Başımıza bir iş gelmeden ayrıldık Kabil'den

Abdullah Şahin, bir iş ziyareti için Afganistan'a gitmiş. 'Yarı harabe bir kentten fazlası değil gördüğümüz' dediği Kabil'den izlenimlerini yazdı..

Başımıza bir iş gelmeden ayrıldık Kabil'den

14 Nisan günü sabah vakitlerinde Kabil havalimanına iniyoruz. Bölgede ziyaret etmediğim ender ülkelerden biri Afganistan. Uçuş gece 3’te olunca, uçuş saatine kadar ve uçuş sırasında uyuyamamış olmanın yorgunluğu üzerimizde… Kabil’in yüce, mağrur dağları bizi selamlıyor. Hava açık, bizim orta Anadolu’nun ayazını anımsatır bir soğuk var. 4 günlüğüne geldik Kabil’e. 19 Nisan sabahı döneceğiz kısmetse. İlk defa ziyaret edeceğimiz Kabil’de bakalım neler bekliyor bizi zira bir Almanya, Dubai değil burası, ilginç bir tecrübe olacağı muhakkak.

Havalimanından çıkıp ilk gördüğümüz taksi ile otele doğru yol alırken çevreyi de incelemeye gayret ediyoruz; yarı harabe bir kentten fazlası değil gördüğümüz. Yarım saat kadar sürüyor otele varmamız. İlk güvenlik duvarını burada görüyoruz. Otel etrafında demirden çubuklar ve silahlı korumalar, tüm kapılar kurşun geçirmez camdan. İçeri girince pasaport kontrolü ve sonrasında detaylı bir üst-baş araması. Defalarca ihtar edildim ama hâlâ pek ciddiye almıyorum olup bitenleri. Gayriihtiyari “there is window in the rooms, right?” (odada pencere var değil mi?) diye sorduğum resepsiyonist, “no window sir, this is better for your security” (hayır yoık efendim, böylesi güvenliğiniz için daha iyi) diye karşılık verince canım esaslı sıkılıyor.

Camsız odalarımıza yerleşip bir müddet dinlendikten sonra bir şeyler yemek ve vakit öldürmek için dışarı çıkıyoruz. Bugün istirahat edeceğiz. Beraberimde bir iş arkadaşım var. O da en az benim kadar rahat. Şehre hâkim güvenlik sorunu bize pek bir şey ifade etmiyor. En yakın mekanda yemek yiyoruz. Derdimizi anlatana dek epey sıkıntı çekiyoruz. Ne Fârisi ne Peştun dili biliyoruz. Arapça’nın Fars dili ile ortak kelimeleri ile el yordamı anlaşmaya çalışacağız.

Benim müslüman kardeşlerim”

İlk günü erkenden uyku ile nihayete erdirip, ertesi gün ziyaret sebebimiz olan ticari görüşmelere başlıyoruz. Bir Ortadoğu ülkesi hakkında polis ve taksicilerinin çok net bilgi vereceği şahsi tecrübelerim ile sabit. Burası için, taksicilerin dolandırmadıkları, fazla ücret sormadıkları tek ülke desem sanıyorum abartmış sayılmam. Adamcağızlar yakın bir yere gittiğimizde para almaya dahi hicap ediyorlar. Şıp diye “Türk müsün?” sorusuna muhatap kaldığım tek memleket ayrıca burası.

İlk gün görüştüğümüz firma yetkililerinden biri akşam yemeğe davet edip, saat 7 gibi arayacağını söylüyor, sözleşerek ayrılıyoruz. Görüştüğümüz pek çok diğer Türk iş adamı veya şirket personellerinin aksine burada grand tuvalet değil, biraz daha mütevazı giyiniyor, otobüs gibi araçlara binmiyoruz. (Hem burada hem geçen ay Libya’da katıldığımız konsolosluk davetlerine konsolosluğun tahsis ettiği minibüslerle değil de taksi ile gittiğimiz için biraz rahatsızlık verdiğimizi fark etmiştik.) Güvenlikten yana korkumuz yok dedik ama Allah muhafaza “bir minibüste 20 kravatlı adam”, hop mis gibi suikast hedefi, hem de çok ses getirecek cinsinden.

Görüşeceğimiz vakte 1 saat kala otelden çıkıp sokakları arşınlıyorken, 20 metre kadar öteden bir polis giyim kuşamımızdan olsa gerek (başımda takke, boynumda peştun şalı var) el-kol sallayarak bizi yanına çağırıyor.

-Passport! (pasaport?)

-It’s at the hotel. We stay at that one. (otelde. Şurdakinde kalıyoruz.)

-You’re Pakistani, right? (Pakistanlısınız değil mi?)

