Asr-ı Saadette spor

Hz. Peygamber döneminde insanların hayat tarzı fazladan bir spor yapmayı gerektirmeyecek kadar ağırdı. Seferler, çobanlık, ticaret kervanları gibi vesilelerle kilometrelerce süren sıcak çöl iklimindeki yolculuklar Arapları, yerleşik medenî toplumlardan daha hareketli, güçlüklere daha dirençli bir hale getirmişti. Aralarında savaş eksik olmayan Arap kabileleri, gençlerini buna hazırlamak zorundaydı. Bunun için savaş oyunları yapma âdeti yaygındı. Hz. Peygamber zamanında yapılan bazı sporlar gençleri cihada hazırlamaya yöneliktir. Hz. Peygamber, çocuklara ata binme, ok atma ve yüzmenin öğretilmesini ister.

Asr-ı Saadette spor

Günümüzde yaygın olan futbol, basketbol, tenis, bilardo gibi spor ve oyunları mubah saymamak için hiçbir delil yoktur. Ancak, bütün oyun ve eğlencelerin mubah sayılması için, bazı şartlar gerekir. Mesela kısaca oyuna dalarak namazı ve ibadeti ihmal etmemek, oyunları kumara âlet etmemek, oynayanların ya da izleyenlerin dillerini kötü sözlerden sakınması, rakip oyunculara insanî ve ahlâkî ölçüler içinde davranışta bulunmak, icra edenlerin dinimizde belirtilen giyim-kuşam ölçülerine riayet etmesi gibi hususları zikretmek mümkündür.

Spor, fizik kondisyonu iyileştirmeyi amaçlayan, oyun, yarışma ve mücadele anlayışıyla yapılan fizik etkinliklerdir. İnsanlar, tarih boyunca koştular, tırmandılar, ağır nesneleri kaldırdılar, yüzdüler. Ne var ki bu fizik etkinlikleri her zaman spor amacına yönelik ve yarışma biçiminde olmadı.

Hz. Peygamber döneminde insanların hayat tarzı fazladan bir spor yapmayı gerektirmeyecek kadar ağırdı. Seferler, çobanlık, ticaret kervanları gibi vesilelerle kilometrelerce süren sıcak çöl iklimindeki yolculuklar Arapları, yerleşik medenî toplumlardan daha hareketli, güçlüklere daha dirençli bir hale getirmişti. Aralarında savaş eksik olmayan Arap kabileleri, gençlerini buna hazırlamak zorundaydı. Bunun için savaş oyunları yapma âdeti yaygındı. Hz. Peygamber zamanında yapılan bazı sporlar gençleri cihada hazırlamaya yöneliktir. Hz. Peygamber, çocuklara ata binme, ok atma ve yüzmenin öğretilmesini ister.

Güreş, Halter, Yüzme ve Binicilik

Güreş:

Tarihi çok eskilere kadar uzanan güreş, asr-ı saadette meşru ve yaygın olan sporlardan biridir. Rukâne adlı sırtı yere gelmeyen pehlivan, Mekke’de bu spor dalında isim yapmıştı. Kendisi o derece iri ve o kadar kuvvetliydi ki şayet bir sığır yahut deve derisi yere serilse ve o bunun üzerinde ayakta dursa, halk da bu deriyi uçlarından çekip asılsa, o olduğu yerde kalır, deri yırtılırdı. Rukâne, bir gün koyun sürüsünü otlatıyordu. Hz. Muhammed (s.a.), Bathâ’da kendisine rastladı ve onu İslâm’a davet etti. Bundan sonraki gelişmeyle ilgili olarak iki rivayet vardır: Bunlardan biri Rukâne, onun bu ilahî görevinin bir delili olarak, emrederek ağaçları yürütmesini istemiştir. Hz. Peygamber ona: “işte şurada bir ağaç duruyor; ona git ve benden ona, ötede duran diğer ağaca doğru yürüyüp yanına gitmesini söyle!” der, Rukâne, kendisinin sahip olduğu maharetten çok emindi. Ağaçların bu yürüyüşünden tatmin olmayarak, Hz. Muhammed’e kendisiyle güreşmesini teklif etti. Yenilirse, dinine gireceğine söz verdi. Üç defa üst üste sırtı yere gelmesine ve hatta ağaçların yürüdüğünü gözleriyle görmüş olmasına rağmen Müslüman olmadı.

