Hz. Mevlânâ ve kutup eseri: Mesnevî

Mesnevî, şüphesiz Mevlânâ’nın en büyük eseridir. Mevlana dördüncü cildin girişinde şöyle diyor: “Bu 4. cilt, dağılmış bulutlar arasından doğan güneşe benzer; bizi sevenlerin nurudur… Ardımızdan gelenlere define Mesnevî, insanın kendi içinde yapacağı bir yolculuk, bir keşiftir.”

Mevlânâ’nın eserlerinde sık sık atıfta bulunduğu bilge Feridüddin Attar’ın Mantık Al Tayr-Kuş Dili kitabında olduğu gibi aşılması gereken o yedi vadi, insanı olgunlaştıran evrelerin de simgeleridir aynı zamanda. Simurg’u aramak için Kaf Dağı’na yolculuk yapmayı göze alan kuşların, o aşılması zor ve sabır isteyen yedi vadinin sonunda bulmak istedikleri Zümrüd-ü Anka, aslında onların olgunlaşmalarını engelleyen bağlardan kurtulmuş, kendi öz değerlerine kavuşmuş yine kendi suretleri olur. Mevlânâ, her ne kadar “Attar aşkın yedi şehrini gezdi de, / Biz ancak bir sokağın dönemecindeyiz” dese de Divan-ı Kebir’deki binlerce gazelin, rubailerin coşkuyla yazılabilmesi için Tanrı’ya ulaşan o uzun ve meşakkatli yolun aşılmış olması gerekir. Tıpkı Feridüddin Attar’ın yedi vadisi gibi Sevgili’ye varmak için geçilmesi gereken yedi aşama: Arayış, sevgi, anlayış, ayrılık, birlik, hayret, fakirlik ve ölümlülük… insanın kendinden vazgeçip Tanrı ile birleşmesi, ölmeden önce ölmek, aynı zamanda tasavvufun da amacını teşkil eden bu son aşamada ruh tutku, hırs, kin, nefret, kıskançlık, bencillik, kibir ve düşmanlıklardan arınıp hoşgörülü, alçakgönüllü, merhametli, cömert, sevgi dolu bir yüreğe kavuşur. Mevlânâ’nın bizlere nasihat ettiği o ünlü yedi öğüdü de bunlardan ibaret değil midir?

Mevlânâ’yı etkileyen kişililer kimlerdi? O, eserlerinde kimlere atıfta bulundu? Hangi kitaplar onun içindeki öze ulaşmasına birer basamak teşkil etti? O’na ‘Ben ne mal isterim, ne mülk; ne devlet isterim, ne saltanat,’ dizelerini söyleten güç neydi? Mevlânâ’nn ilk öğretmeni babası Bahaaddin Veled olmalı. Yüzlerce âlimin oy birliğiyle seçtiği “Bilginler Sultanı” Belh’in ünlü medreselerinde ders veren bir büyük âlim. Bugün Afganistan’da, mezar-ı şeriften günümüz Belh şehrine doğru yolculuk yaptığınızda yolun kimi sağ kimi sol yakasında kum yığınlarını andıran eski Belh şehrini görürsünüz. Bir zamanlar “Ümmü’l-bilâd” (şehirlerin anası) olarak adlandırılan, binlerce âlime, binlerce medreseseye sahip bu ilim irfan şehri, şimdi kum yığınlarına dönüşmüş harabeler kenti. Şehir, binlerce Budist, Zerdüşt tapınaklarıyla, ta Helen uygarlığına uzanan geçmişiyle ve asıl İslâmiyet sonrası medreseleriyle, tasaffuvun, Fars edebiyatının gelişmesiyle ve ünlü bilgeleriyle sık sık isminden bahsettiren önemli bir kültür merkeziydi. Tıpkı “Güneşin Doğduğu Topraklar” olan Horasan’ın diğer önemli kültür merkezleri Semerkant, Buhara, Herat, Nişabur gibi. Batı’nın felsefesinin Doğu’nun inançlarıyla yoğrulduğu Horasan, Doğu’dan akın akın gelen Moğol saldırılarıyla Mevlânâ ve ailesinin Belh’den çoktan ayrıldığı 1220’li yıllarda bir daha o eski şatafatlı günlerine dönemeyecek kadar harap oldu. Belh’i terk edişi, belki Bahaaddin Veled’in Moğol tehlikesine karşı önsezileriydi, belki de dönemin Harzemşah’ına kırgınlığıydı; ama tüm olup bitenler Veled ailesinin kurtuluşu olmuştu. Selçuklu Sultanı’nın aileyi Konya’ya davet edişine dek uzun bir güzergâh takip edilir. Semerkant, Nişabur, Bağdat, Mekke, Şam, Halep, Erzincan, Karaman ve Konya… Yol boyu uzun soluklu konaklanılan yerlerdeki hayatlar ve zamanın önemli bilginleri de Mevlânâ’nın hayata bakışını etkilemiş olmalıdır. Bahaaddin Veled’in öğretilerinden oluşan tek kitabı Maarif, daha sonra Mevlânâ’nın gerek Mesnevî’de gerekse sohbetlerinin toplandığı Fihi Ma Fihi’de sık sık alıntılar yapacağı kitap olacaktır.

