir kapıdan bahsedilir. 
فَضُرِبَ بَيْنَهُمْ بِسُورٍ لَهُ بَابٌۜ بَاطِنُهُ ف۪يهِ الرَّحْمَةُ وَظَاهِرُهُ مِنْ قِبَلِهِ الْعَذَابُۜ
Derken aralarına kapısı olan bir sur çekilir. Bunun iç tarafında rahmet, onlar (münafıklar) tarafındaki dış cihetinde ise azap vardır.
Bu kapı, bâtınının [içinin-iç tarafının] rahmet olması ile vasflanmıştır. Bu cihet, müminlerin bulunduğu cihettir. Bu kapının dışı ise, münâfıkların bulunduğu cihettir ve burada azâb vardır. Görüldüğü gibi münâfıkların içinin ve dışının farklı olması gibi, bu sûrun da içi ve dışı birbirinden farklıdır. Onlar dışarıdan îmân ediyormuş gibi görünüyorlar, ama içlerinden inkâr ediyorlardı. Sûr da onlar gibidir. Müminlere bakan iç tarafı rahmet, onlara bakan dış tarafı ise azâbtır. Böylece sûr ile münâfıklar arasında latîf bir mukâbele olmuştur, her ikisinin de içi ve dışı birbirinden farklıdır.     
Yâ-Sîn Suresi:
Bu sûrede Aziz ve Rahim isimleri hakimdir.
Bu zikirlerin esrarından biri; azîz isminin gereklerinden birinin de müminleri izzetli kılması ve zafer vermesi, buna mukâbil kâfirleri zelil kılması ve helâk etmesidir. Böylece azîz ismi, müminler hakkında zafer ve destek, kâfirler hakkında ise helâk şeklinde gerçekleşir.
Rahîm isminin gereklerinden biri; müminlere merhamet ve ikrâm etmesi, onları kurtarması ve cennete sokmasıdır. Kâfirlere olan merhameti de onlara deliller getirmesi, apaçık delilleri gözlerinin önüne koyması, cehennemden sakınmaları ve azâbından emîn olmaları için onları korkuyla uyarması ve müminlere olduğu gibi onlara da risâletini teblîğ etmesidir. Allâh Teâlâ delillerini açıkça ortaya koymadan kimseyi cezalandırmaz. İşte bu da O'nun rahmetidir. Bunlara ilâveten onları rızıklandırır. Kullar bu dünyada Allah Teâlâ'nın nimetleri içinde yaşar ve bu nimetler içindeyken O'na karşı savaş açarlar. Şu‘arâ sûresi içindeki bu takibi yaptığınız takdirde siz de, kâfirlerin cezasından ve helâkından söz eden, müminlere olan rahmetinden, onları kurtarmasından bahseden her peygamber kıssasının sonunda bu isimlerin zikredildiğini görürsünüz. Bunlardan sonra en münasib olan isimler bu ikisidir, vallahu alem. 
Âlim-Allâm-Alîm isimleri:
İlim kelimesinin türevleri olan bilen-iyi bilen mânâsındaki kelimelerin Kur'ândaki kullanım özellikleri:
• Âlim ismi, tekil olarak ğayb veya ğayb ve şehâdet ile birlikte kullanılır.
• Allâm ismi, çoğul olan ğuyûb [ğayblar] kelimesi ile birlikte kullanılır.
• Alîm ismi, mutlak veya muayyen bir şeye kayıtlanmaksızın umûmî olarak bilinmekle alâkalı şeylerle ya da çoğul isim ve fiillerle birlikte kullanılır.