Müslüman olmamakla kalmadı, Mekke’deki putperestlerin yanına koştu ve onlara Muhammed’i ellerinde iyi saklamalarını ve diğer kabilelerle olan şeref ve üstünlük münakaşa ve yarışmalarında ondan yararlanmalarını, zira onun pek fevkalâde şeyler yapıp göstermeye muktedir dünyanın en üstün sihirbazı olduğunu haber verdi (Hamidullah, İslâm Peygamberi, I/104). Diğer bir rivayette ise Rukâne İslâm’ı kabul etmiştir. Rukâne’nin “Ey Muhammed! Şimdiye kadar beni hiç kimse yenemedi. Beni yenen sen değil, sahip olduğun manevî güçtür.” dediği de nakledilir.

Askerî seferlere katılabilmeye gücü yettiğini Hz. Peygambere (s.a.) ispatlamak maksadıyla bazı delikanlılık çağındaki sahabîler, onun huzurunda güreşe tutuşurlardı. Bunun sebebi, yaşı küçük olanlar şayet kendilerinden büyük olan öteki gençlere üstünlük sağlayabilirlerse, gönüllü sıfatıyla bu savaşlara katılabilme hakkını elde etmekti.

Güreş için özel bir yer ve minder gibi malzemelerin olup olmadığını tam olarak bilmiyoruz. Anlaşılan o ki uygun alanlarda güreş tutuluyordu.

Ağırlık Kaldırma (Halter):

Hz. Peygamber (s.a.), bir gün içlerinde hangisinin daha kuvvetli olduğunu bilebilmek için, büyük bir taşı yerden kaldırmaya çalışan bir yığın insanın yanından geçmiş ve bu yarışlarda hiçbir kötü yan bulmamıştı.

Yüzücülük:

Hz. Peygamber (s.a.), şöyle buyurmuştur: “Çocuklarınıza ok atmayı, ata binmeyi ve yüzmeyi öğretiniz.” Bu hadis, yüzücülüğün mubah olduğuna ve çocuklara öğretilmesinin de tavsiye edildiğine delalet eder. Hz. Peygamber bizzat kendisi de yüzme öğrenmişti. Bir defasında annesi ve Ümmü Eymen adındaki kadın köleyle birlikte, henüz çocukken Medine’ye gitmiş, Neccâroğulları kabilesinden en-Nabiğa adında birinin evinde kalmışlardı. Babası Abdullah’ın mezarı da buradaydı. Resulullah (s.a.), işte bu kabileye ait bir su birikintisinde bu gezisi sırasında yüzmeyi öğrenmişti.

Binicilik:

At Yarışları: İslâm’dan önceki Cahiliye dönemi Mekke’sinde at yarışları için bir saha bulunuyordu (Hamidullah, İslâm Peygamberi, II/844). Hz. Peygamber (s.a.), “Ok atma, at ve deve yarışı dışında ödül caiz değildir” buyurarak, bu tür sporları teşvik etmiştir. Yarış atı olmayan sıradan atlar için yarış alanı, bir mil uzunluğundaki Seniyyetu’l-Veda ile Benî Zureyk mescidi arası, yarış atları içinse 6-7 mil uzunluğundaki Hafyâ ile Seniyyetu’l-Vedâ arasıydı. Ticaret kervanlarının gelip konakladıkları geniş alan da bu yarışlar için kullanılırdı. Sık sık düzenlenen at yarışlarına bir defasında Abdullah b. Ömer de katılmış ve atından düşmüştü. Şehir halkı gibi, Hz. Peygamber de bu yarışlara giderek, kazananları belirliyor ve onlara ödül veriyordu. Medine şehrinin kuzey kısmında bugün dahi bulunan Sabak (koşu) camisi, Resulullah’ın bu koşuları seyrettiği ve kazananın kim olduğunu belirlediği bir yerdir. Aynı anda kaç atın birden yarışa tutuştuğu bilinmemekle birlikte, ilk beş dereceye girenlere hurma vs. ödüller verilirdi. Hiç şüphesiz, Kur’an-ı Kerim tarafından kesin olarak yasaklanmış kumardan başka bir şey olmayan “müşterek bahse tutuşma”, ne at yarışları ne de öteki şeyler için söz konusuydu.

