Cezmi Bayram: "Köy Enstitüleri başlangıçta bir vakıa idi. Ama daha sonra hakkında öyle menkıbeler uyduruldu, öyle hikâyeler yazıldı ki gerçeklerden uzaklaştı, bir masal hâline geldi."

Cumhuriyet tarihi boyunca nice eğitim kurumunun adı değişti, açıldı, kapandı, birleşti, dönüştü. Köy Enstitüleri de bunlardan biri. Ancak diğerlerinden farklı olarak aradan 70 yıl geçmesine rağmen bu kurumları hâlâ konuşmaya ve tartışmaya devam ediyoruz. Mukadder Gemici'nin söyleşisi.

Cezmi Bayram: "Köy Enstitüleri başlangıçta bir vakıa idi. Ama daha sonra hakkında öyle menkıbeler uyduruldu, öyle hikâyeler yazıldı ki gerçeklerden uzaklaştı, bir masal hâline geldi."

Cumhuriyet tarihi boyunca nice eğitim kurumunun adı değişti, açıldı, kapandı, birleşti, dönüştü. Köy Enstitüleri de bunlardan biri. Ancak diğerlerinden farklı olarak aradan 70 yıl geçmesine rağmen bu kurumları hâlâ konuşmaya ve tartışmaya devam ediyoruz. Bir taraftan konuyla ilgili makaleler, kitaplar da yayımlanmaya devam ediyor. 

Bu kitaplardan biri de Cezmi Bayram’ın Köy Enstitüleri/Bir Masalın Tahlili.

Bu okulların hafızalarda canlı olmasının sebebi nedir?

Kim açtı? Kim kapattı?

Müfredatında neler vardı?

Çok partili hayata geçişle kapanması arasında bir ilişki var mı?

Sol düşüncede bu okullar ne ifade ediyor?

Biz sorduk, kendisi de bir eğitimci olan Cezmi Bayram cevapladı.

Malum, eskilerde reddiye risaleleri yazılırmış, bir inanç veya düşünceye karşılık vermek bâbında. Kitabınızı okuduğumda ilk bu geldi aklıma. Köy Enstitüleri/Bir Masalın Tahlili kitabınız bir reddiye midir, eğer öyleyse reddettiğiniz nedir?

Benim kitabım bir reddiye değildir. Reddiye, yanlış da olsa, bir mantık çerçevesi içinde ortaya konmuş bir fikre ve onunla şekillenen bir sisteme karşı yapılır. Burada böyle bir şey yok. Maksadım, sadece yalan yanlış bilgilerle, ideolojik bir kavganın vesilesi yapılan bir konuda, iyi niyetlilere işin hakikatini ifade etmektir. Özellikle son yıllarda bütün yayınlar tek taraflı yapıldığı için, başlangıçta sadece marksistlerin sahip çıktığı Köy Enstitüsü meselesine son zamanlarda milliyetçi muhafazakâr camiadan da güzellemeler yazanlar oldu. Ancak bütün söylenenlere cehalet hâkimdi. Dolayısıyla kitapta belgelerle işin doğrusunu ortaya koymak istedim

Yepyeni bir devlet kurulmuş. Cumhuriyet ilan edilmiş. Her şeye sıfırdan başlanmak isteniyor bir yönüyle; devlet sistemiyle, harfle, kıyafetle… Hedef belli; muasır medeniyetler seviyesine ulaşmak.  Ama şöyle bir mâni var, nüfusun yüzde sekseni köylerde yaşıyor ve bu büyük kitleyi eğitimsiz, “cahil” kabul eden bir anlayış var. Köy Enstitüleri de bir eğitim seferberliği ile bu halkı eğitmek için kuruluyor. Hayata geçirmek isteyenler bakımından fikir kâğıt üzerinde güzel görünüyor. Sorun neredeydi bu yaklaşımda o vakit, neyi, neden başaramadı enstitüler?