-No. Turks. (Hayır, Türküz.)

-Turks? Ohh my brothers, we’re all brothers. Turks ha? My Muslim brothers. (Türk? Kardeşlerim. Hepimiz kardeşiz. Benim müslüman kardeşlerim.)

(Neredeyse boynumuza sarılıyor bu polis. Daha sonra yine güvenlik kontrolünün olduğu bir noktadan geçince Afgan askerler yanımdaki Peştun’u araçtan indirip üzerini ararken, benim arabanın camından pasaportumun dış kapağını göstermem yeterli olacak ve ecdadımızın hatırına tazim edilecektim.)

Afgan sivil korumalar, yani olası halde ilk harcanacak olan lejyonerler

Tam bu esnalarda beklediğimiz telefon geliyor. Bize tahsis edilen lüks bir araca biniyoruz. Şoförün adı Abdulhadi, 33 yaşında... İki adam toplamı Abdulhadi, onunla birkaç kısa yolculuğumuz daha olacak. Yanındaki adamın adını hatırlayamıyorum, 40’lı yaşlarında, elinde kalaşnikof var, her ikisi de kamuflaj ve bot giyiniyorlar. 40 dakika kadar sürecek yolculuğumuz boyunca nerede ise hiç konuşmuyoruz. Araçla bir müddet şehir içinde gittikten sonra birkaç defa herhangi bir aracın giremeyeceği sokak ve caddelerden geçiyoruz. Buraların Amerikan ordusunun kapattığı sokak ve caddeler olduğunu anlamak uzun sürmüyor.

Bu sokakların başındaki bariyere yaklaştığımız anda Afgan bir koruma gelip araba camındaki izin yazısını inceledikten sonra bariyeri kaldırıyor. Amerikan ya da Afgan askeri değil, koruma! Anlatacağım sırası gelince. Bir müddet sonra şehirden izole, “silahlı girilmez” levhalı demir kapıdan önde keleşli adam, arkada ben ve arkadaşım labirentlerden dolana dolana nihayet bizi bekleyen işadamının ofisine varıyoruz. Geniş deri koltuklara yayılmış adamımız ve yanında bir arkadaşı bizi karşılıyorlar, aynı deri koltuklara sonra biz de yayılıyor, nargile eşliğinde gecenin 11’ine kadar sürecek görüşme başlıyor. Arkadaşım “filmlerdeki gibi ulan” diye fısıldıyor.

Geçen ay İstanbul’da tanıştığım o ufacık sevimli adamla bu karşımdaki yarı mafya tip aynı mı? Adamımızın arkadaşı, top sakalı ve çekik gözleri ve Amerikan aksanı İngilizcesi ile merakımı kurcalaya kurcalaya sabrımı taşırıyor nihayet. “Kimsin abiciğim sen, ne ayaksın?” manasında yönelttiğim soruya Hazara kökenli olduğunu, Amerika’da hukuk okuduğunu, kısa bir süre önce Afganistan’a döndüğünü söylüyor, adamımızın da sadece arkadaşı imiş. Kendilerinden öğrendiğimiz kadarı ile bu adamlar Afganistan’da yerleşik NATO ve ABD güçlerine silah ve sivil koruma tedariği sağlıyorlar. Silahları Rusya ya da Çin’den alıyor, Afgan halkından da korumalarla destek sağlıyorlar. Özel izinle girdiğimiz o sokakların başındaki korumalar da bunlardan bazıları. ABD üssünü üç halka şeklinde koruyorlar; merkezde ABD askerleri, ortada Afgan askerleri... Dış kabukta ise Afgan sivil korumalar, yani olası halde ilk harcanacak olan lejyonerler…

Gece 11’e doğru görüşmemiz bitiyor. Bir ay sonra işin adını koymak üzere İstanbul’da görüşmek üzere ayrılıyoruz mekândan, önde yine keleşli korumamız, ortada ben ve arkadaşım, arkamızda şoförümüz Abdulhadi. Araca bindikten sonra yaşadıklarımız karşısında ikimizin de gözleri faltaşı… Birkaç kilometre gittikten ve araç hızlandıktan sonra “Abdulhadi haşiş” diyorum, Abdulhadi sert bir fren koyup direksiyonu sola kırıyor, “istiyor musunuz?” diye soran gözlerle bana bakıyor, şaka yaptığımızı söyleyince yine aynı yoldan otele dönüyoruz, “filmlerdeki gibi ulan” repliğini tekrarlıyor arkadaşım.

