banner17

W. Benjamin edası mı var?

İslam tek başına yaşanır mı? Kapitalistleşmeyen bir zenginlik mümkün mü? Öncü isimlerin cümleleriyle soruyoruz.

W. Benjamin edası mı var?

1800’lü yılların son çeyreğine doğru Orta Avrupa’da ortaya çıkmış bir sorun vardı, müslümanları da ilgilendiriyor. Orta Avrupa’da yahudiler zengin olmuşlardır. Bu gelişme ile ortaya çıkan mesele; para kazanmayı öğrenmiş dindarların öğretisi “yeni Yahudilik” Burjuva(kapitalistler) ile kapitalizmden önce Judaizm taassubu ile geleneğini korumaya çalışan “eski Yahudilik” arasındaki çatallaşma ile izah edilebilir.

Toplumsal hayatta yukarı burjuvazinin hayat tarzını ve zihniyetini sıkı sıkıya benimsemiş “ahir zaman Yahudiliği” kendini, görkemli eşya ve mimarî yapı sahipliği ile “tahkim ederek”  kalıcılık kazanabileceği hissine adamıştı. Yahudi kitle, Alman burjuva hayat tarzını kabul ederse toplumun üst kesiminde yer almak; Judaist taassupları koyulaştırırsa modern toplumda tarih öncesi bir kabile görüntüsüne uğramak şeklinde tanımlanabilecek “iki tür yahudi yaşamı” arasında kavgaya tutulmuş gibiydi. Her iki hayat tarzı da Alman toplumu açısından yahudilere yönelik bir tepkiyi kabartmaktadır.

Walter Benjamin kütüphanede
Walter Benjamin Estetize Edilmiş Yaşam

Hem yahudi kalmak hem de yahudi olarak algılanmamak

Walter Benjamin’e göre, yahudi entelektüeli için zenginlik ve üst düzey yöneticilik ile birlikte gelişen burjuva kültürü bir körlük oluşturmaktadır. Entelektüel “kendisiyle mağrur” yahudinin abartılmış eşya donatımının ve yıkılamayacakmış gibi duran debdebesinin önüne geçilmez bir husumet duygusuna yol açmasından kaynaklanan “güvensizlik kaygısı”na kapılmıştı. Entelektüel, hem yahudi kalmak ve hem de yahudi olarak algılanmamak sorununu temellendirme uğraşısındaydı. Geleneksel Judaist Yahudi yaşamını benimsemeleri de sorunu çözmemektedir.

Entelektüellere göre burjuva yahudilerin zenginlikleri, “yahudi olma” sorununu anlamalarına engel olmaktaydı. Judaist yahudiler ise, yahudi sorununun zaten kendisi idi.  “Filistin’e göç”, “tarih öncesi bir dünyayı kurma” meselesi ister istemez hırçın bir siyonizm ile tarihsel buluşmayı zorluyordu. (Ünsal Oskay’ın, Walter Benjamin, Estetize Edilmiş Yaşam’a sunuşundan ilham alarak- Derin Yayınları, 2007). Walter Benjamin, yahudi olmak ile (siyonizm), Alman burjuvazisine katılmak (kapitalizm) arasında gelişmiş bu dilemmayı marksizmi tercih ederek aşmış görünüyor.

Rasim Özdenören
Rasim Özdenören Müslümanca Yaşamak

Müslüman kendini gerçekleştirmeye çalışır

Rasim Özdenören, Müslümanca Yaşamak adlı kitabında Benjamin’in konu edindiği dilemmayı çözmeyi mesele ediniyor. Buradan elbette bir marksizm çıkmayacak. Peki, nasıl bir toplum ya da toplum düzeni ortaya çıkacak?

Özdenören, daha önce İsmet Özel’in “müslüman topluma ulaşıp da güçlenelim” formülasyonundan ayrışmış bir tezle karşımıza çıkıyor. Diyor ki: “Müslüman, kendine aykırı düşen bir toplum düzeninde bile, ‘müslümanca bir hayat tarzını’ tek başına yaşayabilir. (...) Vurgulamak istediğimiz husus İslam’ın, her halde ve her şartta münferit müslümanlar tarafından yaşanabileceği gerçeğidir. İslam’ın sistem olarak, devlet olarak uygulama alanına aktarılabilmesi de bu gerçekten neşet etmektedir. (...) Şu sonuca varabiliriz: İnsanlar, tek başlarına, münferit olarak İslam’ı yaşamadan nihai sonuca varamazlar. (...) Bir komünistin, burada söylediğimiz anlamda, münferit yaşaması muhaldir. Bu bakımdan komünist, bir dizgeyi gerçekleştirmek için çabalarken, müslüman kendini gerçekleştirmeye çalışır.” (Rasim Özdenören, Müslümanca Yaşamak, İz, 2010: 142-3).

Benjamin tavrı

Özdenören’in, ‘müslümanca yaşayış’ı dar anlamda bir kadro hareketi olarak tarif etmemesini (age:135) Allah’ın bir âlime verdiği basiret olarak, bir nimet olarak saymak gerekir. Müslümanca yaşamın dervişçe bir yaşama adabıyla gerçekleşeceği vurgusunu (age:123), İslam’ın öngördüğü yaşama tarzı ile batı kültürünün telkin ettiği hayat tarzı arasındaki Parafarklardan başlıcası olarak “kanaat faktörü”nü göstermesini (age:131) önemsiyorum. Ancak bu tavırda yine de “Benjamin tavrı” denilebilecek bir entelektüel duruş hissi ediniyorum. Kapitalizm eleştirisi ile ideoloji eleştirisi beni dervişâne bir direnişin içinde mü’min kılıyor. Eşyalara köleliği, tekniğin evlerde inşâ ettiği ihtiyaç alışkanlıklarını, israf düzeneğini görmemizi mümkün kılıyor. Ancak her şeye rağmen İslam’ın bir topluluk dini olduğu gerçeği zikrimde, fikrimde hayatiyetini korumaya devam ediyor.

Vakt-i Cuma geldiğinde…

Önceki sorumu tekrar sormak zorundayım: “Müslümanca yaşamak, beni hangi değerleri hayata geçirmiş bir topluluğun müntesibi yapar?” Bu soruda ne İsmet Özel’in vardığı “müslüman toplum” vurgusu ne de üstad Özdenören’in fehm ile açıkladığı “İslam’ın münferit müslümanlar tarafından yaşanabileceği” hakikati eleştiriliyor. Ben sorumu başka bir zeminde inşâ etmiş durumdayım. Beni kapitalist kılan bir zenginleşmeden muhafaza eden, beni getto ya da manastır tipi yaşam kurgularından azad eden öyle değerler ile yeryüzünde yürümeliyim ki, vakt-i Cuma geldiğinde alışverişi kesip mü’min sinelerle hep birlikte kulluk mertebesinde eğileyim.

 

Lütfi Bergen sadece eleştirmedi, bir ‘soru’ da sordu

Güncelleme Tarihi: 05 Ağustos 2010, 23:10
YORUM EKLE
banner8

banner19

banner20