Mevlânâ’yı, bilgelik yolunda bir sonraki basamağa taşıyan babasının Belh’deki öğrencilerinden Seyyid Burhaneddin Tirmizî olur. Tirmizî, Mevlânâ’nın ruhsal gelişimini üstlenir, ona İslâmiyet’in ve Kur’an-ı Kerim’in saklı mânâlarına ulaşmanın yollarını gösterir. Mevlânâ, babasının ölümüyle yarım kalan öğrenimini yedi yıl boyunca kalacağı Halep ve Şam’da tamamlar. Tirmizî’nin öğretilerini ve sohbetlerini harmanladığı Makalat, daha sonra Mevlânâ’nın eserlerinde de etkisini gösterecektir.

Celâleddin Rumî’yi Mevlânâ yapan en önemli şahsiyet ise kuşkusuz Şemsi Tebrizî’dir. “Eşi bulunmaz bir gizli maden olmuşum; eşi bulunmaz bir deniz olmuşum ben, Tebriz’li Şems’i gördüm göreli” diye bahsettiği Tebrizî onun hayatın da güneşi ve dönüm noktasıdır. Arayıştan ölümlülüğe giden yol ona Şems ile açılır. Onun ruh güzelliği sayesinde İlahî Bir’liğin sırlarına kavuşur. Divan-ı Kebir’deki gazeller ve rubailer, O’nu damla iken coşkulu bir denize dönüştüren bu sürecin çok ama çok meşakkatli bir süreç olduğunu da gösterir. Şiirlerdeki ruh hâlleri inanılmazdır, dizeler, kiminde coşkulu bir neşeye, kiminde ürkütücü çığlıklara bürünür ve okuru başka bir âleme sürükleyip götürür. Şems, O’na kitapların öğretemediği sırları, evreni gönül gözüyle okumanın yollarını gösterir.

Mesnevî’nin yazılmasında öğrencisi Hüsameddin Çelebi’nin büyük emeği vardır. “Ey gönüllerin hayatı Hüsameddin, mânâları açıklamak üzere Mesnevî’nin altıncı cildini yazmak için gönlünden pek büyük bir arzu coşup taşıyor. Bir ismi de “Hüsamname” olan bu Mesnevî, senin cezben sebebiyle dünyaya yayıldı, elden ele geziyor.” diyen Mevlânâ, Mesnevî’nin ortaya çıkmasında Hüsamettin Çelebi’nin katkısını ve yaşadığı yıllarda dahi Mesnevî’ye verilen önemi belirtir.