Deve Yarışları: Arabistan’da bol olan develer de birbiriyle yarıştırılmıştır. Hz. Peygamber’in (s.a.) Abda adlı devesi katıldığı bütün yarışları kazanırdı. Bir yarışta genç bir deve üzerinde gelen bir bedevî, yarışta Abdâ’yı geçti. Sahabîler buna çok üzüldüler. Hz. Peygamber (s.a.) “Yükselen her dünyevî nesnenin düşmesi, ilâhî hikmet gereğidir.” buyurarak üzülenleri yatıştırdı. Bunların yanı sıra kaynaklarda eşek yarışlarının yapıldığı da rivayet edilir. İslâm öncesinden günümüze kadar uzanan bir âdet de horoz, manda, tosun, kaz, köpek gibi hayvanları dövüştürüp seyretmek ve eğlenmektir. Zevk ve eğlence uğruna hayvanlara eziyet etmekten ibaret olan bu âdeti, Hz. Peygamber (s.a.) yasaklamıştır.

Atıcılık, Avcılık, Koşuculuk ve Futbol

Atıcılık (Okçuluk ve Mızrakçılık): Hz. Peygamber’in (s.a.) “Çocuklarınıza ok atmayı, ata binmeyi ve yüzmeyi öğretiniz.” hadisi az önce de geçmişti. Ok atma, hem bir savaş hazırlığı, hem de spor ve eğlence amacı güdüyordu. Eslem kabilesinden bir grup ok atışırken, Hz. Peygamber (s.a.), yanlarından geçti ve “Ey İsmail Oğulları! Haydi ok atınız. Sizin babanız da mahir bir ok atıcısıydı. Bu yarışta ben de Seleme b. Ekvâ tarafındayım.” buyurdu. Hz. Peygamberin bu sözü üzerine, karşı takımın okçuları duraksadılar. Resulullah (s.a.) onlara “Ne oldu ki ok atmıyorsunuz?” diye sordu. “Ya Resulullah! Siz, karşı takımdayken, biz nasıl ok atarız?” cevabını verdiler. Bunun üzerine Resulullah (s.a.), “Haydi atın! Ben hepinizle beraberim.” buyurdu. Resulullah (s.a.), hem savaş gücünü arttırmak, hem de boş vakitleri değerlendirmek üzere, gençlerin okçuluk sporuyla meşgul olmalarını ve kendi aralarında yarışlar düzenlemelerini teşvik ediyordu.

O devrin spor çeşitleri arasında dirkele adında, mızraklarla oynandığı anlaşılan bir spor dalı da bulunuyordu. Habeşistanlıların Mescid-i Nebevî’de yaptıkları mızrak oyunları kadın-erkek pek çok kimse tarafından da seyredilirdi. Hz. Ömer bir defasında bunu engellemek istemiş, Resulullah ona “Bırak oynasınlar” demiştir. Hz. Aişe’ye bizzat Hz. Peygamber (s.a.), bu mızrak oyununu seyretmeyi teklif etmiş, onu ridasıyla örterek, mescidde icra edilen oyunu beraberce Hz. Aişe usanıncaya kadar seyretmişlerdir. Resulullah (s.a.) “Haydi Habeşliler! Gösterin kendinizi” diyerek, onları teşvik etmiş ayrıca “Eğlenceye düşkün genç kızların durumunu takdir edin, anlayış gösterin” buyurmuştur. Hadisler bu ve benzeri oyunları, mescidlerde dahi oynamanın, kadınlarla birlikte seyretmenin caiz olduğu, genç kız ve kadınları fazla sıkmamak, baskı altında tutmamak, meşru eğlence isteklerini anlayışla karşılamak gerektiğini göstermektedir. Bir bayram günü milli oyunlarını icra eden bir Habeşli kadını gören Hz. Peygamber (s.a.), Hz. Aişe’yi seyretmeye çağırmıştır. Bu cevazın düğün, bayram gibi günlere mahsus bulunduğu anlaşılmaktadır. Gösteriyi yapanın tesettüre riayet etmesi, seyredenin şehvet duymaktan emin bulunması da şarttır.

