Mekânın ruhu vardır, eşyanın dili

Eski evlerde hayat sıfırdan başlamaz, çocuklar gelenek ve kültür birikiminin üzerine doğarlar. Hayata, bu birikim üzerinden başlayıp devam ederler. Turgut Akça yazdı.

Mekânın ruhu vardır, eşyanın dili

Eski evler yaşlı insanlara benzer, çatısı altında birçok hatıra biriktirirler. Kızları gelin olup el kapısına gitmiş, oğulları gurbete çıkmış ebeveynler gibi öksüz ve hüzün doludurlar.

Yine de zaman zaman şenlenirler. Her biri ayrı aile olmuş kızlar, oğullar bayramlarda da olsa ebeveynlerin kanatları altında bir araya gelerek geniş aile toplanır, onların çatısı altında kuşaklar cem olur. Çocukların sesi, kuşların cıvıltısına karışır. Herkesin bir hatırası vardır orada. Kimse acemilik çekmez, herkes ev sahibidir, misafirlik yoktur. Her şeyin yeri bellidir bu evlerde, nereye uzanacağınızı bilirsiniz. Geniş bir aile olarak bir sofra etrafında toplanıp beraberce yenilen yemeğin lezzetini tadarlar. Çocuklar bu süreçte gönüllerince oynar, eğlenir, birbirleriyle kaynaşıp geleceğe yönelik hatıra biriktirirler.

Eski evlerde hayat sıfırdan başlamaz, çocuklar gelenek ve kültür birikiminin üzerine doğarlar. Hayata, bu birikim üzerinden başlayıp devam ederler. Ninelerin, dedelerin hayat hikâyeleri, kuşaktan kuşağa aktarılarak devam eder.

Eski evler yurttur, yuvadır, yanan ocak, kaynayan kazan, tüten bacadır. Odaları dar bile olsa, gönlü dâr’dır. Kaç misafire döşek serilmiş, kaç misafire sofra kurulmuş, kaç misafir burada ağırlanmıştır. Kaç bebek ağlayarak açmıştır dünyaya gözlerini, kaç beşik sallanmıştır “tıngır mıngır.” Kaç kız telli duvaklı gelin edilmiş, kaç kınalı kuzu askere uğurlanmış, kaç tabut çıkmıştır kapıdan, helâllık alınmış, ahirete uğurlanmıştır. Eski evler, kahır yüklüdür biraz da. İnsan ölürken mekâna ruh bırakır. O yüzden mekânın ruhu vardır, eşyanın dili. Eskinin cazibesi buradan gelir. Gelenekler canlı bir şekilde yaşar eski evlerde. Kültür ve gelenek kuşaktan kuşağa aktarılır.

Eski evleri ayakta tutan ocağını yakıp bacasını tüttüren yaşlılardır. Onlar göçtüklerinde evlere de hüzün çöker. Onlardan sonra gelenek bir süre daha devam eder belki ama sonuçta yavaş yavaş el çekilir eski evlerin üzerinden. Kaderiyle baş başa kalırlar. Ya da mirasçılar arasında çıkan anlaşmazlıkların sonucunda el değiştirirler. Şartlara fazla dayanamaz hatıralarıyla birlikte yıkılır giderler.

Benim gözümü dünyaya açtığım ev, bir asrı tamamlamak üzere ve ayakta çok şükür. Alt katı taş, çamurla örülmüş hayvanlara ait, üst kat ahşap. Duvarlar gürgen, ana omurga pelit ağacından yapılmış. Kapılar ise ceviz ve kestaneden. Kullanılan bütün malzeme el hızarıyla biçilerek elde edilmiş. El hızarıyla ağaç biçme işi tamamen bilek gücüne dayanan meşakkatli bir iştir. Birkaç kez yapmışlığım var bu işi, ağırdır, yorucudur.

Kullanılan her parçaya dokunulmuş, her parçada el işçiliği var. Abartmadan yorumlanmış, kullanılan her obje. Bir asra yakın zaman önce sekiz ayda inşa edilmiş. Rahmetli babam, “Bir vakit namazlarını bırakmazlardı ustalar” derdi.

Gökyüzünü, uzaktan denizi, şehrin titrek ışıklarını bu evin sekiz küçük kareden oluşan şirin pencerelerinden tanıdım. Ufukta, denize tutulmuş turuncu bir ayna gibi doğardı Güneş. Şirin pencereler ahşap duvarlara düşerdi kızıl. Gölgeler önce evin önüne, sonra da arka tarafına öğleden sonra. İkindi vakti ise derelere dolardı. Kocadağ’ı yavaş yavaş tırmanan Güneş’in takadı kesilir, kurşuni bir renkle geceye dönüşürdü gün. Pencereye eğilen yıldızlardan, cama düşen Ay’ın şavkından bilirdim geceleri.

Pencere önündeki erik ağacının çiçeklerinden baharı, avluda sararan başaklardan yazı bilirdim. Kocadağ’ın sararan yapraklarını kuytu köşe dolduran rüzgârın pencerede öttürdüğü ıslıkla tanırdım güzü. Uça uça yağan kar taneleri, çatıdan kılıç gibi sarkan buzlar, buz kesen ayaz, kışı öğretti bana. Dört mevsim böyle nakış nakış işlendi ruhuma. Bunlardan biri eksik olursa mevsimler eksikti, benim için.

Bu evde, bu yaz, bu bayram; babamın duvardaki resmi altında, annemin kanatlarında dört kuşak bir araya geldik. Herkes kendinden bir şey buldu, bu çatının altında. Acı tatlı hatıralar canlandı. Çocuklar tanıştı, kaynaştı, oynayıp eğlendiler. Hatıra biriktirdiler minik zihinlerinde.

Turgut Akça

Yayın Tarihi: 28 Ağustos 2020 Cuma 13:13 Güncelleme Tarihi: 28 Ağustos 2020, 13:13
banner25
YORUM EKLE
YORUMLAR
İBRAHİM AKÇA
İBRAHİM AKÇA - 7 ay Önce

Mükemmel bir anlatım olmuş. Tebrikler

banner26