Kapadokya’da kış papatyası bulmak

Güzel atlar ülkesi Kapadokya… Kapadokya, coğrafi olarak sadece bir yerel mekân ismi değil, binlerce yıl medeniyetleri koynunda barındırmış kadim, evrensel kimliği olan bir kültür tarihidir.

Kapadokya’da kış papatyası bulmak

Bu bir gezi yazısı değildir.

Kim bilir belki de henüz kendinizin bile okumakta geç kaldığı yazgınızı okuyacaksınız.

“Hüzün Yanığı” coğrafyasını yazdığımız bu yazıda kendinizi kâh Kapadokya’da yaşıyor zannedecek, kâh kahramanları bir yerlerden tanıdığınızı düşüneceksiniz. Hani bazı anlar olur bir olaya tanık olduğumuz, bir sözü duyduğumuz yahut bir kitabı okurken “Ben bu olayı daha önce yaşamış, rüyamda görmüş gibiyim” dersiniz ya, işte öyle bir yazı...

Rahmetli babamın rivayetine göre köyümüz önceleri Avanos’a bağlıymış. Sonraki yıllarda Kozaklı ’ya bağlı bir köy olmuş. Nihayet 1995 yılında Kırşehir Mucur’a bağlanmış. Ondandır ki, kitaplarımda öz geçmiş kısmında doğum yerim olarak “Kapadokya ikliminde doğdu” ibaresi vardır.

Çocukluğum Kırşehir’de, gençlik dönemim ve yükseköğrenim yıllarım Konya’da geçti. 25 yaşına kadar gördüğüm sadece iki şehirdi. Evlilik Kayseri’den olunca Konya-Kayseri arasında sürekli otobüsle gel-git yolculuklarında hafızamda sadece otobüs camlarından görülmüş bir film şeridi gibi hızlıca seyredilendi Kapadokya. Oysa Kapadokya denince sadece turistik bir bölge anlaşılmamalıydı çünkü aynı zamanda aşkın coğrafyasıydı. Aşkı yazan bir kalem olarak aşk ikliminin esintilerini, büyüleyici güzelliklerini uzaktan seyrederek tanımak-yaşamak olamazdı. Kapadokya’da geçen bir aşk romanı yazmalıydım. Konu, karakter, hikâye nasıl olmalıydı? Sorularından önce her kitapta olduğu üzere kimi, neyi yazarsam orada olmalı, toprakların kokusunu, insanların sessiz bakışlarından yüreklerinin sesini duymalıydım. Yaşamadığını yazamazsın. Yaşayamıyorsan bir yaşayanı bulmalısın. Öncesi beşeri aşk, sonrası ilahi aşka giden bir hikâye olmalıydı.

Mevsimlerden kıştı. Aylardan Şubat. Soluğunu ağzından çıkar çıkmaz donduran kuru ayaz bir hava. Nevşehir yolculuğumda bana refakat eden menajerimiz Ayşe Nur Hanım ile fikir alış verişi yapıyoruz. Hikâyenin başlangıcı soğuk bir Şubat akşamı olsun. “Öyle olsun bundan sonra kalem konuşsun” dedim.