Amerika çekilmesin ama sokağa da çıkmasın”

Burada bulunduğumuz süre içinde algıları açık herkesle en mahrem konulara kadar herşeyi konuşmaya çalışıyoruz. Geçen hafta seçim olmuş ve o güne kadar oyların %10’u kadarı sayılmıştı. Karzai kanunen süresini doldurduğu için yeniden seçilme şansı yok. Dört aday başı çekiyor başkanlık için. Anlatılana göre Peştunların adayını Amerika da destekliyor, burada bulunduğumuz hafta sayılan yüzde 10’luk oyların yarısını aldığı söyleniyor. Ama Peştun olmayanlar artık bir Peştun tarafından idare edilmek istemiyorlar. Afganistan’da dört etnik grup var; Peştun, Özbek, Tacik ve Hazara. Peştunlar nüfusun %50’sini oluşturuyor. Diğer üç etnik köken de diğer %50’sini… Özbek, Tacik ve Hazaralar Türk olmalarına karşın Türkçe bilmiyorlar, (zaten Hazaralar da kendilerine Hazar Türk’ü demiyorlar); tamamı Peştunla beraber Farisi konuşuyorlar. Hazara hariç hepsi Sünni Müslüman. Hazaralar bizim beyaz Türklere benziyorlar, zengin ve seküler tipler, parayı çekip çevirenler bunlar…

Görüştüğümüz insanlarla işin haricinde vaziyetleri soruyorum, hepsi ağız birliği etmişçesine; “Amerika çekilmesin ama sokağa da çıkmasın, giderse biz yine birbirimizi keseriz yada Taliban iyice güçlenir, canımıza okur. ABD askerleri üslerinde kalsın, sokağa çıktıklarında hayat felç oluyor.” diyorlar. ABD askeri sokağa çıktığında hayat nasıl zehir oluyor, tanıştığımız bir Türk anlatıyor: “Abi bu adamlar dışarı konvoy halinde çıkıyorlar. Araçlarına ya da bulundukları noktaya elli metreden fazla yaklaşman halinde kesinlikle ateş ediyorlar. Bir gece araba ile giderken birden göğsümde 4-5 mavi lazer farkettim. Hemen aracı sağa çekip çıktım. Kontrol ve aramadan sonra gitmeme izin verdiler, sürmeye devam etsem, muhtemelen vurulurdum.”

Taliban hakkında da insanların hemfikir olduklarını görüyoruz. Bu adamların esasında Amerikan güdümlü olduklarını, ülkedeki uyuşturucu yetiştiriciliğini ve sevkiyatlarını organize ettiklerini anlatıyorlar. Lübnan’da Hizbullah, Körfez’de El-Kaide ile yaptıklarını ABD, Pakistan ve Afganistan’da Taliban ile yapmaya devam ediyor. “Ben çekilirsem Taliban sizi öldürür, ben sizin hayat sigortanızım” diyor. Peki... Afganistan’ın petrolü, gazı, madenleri yok, esasında var da çıkarılmıyor. Öyle ise ABD 100,000 askeri ile neden burada? Hayrına değil herhalde! Sebebi çok basit. Afganistan, ABD için tehlike arzeden İran, Hind ve Çin’in ortasında. Bölgeyi yerinde gözlemlemek için biçilmiş kaftan…

Pek çok ilginç tecrübeden sonra nihayet buradaki günlerimizi tamamlıyor ve sabah saatlerinde İstanbul’a dönmek üzere otelden çıkıyoruz. Havalimanı girişinde 60’lı yaşlarında saçları ağarmış, üzerinde Alman marka dağcı poları ve başında örtüsü ile dikkatimi bir kadın çekiyor. “Kim bu, ne işi var burada, ben bir hafta dayanamazken 60’ında bu kadın burada ne iş görüyor?” diye kendime sormadan edemiyorum, check-in sırasında kendisine öncelik vermek istediysem de umursamaz bir tavırla reddeden kadının, nihayet –tahmin ettiğim üzere- Amerikan pasaportunu görebiliyorum.

Havalimanında üzerimiz ve bavullarımız 7-8 defa en ince ayrıntıya kadar arandıktan sonra nihayet uçağa alınıyoruz. Tekrar tekrar pasaport kontroller… 6 saat süren uçuş boyunca gözüm hep o kadında; gözünü kırpmadan okuyor, herkes uyuyor, laflıyor, o okumaya devam ediyor. Hazara’ya sorduğum gibi bu kadına da “kimsin sen?” diye soramadan, yalnızca şaşkınlıkla hareketlerini (hareketsiz okuyuşunu) izleye izleye, meraktan çatlayarak, komplo teorileri uydura uydura İstanbul’a varıyoruz, ben evime doğru yol alırken, o Amerika’ya uçmak üzere bir başka kapıya yöneliyordu.

 

Abdullah Şahin yazdı

Güncelleme Tarihi: 12 Mayıs 2014, 10:59
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13

banner26