Türk köylüsünün eğitimi meselesi, 2.Meşrutiyet’ten beri devletin gündeminde. Bu mesele Cumhuriyet döneminde daha ciddi ele alıyor. Burada hem nüfusun yüzde seksenini teşkil eden, hem de bütün fukaralığına rağmen verginin de yüzde seksenini veren bir kitleden bahsediyoruz. Dolayısıyla, bunların köyde kalarak hem gelirlerinin artırılması hem de inkılâpları özümsemesi gerekiyordu. Ancak hem devralınan iktisâdî şartlar ve hem de 2. Dünya Savaşı şartları bu kadar büyük kitleye kısa zamanda okul götürülmesine engeldi. Buna rağmen köy öğretmen okulları ile değil ama, eğitmenlerle kısmî başarı sağlanmış. Buradan hareketle mesele teşmil edilmek istenmiş. İki deneme okulu ile yola çıkılmış: Kızılçullu ve Çifteler. Birini yönlendiren, Cumhuriyet döneminin ilk doktoralı eğitimcisi Halil Fikret Kanat ve müdürü onun öğrencisi Emin Aksoy. İkisinin de metot ve müfredatı farklı. Bu tecrübelerle sistem geliştirilecekti. Ancak, İsmail Hakkı Tonguç'un İlköğretim Genel Müdürlüğü’ne asaleten tayini ile iki tecrübeyi değerlendirmek yerine Tonguç'un yönlendirdiği ve başında marksist bir müdür bulunan Çifteler modeli tercih edildi. Çıkarılan kanunla şöyle bir sistem kuruldu: Her enstitü farklı il ve ilçelerin köylerinden müteşekkil bir eğitim bölgesi yapıldı. Bu bölgedeki okullaşma, eğitim ve öğretimde rehberlik enstitüce yapılacaktı. Bakanlığın diğer birimleri, meselâ müfredat belirlemede Talim Terbiye Kurulu, Teftiş Kurulları bunlara karışmayacaktı. Dahiliye, Orman, Tarım, Sağlık Bakanlıkları bunların taleplerine cevap verecek, aksi bir durum cezayı gerektirecekti. Bu yapı binlerce yıla dayanan devlet tecrübesi ve anlayışına aykırı idi ve birtakım sıkıntıların yaşanmasına sebep oluyordu.

      

Öte yandan köy okulları öğretmen lojmanı, atölyenin inşası ve öğretmene tahsis edilecek arazi köylülerce sağlanacaktı. Şehir ve kasaba okulları devlet tarafından yapılırken, köylüye kaldıramayacağı ve köyün şartları düşünülmeden ek külfetler getiriliyordu. Başlangıçta İsmet İnönü’nün bu anlayışa tam desteği olduğu için kimse şikâyetlerini yüksek sesle dile getiremedi ve sistem yürüdü. Ancak, çok partili hayata geçince köylü derdini anlatacak başka merciler de bulabildiği için İnönü’nün desteği devam edemezdi. Bu da ıslah çalışmaların başlamasını sağladı.

Devletin maksadı, yukarıda bahsettiğim gibi idi. Bir de bu okullarda görev alanların bunu rejim ve sistem değişikliği için bir fırsat olarak değerlendirip marksist faaliyetlerin merkezi haline getirmesini dikkate almak lâzım. Ancak bu faaliyetler de ilk zamanlar, işin verdiği heyecanla, pek önemsenmedi. Ama çok partili dönemde ihmal edilemezdi.

Siz kitap boyunca enstitülerle ilgili sol-komünizm tartışmalarından neredeyse birkaç sayfa dışında, özellikle uzak durmuşsunuz gibi geldi bana. Genel olarak köy enstitülerinin şimdi de özetlediğiniz gibi bakanlık içinde adeta dokunulmaz, özerk bir yapı olarak, sisteminin uygulanamazlığı üzerinden bir yaklaşımınız var. Zaten kitapta belgelerle de görüyoruz ki başından itibaren sürekli bir yap-boz halinde köy enstitüleri. Bununla ilgili neler söylersiniz?

Doğru tespit etmişsiniz. Buluğ dönemindeki kız ve erkek öğrencilerin tarlada ve her yerde beraber olmasından kaynaklanan şikâyetler üzerinde de fazla durmadım. Çünkü sıkıntı komünist faaliyetler ve ahlâk dışı olaylar olsa, kız ve erkek öğrenciler ayrı okullara gönderilir, komünist faaliyetlerde bulunanlar görevden alınır ve yola devam edilirdi. Nitekim bunlar yapılmıştır. Ancak bahsettiğim sistem yürüyemezdi.

Köy enstitülerinin müfredatı için neler söyleyebiliriz? Köylünün, halkın eğitim seferberliği için yeterli miydi müfredat? Söylenegeldiği gibi gerçekten büyük bir kalkınma hamlesi başarılabilir miydi?