Sizce beyânî tefsîrle alakalı, bu yolda hem eser vermek hem de verilmiş eserden istifade etmek isteyenler için metodolojik ilkeler ve uyarı levhaları cihetiyle nelere dikkat edilmeli? Bizlere bu anlamda hususi önerileriniz olur mu?
Beyân veya belâğat insanların çok ilgisini çeken konular. Hiç Arapça bilmeyenler bile bu ilmi öğrenmek istiyor ve bana başvuruyor. Aslında belâğat Türkçemizde de her dilde de olan konular. Ancak bu konuları anlayabilmek için iyiye yakın bir seviyede Arapça bilmek gerekir. Çünkü bu ilimde deyimler, kinayeler, teşbihler, istiareler, mecazlar olduğu gibi devrik veya eksiltili cümle diyebileceğimiz yapılarla alâkalı konular var. Bu konuları anlayabilmek için öncelikle normal, tam cümleleri anlıyor olmak şarttır. Hatta Kur’ân okurken bir meâle başvurmadan mânâyı toparlayabilmek gerekir. Aksi hâlde bu ilmi anlamak imkansız. 
Bunun için iyi bir Arapça eğitimi almak elzemdir. Ama bu Arapça eğitimi Kur’ânı anlamaya yönelik olmalıdır. Konuşmaya veya günlük dile ait Arapça, Kur’ânı anlamak için yeterli değildir. 
Ben aslında 25 seneyi aşkın bir zamandır yaptığım çalışmalarda fark ettiğim Türkçede geçen kelimelerin çoğunun Arapça olması dolayısıyla bu kelimelerden yola çıkarak temel bir Arapça eğitimi oluşturulması düşüncesindeyim. Bu konuda da epey aşama katettik. Elhamdülillah.

Bilme sorumluluğu, yapma mesuliyetini de beraberinde getirir. En başta söylediğiniz gibi (“Bu ilmin kaynağından haberdar olunca, onu kitlelere ulaştırma heyecanına kapıldım”) aydınlanmak bizi eyleme sevk eder. Dolayısıyla üç kitabı (Kur’an-kainat-insan) okumakla emrolunmuş olan insanın; okuduklarını somut hayata tatbik etmesindeki en önemli şiarı ne olmalıdır?

Okuduklarımızı sindirebilmek ve yaşamak için biraz zaman gerekiyor. Bilgilerimizi başkalarıyla paylaşarak geçirdiğimiz zaman içinde bilgiler pekişiyor. Mânâlar kalbimize iniyor. İmam Gazali’nin dediği gibi kalp, vücut şeklindeki ordunun komutanıdır. Komutan gerekli emirleri verince âzâlar da harekete geçiyor. Derslerimizde paylaştığım bilgiler en çok beni etkiliyor. Öğrencilerimiz bendeki bilgilerden faydalandıkları için bana minnet duyuyor, hakkımı helal etmemi istiyorlar. Her zaman onlara asıl borçlu olanın ben olduğumu söylüyorum. Onları da ders vermeye teşvik ediyorum. Bu; genelde insanlara zor geliyor. Bunu anlıyorum. Çünkü “insanların en cömerdi nefsinden verendir derler” ya öğretmenlik böyle bir şey. Kendi zamanından, nefesinden veriyor insan. Ama bunun karşılığı da çok büyük. Her şeye değer. Allah Teala İbrahim Sûresi 7. ayeti kerimede meâlen ‘’şükrederseniz arttırırım’’ buyuruyor. Şükür, nimet cinsinden olur. Bilgilerimizi verirsek ilmin şükrünü eda etmiş oluruz. Rabbim de arttırır. Zaman geçtikçe söylediğimiz gibi bilgiler oturuyor ve biz farkında olsak da, olmasak da amele dönüşüyor, elhamdülillah.
 
Böyle kıymetli bir âlimin gerçekten paha biçilmez bir eserini Türkçeye kazandırmanın heyecanını, coşkusunu, mutluluğunu paylaşma fırsatı verdiğiniz için çok teşekkür ediyorum.

Hâl-i hazırda ''Kuran Seferberliğinde'' dünyanın birçok ülkesinden katılan 10 bin kişiyle her gün bir Kur'ân sayfasını okuyoruz. Sitemizde, WhatsApp ve Telegram gruplarımızda sizlerle her gün bir Kuran sayfasını Arapça aslı ve mealiyle birlikte paylaşıyoruz.  Arapça bilenler için: i

İrab ve belagat notları, 
Kelime çalışması, 
Ayetlerle ilgili hadisler, 
Kısa bir tefsir notu, 
Sayfadan çıkardığımız Günün Mesajı ve 
Sayfadan Gönüle Düşenler
Yazılarıyla birlikte dolu dolu bir Kurân sayfası hizmetinizde.
Bunun için aşağıdaki linke tıklayarak web sitemızdeki detaylara ulaşabilirsiniz.

https://www.kuranseferberligi.com

Allah razı olsun.

Söyleşi: Hacer Yeğin

Yayın Tarihi: 23 Temmuz 2022 Cumartesi 11:00 Güncelleme Tarihi: 26 Temmuz 2022, 11:28
YORUM EKLE

banner19

banner36