"Oyun oynayalım mı baba? Sen şu arabaları al, ben de bunları, yarış yapalım. Hadi babacığım, sonra da saklambaç oynayalım, yakalamaç bir de olur mu?"
Böyle başlıyordu bütün cümleleri son birkaç senedir ve genellikle, "Oğlum, şimdi biraz işim var, sonra oynasak?" cevabını işitiyordu. Bazen itirazlar, "Hayır, olmaz!"larla karşılık veriyordu, bazen de "Tamam babacığım" diyerek ama içten içe bu cevabı verip uslu bir çocuk olursa birazdan babasının geleceğini düşünerek köşesine çekilmeler, bir ümit göz ucuyla babasının odasını izlemeler, sonra dayanamayıp -sonra dedimse 10-15 dakika sonra- yeniden gelmeler, "Oyun oynayalım mı baba? N'olur oynayalım, n'olur!" demeler.
Belli ki onun minicik kalbi ayrılığa en fazla bu kadar dayanabiliyordu, onun küçük dünyasında bizi birbirimizden ayıran tüm işler en fazla 15 dakikada bitmeliydi. Bir türlü sonu gelmeyen okulları, okunacak kitapları, hele uzun yolculukları ve yazları köyden ayrılmaları zannediyorum bu yüzden hiç sevmiyordu. Çünkü bunlar bir türlü bitmiyordu. Ama kavuşmalara, sarılmalara, sevgi sözcüklerine bayılıyordu.
Her ne kadar eskiden beri kolay kolay “Hayır” demeyi beceremesem de reddetmenin ne kadar ağır bir karar olduğunu baba olup küçük bir çocuğu reddetmek zorunda kaldığımda anladım. Bir dakika önce tüm şirinliğiyle karşınızda duran o çocuk, reddedildiği anda birden solup dalından düşecek bir yaprak gibi boyun büküyor, içine kapanıyor, güzel gözlerine hemen bir hüzün çöküveriyor. Fakat bir yolunu bulup babasıyla oyun oynayabilirse eğer, işte o zaman da sapsarı saçlarıyla sanki evin çiçeği; eve bahar geliyor o an, kışın ortasında bir bahar.