Başlangıçta bir müfredat yoktu. Her okul kendi müfredatını yapıyordu. Sonra her okulun müfredat yapacak kabiliyette olmaması sebebiyle bir müfredat belirlendi. Buna göre derslerin yarısı teorik, yarısı da tarım, inşaat, demircilik dersleri idi. Mezunlara bakıldığında, bir kere öğretmenlik formasyonları bakımından yetersizdiler. Diğer mesleklerde de ihtisaslaşmaya gidildiği için dünyada ve Türkiye'de hezarfen (Çok yetenekli olup elinden çok iş ve sanat gelen, çok şey bilen ve yapabilen kimse) yetiştirmek mümkün değildi. Anadolu köylüsünün binlerce yılda biriken tecrübeleri daha fazla idi. Mezunların başarısı ise okulun değil. Çok kabiliyetli ve zeki öğrenciler bu okullarda öğretim görme imkânını buldu. Bu vasıftaki her çocuk elbette farkını ortaya koyacaktır. Kalkınma ile ilgili bu okulların ciddî bir iktisâdî gelişme sağladığına dair ortada bir bilgi yok.

Herhalde en çok tartışılan konu, okulların kapanması. Marshall Planı bile okulların kapanma nedeni olarak sunulabiliyor. Bu okullar CHP-Tek Parti döneminde açılmıştı, bunu biliyoruz. Peki bu okulları kim kapattı?

Öncelikle ifade edeyim bu okullar kapanmadı. Halkın şikâyetleri, idarî sisteme ve Bakanlık teşkilât yapısına aykırı hususlar dikkate alınarak ıslah edildi. Okullarda öğretime devam edildi, yine köy çocukları alındı, ilkokul öğretmeni olacakları göz önünde bulundurularak el becerisini geliştirecek kadar iş derslerine, şartları müsait olan yerlerde tarım derslerine devam edildi. Sadece hezarfen yetiştirmek iddiasından vaz geçildi. Köy Enstitüleri’nde ıslahata 1947’de CHP döneminde başlanıldı. Demokrat Parti döneminde mezunlarının özlük hakları da düzeltilerek iki çeşit öğretmen yetiştirmekten vazgeçildi, şehir öğretmen okulları gibi altı yıla çıkarılarak İlköğretmen Okulu adını aldı.

Kapanan tek kurum Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü idi. Böyle bir kurum Köy Enstitüleri kanununda yoktu. Tonguç burayı hem enstitülere öğretmen yetiştirmek ve hem de enstitü mezunlarını denetleyecek ve onlara rehberlik yapacak müfettişler yetiştirmek maksadıyla kurmuştu. Hâlbuki her dal öğretmenini yetiştirecek müstakil yüksek okullar mevcuttu. Dolayısıyla böyle bir kuruma ihtiyaç yoktu. Ancak Hasanoğlan Ankara'ya yakın olduğu için bütün solcu bilinen hocalar burada ders verdiler. En yoğun sol faaliyet burada oldu.

Sol düşünce dünyasında bu okulların çok ayrı bir yeri var. Köy enstitüleri ve sol gelenek arasındaki fikrî ve hissî bağı nasıl açıklarsınız? Bugün yaşayagelen fikrî ve hissî bağ, geçmiştekiyle aynı mı?

O dönem solcuları, sosyalist bir Kemalizm anlayışı bu okullar vasıtasıyla gençlere kabul ettirecekleri ve böylece bir halk hareketi meydana getireceklerine inandılar. Aslında bugün yakılan ağıtlar, kaybedilen bu fırsat içindir. Bugün de bunu bir propaganda malzemesi olarak kullanmaktadırlar.

Kitap iki bölümden oluşuyor. İkinci bölümde köy enstitülerini, iki roman üzerinden anlatmışsınız. Kemal Tahir ve Şevket Süreyya’nın romanları üzerinden. Bu romanlar da genel çerçeve itibarıyla söyleyecek olursak, tıpkı sizin gibi bu okulların sistemine yönelik eleştiriler getiriyor ve ayrıca köyün, halkın eğitimine dair imamıyla, devlet görevlisiyle daha inşa edici öneriler getiriyor. Ancak köy enstitülerini anlatan, hatta şöhretini sadece bu okullara borçlu diyebileceğimiz meşhur bir romancı daha var; Mahmut Makal. Makal’ı dâhil etmemenizin özel bir sebebi var mı?

