Bizim asıl meselemiz terbiye meselesidir

Tin Suresi’nde Rabbimiz, varılacak nokta olan 'ahsen-i takvim' ifadesini sunuyor önümüze ve bir de varılmaması gereken 'esfel-i safilin' olarak Kur’an-ı Kerim’de geçen düşüş noktasını. Devamında ise 'ahsen-i takvim' kıvamını anlatıyor bizlere. Eslem Nilay Bozdemir yazdı.

Bizim asıl meselemiz terbiye meselesidir

 

 

Tin Suresi’nde Rabbimiz, varılacak nokta olan, “ahsen-i takvim” ifadesini sunuyor önümüze ve bir de varılmaması gereken “esfel-i safilin” olarak Kur’an-ı Kerim’de geçen düşüş noktasını. Devamında ise, “ahsen-i takvim” kıvamını anlatıyor bizlere. Surenin son ayetlerinin tefsirine baktığımızda; inanmaya, düşünmeye, sevmeye, şefkat göstermeye ve feyiz almaya meylimizin müsbet yönde kullanıldığında, kalbî kıvamı olumlu neticede etkileyebileceğini anlıyoruz.

Ahmed Taşgetiren’in kitabı tam da bu konuyu ele alıyor işte. Erkam Yayınları’ndan çıkan, “İnsan Krizi” isimli kitap, âlemin özü olarak yaratılan insanın nasıl birbirinin kurdu olduğuna, nelerden uzaklaşıp bu derekeye vardığına yahut tam tersi en güzel yaratılışa sahip olan insanın, yaşadıkça nasıl daha da güzelleştiğine dem vurmuş ve özellikle karışık zamanlarda tekrar tekrar ve sesli okunması gereken satırları içinde barındıran bir kitap.

Terbiye meselesi

İslam'ın kendi insanını inşa problemini, bilgilenme ve terbiye problemine bağlıyor kitabında Ahmet Taşgetiren. Rabbimizin kıymet vererek eşref-i mahlûkat olarak yarattığı insan, nasıl da kendisini aşağıların aşağısı seviyesine düşürecek halleri benimser, eşya ile ilişkisi muazzam iken neden mutluluktan uzaklara savrulur gider gibi günümüzün hastalığı haline gelip, cevaplandırılmasında aciz kalınan sorulara da çözüm önerileri getirmiş kitabında. Saadetin yolunu nasıl şaşırdığımız ve düştüğümüz bu durumdan daha az yara bere alarak nasıl kurtulabiliriz ve bu çizgide ölçülerimizi, hududlarımızı şaşırmadan nasıl ilerleriz sorularına da başlıklar halinde hazırladığı yazılarla bizlere sunmuş. Her bir yazı, içimizdeki kriz yansımalarına çare, kollarımızdan tutup silkeleme niteliğinde. Kitapta model şahsiyetleri örnek vererek de, bu karmakarışık çağda düzeni nasıl sağlayabileceğimizi göstermiş Ahmed Taşgetiren. Misal verdiği şahsiyetlerden birisi de, merhum Musa Topbaş (kuddise sirruh).

Tevbe Suresi 119. ayet-i kerimede, “Salih ve sadıklarla beraber olun!” emri mucibince, fıtrat çizgimizin ardından gidebilmemiz için derya gönüllü insanlarla da kalbimizin akış içinde olup, onlarla hal alışverişi yapmamız gerektiğine değinilmiş. Kalbi kıvamı yüce olan insanları elmasa benzetmiş yazar. Her insanın da o elmasın bir rengine tutulduğunda… İşte büyüklerimizi tanımaya çalışmakta bu yolda bir adım. Necip Fazıl Kısakürek merhum, Mahmut Sami Ramazanoğlu merhum için, “Bir yağmur damlası kadar saf ve berrak” ifadesini kullanmış. Musa Topbaş için de, Ahmet Taşgetiren, “O yağmur damlasından bir parçaydı…” benzetmesinde bulunmuş.

Ne kadar insan olduğumuz, ne kadar başkaları için yaşadığımıza bağlı

O halde bu çıkmaz sokakların felaha ermesinin bir yolu da, salih insanların peşi sıra gitmek. Mehmet Lütfi Arslan da, “Dert Çağrısı” adlı kitabında, “Artık yetişmez adam ot gibi. Adam önce bir nazar alır. Bir nazara tutulur, bir nazara ki çarptı mı safına alır.” Mısralarıyla, ruh kıvamını korumanın bir yolunun da, güzel insanların nazarlarının dahi eğitim olduğunu dizelemiş. “Ne kadar insan olduğumuz, ne kadar başkaları için yaşadığımıza bağlı. Derdimiz bu bizim.” diyerek manifestosunu koymuş ortaya kitabında Lütfi Arslan...