Avcılık: Maide Suresinin 2. ayetindeki izne bağlı olarak asr-ı saadette avcılık da yapılmıştır. Sahabe avcılığın bütün ayrıntılarını Hz. Peygamberden öğrenmiştir. İhramlıyken avlanmak yasaktır (Maide Suresi, 1). Nitekim Hudeybiye seferi sırasında Ten’îm mevkiinde askerlerin çevresini av kuşları ve vahşî hayvanlar sarmasına rağmen bunların avlanmaması şiardı. Bazı bölgelerde pek bol olan yaban eşeği avına çıkılırdı. Ancak Hz. Peygamber ehlî eşek etinin yenmesini yasaklamıştır. Öte yandan Medine civarında bulunan göl ve su birikintilerinde bol miktarda bulunan iyi cins balıklar da avlanıyordu. Ayrıca bir sefer esnasında yiyecek sıkıntısı baş gösterince, deniz kıyısında bulunan bir anber (balina) balığının etinden yenilmiş, hatta Medine’ye dönülünce Resulullah’a da ikram edilmiştir. Bununla birlikte Hz. Peygamber’in (s.a.) Akabe körfezindeki Maknâ halkına, çıkardıkları balıkların dörtte birini vergi olarak yüklediği rivayet edilmiştir. Hz. Peygamber (s.a.) Taiflilerle yaptığı antlaşmada, Taif’i haram (yasak) bölge kabul etti. Böylece burada bulunan ağaçların kesilmesi ve bu bölge hayvanlarının avlanması yasaklanıyordu. Böylece âdeta o bölge bir “millî park” haline. Fıkıhta avcılık ve atıcılıkta canlı hedeflerle ilgili bir sınırlama olduğu da bilinmelidir. Zira hadiste av kasdı olmaksızın canlı hedefler üzerinde yarışılması tasvip edilmemiştir.

Koşuculuk: Asr-ı saadette yapılan sporlardan biri de koşuculuktu. Hz. Peygamber (s.a.) Seleme b. Ekvâ ile Ensâr’dan birine, Medine’ye kadar koşu yarışı yapma izni vermişti. Bir sefer esnasında, hanımı Hz. Aişe’yle geride kalan Resulullah (s.a.), onunla koşu yapmış ve bu yarışı Hz. Aişe kazanmıştı. Birkaç yıl sonra yeniden yapılan başka bir koşuyu ise Hz. Peygamber (s.a.) kazanmış ve Hz. Aişe’ye “Bu birincilik, önceki birinciliğin rövanşıydı” demiştir. Hz. Ali’nin de iyi bir koşucu olduğu nakledilir.

Kurrek (Futbol): “Ayak topu” anlamına gelen futbolun geçmişi çok eskilere dayanır. Dünyanın birçok yerinde futbolu andıran oyunların daha ilkçağlarda oynandığı bilinmektedir. Divânu’l-lugâti’t-Türk’te Türkler’in yüzyıllar boyunca ayakla top oynadıklarına ilişkin bilgiler vardır. İçi havayla şişirilmiş kuzu postundan yapılan topla oynanan bu oyuna Orta Asya Türkleri “tepük” derlerdi. İslâm’dan önceki Cahiliye döneminde Mekkeliler de “kurrek” denilen bir tür ayak topu oynarlardı. Büyük kalabalıklar bu sporu seyretmeye gelirlerdi. Bu kurrek oyununu oynamak için Mekke’nin her semtinde sahalar bulunurdu. Medine’de de kurrek oynanırdı. Kaynaklarda bu oyunun şekli ve yöntemiyle ilgili ayrıntılı malumat olmadığı gibi Hz. Peygamberin (s.a.) bu oyunu yasakladığına dair bir bilgiye de sahip değiliz.

Sonuç itibariyle sporun ciddî faydaları ve bazen zararlarının yanında, yapan ve seyredenler için eğlendirici yanları da vardır. Asr-ı saadette gerek savunma gerekse daha güçlü ve sağlıklı olma amacıyla o günün şartlarında çeşitli spor dallarıyla uğraşılmıştır. Meşruiyet sınırları içinde olduğu sürece bu tür spor dallarıyla uğraşılması mübahtır. Önemli olan gerek rakip sporcuya, gerekse sporda kullanılan canlı varlıkların hayatlarına kastedilmemesi veya yaralanmalarına yol açılmamasıdır. Bununla birlikte hem sporun yapılışında hem de seyrinde dinî/fıkhî kurallara aykırı davranılmaması da gerekir.