Mevlânâ’yı etkileyen kitapların başında kuşkusuz Kur’an-ı Kerim gelir. O’nun en büyük eseri olan Mesnevî, Kur’an’dan alıntılardan oluşur. Mevlânâ, “Mesnevîmiz Vahdet dükkânıdır; orada Bir’den başka ne görürsen puttur.” derken yüzlerce hikâye ile bu İlahî Birliği anlatmaya çalışır. Kur’an, İncil ve Tevrat’ta geçen ortak anlatılardan faydalanır. Âdem ve Havva’nın cennetten kovulmaları, Nuh’un tufanı, kimi kasırgalarla kimi depremlerle yok olan Ad ve Semud’un kavimleri, başlarına taş yağan Lut ve Hud kavimleri, Süleyman’ın konuşan hüthütü, sırlı yüzüğü, Seba Kraliçesi Belkıs’ı, Musa’nın mucizevî asası, hak yoluna davet ettiği Firavun’u, Yusuf’un sihirli gömleği, İbrahim’in karıncaları ve bir sivrisineğin alt ettiği Nemrut’u, İsa’nın mucizeleri, Meryem’i ve Hz. Muhammed’in öğretileri… Köpekleriyle “Mağara Arkadaşları” yani Ashab-ı Kehf de Mesnevî’dedir, Hızır da, Cebrail de, İsrafil de, Harut ve Marut’un hikâyeleri de… Tanrı’nın bütün elçileri ve melekleri, onların hayatları, sözleri ve mucizeleriyle Mevlânâ’nın Mesnevîsi’nin başkahramanlarıdır.

Mesnevî’nin kahramanları yalnızca peygamberlerle sınırlı değil. Kimi iç içe geçmiş hikâyelerde eski çağların diğer efsanevî simalarına da rastlanır. Ünlü İngiliz oyun yazarı William Shakespeare’in Romeo ve Juliette’ine esin kaynağı olan ve Alman düşünürü Goethe’ye Doğu Batı Divanı’nı yazdıran Leyla ile Mecnun’un ölümsüz aşkları, Yusuf ile Züleyha’nın hüzünlü öyküleri, Gazneli Mahmut ile kölesi Ayaz’ın, Hüsrev ile Şirin’in, Hint destanı ‘Vise ve Ramin’in öyküleri Mevlânâ’nın İlahi Birliği anlatmak için Mesnevîsi’nde kullandığı hikâyeleri oluşturur. Mevlânâ Mesnevîsi’nde bu hikâyeleri bizim de okumamızı tavsiye eder: “Vise’nin, Ramin’in, Husrev’in, Şirin’in hikâyelerini oku, o ahmakların haset yüzünden neler yaptıklarını gör. Âşık da yok oldu, maşuk da.”

Mesnevî’nin ders veren hikâyelerinde insanlara has kimi iyi kimi kötü karakterler yüklediği hayvanlar da yer alır. Aslanla tavşan, kurtla tilki, fareyle deve, balıklar, karıncalar ve cins cins kuşlar sık sık kimi kendi aralarında kimi de insanlarla konuşur. Fransız şairi La Fontaine’in, Ezop’un fabllarına ilham kaynağı olan Beydeba’nın Kelile ile Dimne’sindeki öyküler de Mesnevî’de bir bir çıkar karşımaza. Özlü beyitler ve kıssalar ise bazen hikâyelerin başında bazen de sonunda görülür ve kelimelerin arkasındaki gizemi, derinliği yakalayabilmek için bu öykülere yabancı olmamak gerekir.

Mevlânâ’nın Farsça’nın yanında şiirler yazacak kadar Arapça, Türkçe ve Rumca’yı bildiğini de görüyoruz. Mevlânâ, dönemine ve öncesine ait ilmî ve dinî bilgilere önem vermiş. O bu konuda babasının “Ey oğlum! Sana vasiyet ediyorum ki: Herhâlde ilim, edep ve takva üzerine bulun.” şeklindeki öğüdünü kendi oğlu Sultan Veled’e de vasiyet edecektir. Firdevsi, İbn Sina, Senaî ve Feridüddin Attar’ın eserleri, Yunanlıların efsane tabibi ve filozofları Galenos-Calinus (Galenos), Pisagor ve Eflatun’un öğretileri Mesnevî’de kimi göndermelerle, kimi de alıntılarla yer alır. Senaî ve Atar, Mevlânâ’nın en çok sevdiği şair ve düşünürlerdir. Mevlânâ semboller yaratmayı, üstü kapalı konuşmayı sever. Deniz, köpük, kuş, kafes, güneş, ayna ve daha birçok kelime onun dilinde başka baka hâllere bürünür.