Bir başkasının derdiyle dertlendiğimiz an kendimizi düzeltmeye, aynanın karşısına geçip kendimizi yontmaya başlıyoruz. Törpüleniyor sivrilikler. Her çekiç darbesi, özümüze doğru yol aldığımız bir şevk. Bunların yolu da dert edinmekten geçiyor. Kardeşinin derdiyle dertlenmekten…

Genç dergisi editörü Lütfi Arslan bu kitabında, dertdaş olmaya çağırmış bizleri. Bu derde sahip olursak insan olma şuurumuzun diri kalacağına dem vurmuş.

Fıtratımız, Allah’la buluşmak üzere bir görevle donatılmış olmasına rağmen biz; inançlarımızı, sevmelerimizi ve düşünmelerimizi bir diğerimize kasıtlı hale getirdiğimizde, durumumuz fıtratımızdan uzaklaşmak oluveriyor. Oysa bir düzen üzerine kurulmuştuk. Mizanı koyan, “Ölçüyü bozmayın!” demişti insana… Yaratılışımız üzerine düşünmeyi bırakıp, menfaatlerimiz üzerine aklımızı kullandıkça, üzerimizdeki maddi ve manevi büyük emaneti kaybediyoruz. 

Küfür, mahiyet-i insaniyyeyi yıkar, elmastan kömüre kalbeder

“Peygamberler Tarihi” dersi hocam  Adem (a.s.)’ı anlatmaya, Şeyh Galip'in “Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen / Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen” sözüyle başlamıştı. Göz bebekleri arasında ilk bozgun, Adem (a.s.)’ın oğulları ile başladı. Başıboş bırakıldığımızı sandığımız an krizimiz büyüyor ve Kabil'den bu yana da büyümeye devam ediyor maalesef...

Fil Suresi’nde Rabbimiz, Kâbe'yi yıkmak üzere yola çıkan topluluk için, “Fil ashabı” hitabında bulunuyor. Yani fillerin topluluğu… Rabbini tanımayan insanların yanında, Rabbin razı olmayacağı fiile tek adım dahi atmayan fillerin, o topluluktan daha üstün olduğunu belirtiyor. “Onlar hayvanlar gibidir, belki daha da sapıktırlar; işte onlar (Allah'tan) gafildirler.” Araf/179)

Niyazi Mısri ise, şu mısralarla dile getiriyor, “eşref-i mahlûkat” olarak yaratılan insanın “belhüm adal” haline düşmesini... “Suret insan siret hayvan olur ise kişinin, daima susuz dolaşıp insanı bulmazsa ne güç…”

Nur Külliyatı’nda da, “Küfür, mahiyet-i insaniyyeyi yıkar, elmastan kömüre kalbeder.” sözüyle ifade etmiş Said Nursi Hazretleri  insanın yaşarken meydana gelen değişimini…

İnsan kalabilme derdiyle dertlenenleri takip ettiğimizde, insan olabilmeye yaklaşıyoruz belki de. Bu dert kıymetli eyliyor sahip olunanı. Yunan filozoflarından meşhur Diyojen bir gün elinde fenerle Atina sokaklarında dolaşıyormuş. Gündüzün fener yakmış olmasının sebebini sormuşlar:

“Adam arıyorum!” cevabını vermiş. 

Hz. Mevlana bu cevabı: “Şehrin ihtiyarı, şeytandan ve canavarlardan usandım; adam arıyorum diye elinde bir kandil olduğu halde dün dolaşıyordu! beytiyle ifade etmiştir. İşte adam arama derdine düşmek, insan kalıp, insan bulma çabasını göstermek kişiyi ulvîleştiriyor.

Karşılaştığımız insanlarda ya da kendimizde ölmüş uzuvlar fark ediyoruz. En acısı da bu uzvun kalp olması ve bu duruma olan razılığımız. Hatta olması gerekeni bu zanneder gibi oluşumuz…

Bu düşünceler sarınca, ümitsizliğe düşecekken Sezai Karakoç’un mısraları yetişiyor imdada:

İyi ki bilmiyor kalabalıklar

Yağmura bakmayı cam arkasından

İnsandan insana şükür ki fark var

Birine cennetse birine zindan...

Velhasıl, Rabbimizin bizleri yaratırken verdiği değere, son nefesimize dek sahip çıkmak nasibimiz olur inşallah.

 

Eslem Nilay Bozdemir yazdı

Güncelleme Tarihi: 23 Mayıs 2016, 13:36
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13