Modern sporlara geçişin ardında sanayi devrimince desteklenen bilimsel gelişmeler yatar. Basketbol, voleybol, futbol gibi sporlar pazara sürülen yeni bir mal gibi, istenen özellikleri karşılayacak biçimde özel olarak geliştirildi. Kapitalist girişimcilik, sporların pazarlanabilir bir ürün olarak modernleştirilmesinde önemli bir rol oynadı. Boş zamanı değerlendirmek için oynanan geleneksel oyunların modern spor dallarına dönüştürülmesinde okulların ve üniversitelerin de önemli katkıları oldu.

“Atıcılık ve at terbiyesi dışında her oyunun bâtıl” olduğunu ifade eden hadise dayanarak bazı fıkıh bilginleri, diğer oyun ve eğlencelerin haram olduğunu söylemişlerdir. Ancak sahih hadisler, Hz. Peygamber ve sahabenin hayatı, oyun ve eğlencelerin bu üçünden ibaret olmadığını göstermektedir. Buna göre, hadiste geçen “bâtıl” sözünü, “haram” diye anlamak yerine, “boş, faydasız” şeklinde anlamak daha isabetli olsa gerektir. “Eğlenin ve oynayın; çünkü ben dininizde ağırlık ve baskı görmekten hoşlanmıyorum.” hadisi de yukarıda zikredilen sınırlamaya müsait değildir. Buna göre, günümüzde yaygın olan futbol, basketbol, tenis, bilardo gibi spor ve oyunları mubah saymamak için hiçbir delil yoktur. Ancak bütün oyun ve eğlencelerin mubah sayılması için, bazı şartlar gerekir. Mesela kısaca oyuna dalarak namazı ve ibadeti ihmal etmemek, oyunları kumara âlet etmemek, oynayanların ya da izleyenlerin dillerini kötü sözlerden sakınması, rakip oyunculara insanî ve ahlâkî ölçüler içinde davranışta bulunmak, icra edenlerin dinimizde belirtilen giyim-kuşam ölçülerine riayet etmesi gibi hususları zikretmek mümkündür.

İslâm kumarı yasaklarken belli bir şeklini kastetmemiş, mana ve neticesini hedef almıştır. Hangi âlet ve metotla oynanırsa oynansın, oyunun önceden belli olmayan sonucunda, taraflardan biri veya birkaçı kâr yahut zarar edecekse kumar gerçekleşmiş demektir. “Ey iman edenler! İçki, kumar, putlar ve fal okları, şüphesiz şeytan işi pisliklerdir. Bunlardan kaçının ki mutluluk ve esenliğe eresiniz. Şeytan şüphesiz içki ve kumar yüzünden aranıza düşmanlık ve kin sokmak ve sizi, Allah’ı anmaktan, namazdan alıkoymak ister. Artık bundan vazgeçersiniz değil mi?” (Maide Suresi, 90- 91) ayeti, kumarı hem haram kılmakta hem de bu hükmün hikmetlerini sıralamaktadır. Piyango, spor toto, müşterek bahis gibi tertip ve oyunları kim organize ederse etsin, bunlar ve adı zikredilmeyen benzer oyunların hepsi kumardır; daha büyük kalabalıkların oynadığı kumardır, kumarın bütün unsurlarını içine almaktadır. Bunlardan bazı tesis ve hayır kurumlarının yararlanması, İslâmî açıdan bu oyunları meşrulaştıracak bir mazeret değildir. Sporun geneline de bu ölçüler içinde yaklaşmak, onu kitleleri uyutan, yozlaştıran kumara dönüşen haliyle tasvip etmemek, fakat kişinin bedenî ve zihnî gelişimine katkıda bulunan şekliyle tasvip etmek en uygun formül olsa gerektir.

Prof. Dr. Vecdi AKYÜZ, Marmara Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi

Diyanet dergisi

YORUM EKLE