Sekiz yılda tamamlanan Mesnevî’de kimi de bazı bilgelerin hayatlarından harmanlanmış anlatılar yer alır. Bu bilgelerden en önemlileri şüphesiz İbrahim Ethem, Beyazıt Bistami ve Hallacı Mansur’dur. Her üçü de dünyevî hükümdarlıktan vazgeçip ilahî gerçeği arayan dervişlerdir ki Hallacı Mansur’un vecd hâlinde iken Kur’an-ı Kerim’deki “Nereye dönerseniz Allah’ın yüzü oradadır.” ayetine dayalı o ünlü “Enel Hak” (Tanrı Benim) sözü çevresindekilerce Tanrı’ya meydan okumak olarak algılanınca idam edilir. Kim bilir belki de bu olay yüzünden Mesnevî uzayıp gitmiş, okurun Mevlânâ’nın öğretilerini anlayabilmesi için yirmi beş binden fazla beyte ve altı cilde dönüşmüştür.

Gözümüze bak da hakkın cemalini gör, çünkü bu, gerçeğin kendisi ve katıksız bilginin ışığıdır. Hak da kendi güzelliğini bizde seyreder. Sakın bu sırrı açıklama, kanını yerlere dökerler.”

“Beden bakımından ondan ayrıyım ama bedensiz ve cansız ikimiz de bir nuruz. Ey arayan kişi! ister onu gör, ister beni. Ben O’yum O da ben.”

“Sen bizim tıpkımızsın, dedim, ey can! ‘Amma yaptın,’ dedi. ‘O da ne demek?’ ‘Şu gördüklerin hep Ben’im’. Yoksa dedim sen O musun? ‘Hey kendine gel, sus!’ dedi, ‘Benim ne olduğum dile gelmez.”

Kumsalda oturup denizi seyretmek güzeldir, kıyıda dalgalarla, köpüklerle oynamak, sığ yerlerde minik kulaçlar atmak, denizin püfür püfür esen serinliğini solumak, tazeliğini koklamak ve onun çağıran sesine ara ara kulak kabartmak, derinlere dalamasak da, açılıp büyük kulaçlar atamasak da, dalıp inciler çıkaramasak da ki buna sebep iyi yüzme bilmezliğimizdir; ama yine de oynamak kumsalda, güzeldir. Aslında biliriz, “Bu denizde ne ölmek var bize. Bu denizde ne gam, ne dert, ne keder. Bu deniz alabildiğine muhabbet. Bu deniz iyilikten, cömertlikten ibaret.” Biliriz de… “Ben bir denizim, kendi varlığı içinde taşan, uçsuz bucaksız, alabildiğine geniş, kıyısız, hür bir deniz” diyor Mevlânâ… Yüzme bilmesek de denizin çağrısına kayıtsız kalmak, mümkün müdür?

Mevlânâ’nın makamı sekiz yüz yıldır hiç ara vermeksizin her gece ama her gece yeni bir sema gösterisine hazrlanıyor. Her gece saf saf dizilmiş sandukaların kapakları bir bir açılıyor. Birer meleği, birer yıldızı anımsatan bembeyaz giysileri ile dervişler, üflendikçe neyin huzur veren sihirli sultan-ı yegâh nağmeleriyle dönüyor, döndükçe etekler yelpazeleniyor, döndükçe aşklar tazeleniyor ve ortada Mevlânâ, tıpkı bir güneş gibi insanlığı aydınlatmaya devam ediyor.

Mevlana’nın ve Mevlevîliğin hayatımızdaki ve kültürümüzdeki yeri daima var olacaktır.

YORUM EKLE

banner19

banner36