Ben bu iki romanı şu sebeple seçtim. İki yazar da sol gelenekten geliyordu. Bu sebeple, o çevrelerde objektifliği münakaşa edilmez diye düşündüm. Kemal Tahir’in Bozkırdaki Çekirdek adlı eseri, bir köy enstitüsü romanıdır. Enstitülünün heyecanını ve gayretini ortaya koyuyor. Bütün ıslahat hareketleri tamamlandıktan sonra, 1959'da yazıldığı için elbette eksikleri, yanlışları da ifade ediyor. Ama onun köylüleri de enstitülerinin romanlarındaki benzer. Şevket Süreyya’nın Toprak Uyanırsa romanında ise yazar eserini Tonguç'a ithaf eder ve bir köy kalkınma modeli ortaya koyar. Onun öğretmeni enstitülü değildir. Şehir öğretmen okulu mezundur. Köyün yaşlı imamının telkinlerini de dikkate alarak köylüde bir arzu uyandırır ve rehberlik yapar. Köylüde ihtiyaç hissettirir ve onları sorumlu kişi ve müesseselerle bir araya getirir. Böylece toprağı uyandırır. Aynı zamanda Mahmut Makal'dan itibaren yazılan köy romanlarının en ciddî eleştirisini yapar. Öyle zannediyorum ki bu kalitede başka eleştiri de yoktur.

Mahmut Makal, enstitü mezunları içinde ilk roman yazandır. Sonradan başkaları da yazdı. Ben ondan bir cümle iktibas ettim. O da okulda öğrendiği "din afyondur" cümlesi. Her ne kadar bildiği köyü yazdığını iddia etse de ideolojik etkilerle olayları çarpıttığı düşüncesindeyim. Çünkü ben de bir köy çocuğum ve köyü bilirim. Köylerde kötü insanlar elbette vardır. Ama iyiler de vardır. Ama bunların köyünde herkesin diğerinin malında ve ırzında gözü var şeklinde anlatılıyor. Peki, o zaman nasıl oluyor da bu insanlar yüzlerce yıl beraberce yaşayabiliyorlar?

Sayın Milli Eğitim Bakanımız geçtiğimiz 17 Nisan’da yani Köy Enstitülerinin kuruluş yıldönümünde bir tweet attı.  “… Köy Enstitüsü modeli her türlü siyasi tartışmanın dışında, ortaya koyduğu pedagojik yaklaşımla iz bırakmıştır.” dedi ve emeği geçenleri rahmet ve minnetle yâd etti. Sizce bu okulları bir siyasi tartışmanın dışında tutmak mümkün olabilir mi? Bir de pedagojik yaklaşımının iz bıraktığından söz edebilir miyiz?

Bir kere, Sayın Bakan bundan evvel verdiği bir beyanat sebebiyle benim bu kitabı yazmama vesile olmuştur. Kendisine tahriki için teşekkür ediyorum. Bu okullar bir gelenek oluşturamamış ve dolayısıyla bir iz bırakmamıştır, bırakacak kadar ömrü olmamıştır. Okullar tamamen siyâsî maksatla ve bir kavganın unsuru olarak ele alındığı için siyasi tartışmanın dışında tutmak mümkün değildir.

Kitapta ilginç bir belge var. Dönemin ABD Ankara Büyükelçisinin ülkesine gönderdiği, 12 Şubat 1947 tarihli bir bilgi notu. (Belgede Hamdullah Suphi Tanrıöver “eski Milli Eğitim Bakanı ve din eğitimi restore etme ve canlandırma hareketi lideri” olarak tanıtılıyor. Tanrıöver verdiği bir röportajda ilahiyat okulları ile ilgili yüksek nitelikli mezunlar hedefini ortaya koyuyor. Büyükelçi de din eğitimi ile ilgili bu hedefler başarılırsa, laik Türkiye’nin muhalif partilerinin siyasi hayatında ihtilal çapında değişiklik olacağını belirtiyor) Bu belge ülkemizdeki din eğitimi ile ta o dönemde Amerika’nın ne kadar dikkatli olduğunu gösteriyor. Belgeyi ilk okuduğunuzda ne düşündünüz? Hâlâ böyle raporlar gidiyor mudur sizce?

Bu belgeyi, “ABD enstitüleri kapattı, yerine "Yeşil Kuşak Projesi"nin gereği olarak imam-hatip okullarını kurdurttu”, ifadesinin bir safsatadan ibaret olduğunu göstermek için kitaba aldım. Belgeyi ilk gördüğümde, görüşü rapor edilen kişinin, Türk Ocakları'nın Umumi Reisi Hamdullah Suphi'ye ait olması beni memnun etti. O dönem CHP içinde hem okullara din dersleri konulması, imam-hatip okulları ve ilâhiyat fakültesinin açılması ve hem de türbelerin tekrar ziyarete açılması mücadelesini verenlerin başında geldiğini biliyordum. Bunun ABD tarafından da teyidinden memnun oldum. İkincisi, bu belgedeki temel fikir, böyle kurumların açılmasından duyulan memnuniyetin ifadesinden ziyade, tam zıddına böyle bir gelişmeden endişe duyulduğunun ortaya konmasıdır. Ben de enstitülerin ıslahı ile imam-hatiplerin açılmasını dış güçlerin zorlaması ile değil, kendi şartlarımızın ve ihtiyaçlarımızın gereği oluğunu gördüğüm için bu belgeyi oraya aldım.

Hiç şüpheniz olmasın. Her alandaki gelişmeler rapor edilir. Bunu dünya üzerinde iddiası olan bütün devletler yapar. Biz yapmıyorsak kendi ayıbımızdır.

Kitabınız “Bir Masalın Tahlili” alt başlığını taşıyor. Masal, hayale dayanan ve sözlü gelenekte yaşayan edebi metinlere deniyor. Mecaz anlamı ise boşuna söylenmiş söz demek. Köy enstitüleri için neden bu başlığı seçtiniz? Bu başlığa dair eleştiri aldınız mı?

Herhangi bir eleştiri almadım. Köy Enstitüleri başlangıçta bir vakıa idi. Ama daha sonra hakkında öyle menkıbeler uyduruldu, öyle hikâyeler yazıldı ki gerçeklerden uzaklaştı, bir masal haline geldi. Ben tekrar gerçeğin ortaya çıkmasını istedim. Bir de ben kitabın sadece benimle yapılan mülakatlarla değil, ciddî tetkik ve tenkitlerle de gündeme gelmesini arzu ederim. Elbette ben "malım iyi" diyeceğim. Birilerinin de" şurayı yanlış değerlendirmişsin" diyeceği günleri bekliyorum.

CEZMİ BAYRAM

1946’da Ordu’da dünyaya geldi. 1968 Ankara Üniversitesi Fen Matematik Bölümü ile Ankara Yüksek Öğretmen Okulu’ndan mezun oldu. 1977-1978 yılları arasında ABD Stanford Üniversitesi’nde çalıştı. 1981-1986 yılları arasında yayın dağıtım şirketi olan ANDA’nın genel müdürlüğünü yaptı. 1987’de Özel Tercüman Okulları kurucu temsilciliği ve genel müdürlüğü görevine getirildi. 2002’de Bahçeşehir Üniversitesi Meslek Yüksek Okulu müdürlüğüne başladı. Aynı üniversitede araştırma merkezi koordinatörlüğü yaptı.

Öte yandan öğrencilik döneminde polis-adliye, Başbakanlık ve Meclis muhabirliği yaptı. Bir dönem Devlet Gazetesi’ni yönetti ve yazılar yazdı. Hergün Gazetesi’nde başyazarlık yaptı.

Cezmi Bayram 1986’dan bu yana İstanbul Türk Ocağı Şubesi başkanlığı görevini yürütmektedir. Aynı zamanda Türk Kültürüne Hizmet Vakfı yönetim kurulu üyesidir.

Eserleri;

Garplılaşmadan Ne Anlıyoruz?

Milliyetçi İktidara Doğru

Milli Eğitimde Haçlı Seferleri

Türk Milliyetçiliğinin Tarihi Seyri ve Yeni Hedefler   

Söyleşi: Mukadder Gemici

Yayın Tarihi: 18 Ocak 2021 Pazartesi 15:30 Güncelleme Tarihi: 18 Ocak 2021, 15:30
banner25
YORUM EKLE

banner26