Bir kış papatyası rüyası

Kitabın ilk yazım kampından aylar sonra bu sefer Mayıs’ta gelinciklerin rüzgâra yapraklarını teslim etmediği günlerde geldim. Baharı da gördüm Kapadokya’da. Ardından yazın o kavurucu Ağustos ayını da yaşadım. Hikâye bir kış papatyası rüyasıyla başladı, gelincik tarlasıyla devam etti. Karakterler yavaş yavaş gün yüzüne çıkıyordu. Cem, Turna, Münire anne, gazeteci Metin ve fotoğrafçı Burak. Hikâye çok güzel gidiyordu, Kapadokya kaleme Kızılırmak akıcılığı sunmuştu adeta. Birinci yıl bitmeye yakındı, ama hâlâ kitabın ismi ortada yoktu. Belki de kitap kendi ismini kendisi verecekti. Zorlamanın gereği yoktu. Kitabın yazılma kamp dönemlerinde Nevşehir ve ilçelerine kaç kez geldiğimi artık sayamayacak kadar gelmiştim. Ve tüm bu dönemlerde bir Nevşehir sevdalısı olan gazeteci kökenli belediye başkanı Hasan Ünver ve Selçuk İlahiyat Fakültesi’nde öğrencilik yıllarından arkadaşım olan belediye başkan yardımcısı Yusuf Kaya dostum bana her türlü imkânı, lojistik desteği sağlıyorlardı. Tabii Ayşe Nur Hanım’ın katkı ve destekleri de kitabın gidişat yolculuğunu güzelleştiriyordu. Hatta “Hocam Kapadokya’nın üç mevsimini de yaşadınız. Ancak sonbaharını yaşamadınız, güz mevsimini de yaşayın bence, kitabın ismi de bu mevsimde doğacak. İnanıyorum ki bu kitap diğer kitaplarınız gibi seri hâlinde olacak, tek kitaba sığmayacak” demişti. Nitekim dediği gibi de oldu. Haklı çıktı. Kitap ismini bulduktan sonra 1,2 ve 3 olarak devam edecekti. Kapadokya’nın bereketi biteviye artacaktı kalemin ucunda.

O senenin Temmuz’unda önce ağabeyim Gürsel Yağmur, iki gün sonra da Şems yüreklim, ay yüzlüm Murat Göğebakan’ın vefatları beni derinden sarstı. Günlerce her ikisini toprağa emanet eden parmaklarım kalemi tutamaz oldu, çünkü elime aldığım kurşun kalem sanki mezarlarına toprak saçtığım küreğin sapı gibi geliyor, canımı acıtıyor, yüreğimi yakıyordu.

Doğduğum Eylül ayı Kapadokya’da üzüm hasat zamanı, pekmezlerin kaynatıldığı demler... Avanos’ta başlayan hikâyenin ikinci serisi Orta Hisar’da Mahzen Konağı’nın mağara odasında tadını bulacaktı. Ve üçüncü seri sanki düşük yapan bir annenin ruh haletiyle yazılmaktan vazgeçilecekti. Çünkü Turna ve Suna asaletin vakarıyla ölmüşlerdi. Cem ilahi aşk sonrası yüreği seraptan başka bir şey olmayan hayal ile hayalet arasında var mıydı, yok muydu bilinmez olan Mihriban’a değil maneviyat yurduna vuslat edecekti. Saksı çiçeği mor menekşeyi sulayan eller bitmezdi, bize dağlarda eriyen kar sularının erimesiyle sulanan kış papatyaları ve yağacak yağmurun naz yapmasını beklemeyen gelincikler saf sade kokularını sunabilirdi. Kır çiçekleridir gizli cennetimizin kokularını yapraklarında hoyrat rüzgârlara rağmen sadıkane saklayıp koruyan. Gerisi saksılarda loş ışıklarla beslenen parfüm kırıntılarıydı.

Her mevsim bambaşka güzellikler sunan Kapadokya’ya en çok sonbahar yakışıyordu.

Sonbaharda bakarsınız bir gün kapkara bulutlar, gün doğumu başlayıp gün ortasında kaybolan sis örtüsü, rüzgârla saklambaç oynayan duman kütleleri, ertesi gün dağların ardında bir göz kırpıp kaybolan, peri bacalarına şaka yapar gibi birden ortaya çıkan güneş. Aydınlık gök mavisi ikindiye doğru güneş vadilerin üzerinden çekilince yerini mor bir görüntüye bırakıyordu. Renkler, şekiller öylesine çok, öylesine intizamlı değişir ki Kapadokya’da, bir hayal geçidinden geçer gibi geçersiniz duygudan duyguya. Ve oturur bir peri bacasının duldasına, seyredersiniz kaya taşlarının üzerine çöreklenmiş tozlarda geçmişin küflü hatıralarını. Nice aşkın ayrılığına şahit olmuştur dumanı tütmeyen peri bacaları. Ve nice küllerini savurmuştur yürekten göğe. Kimi zaman beddua fısıltısında, kimi zaman kırılgan naz tınısında…

Bir coğrafyayı, bir toprağı, mekânı bizim kılan, oralarda gönül huzuru yahut gönül sızıyla yaşamamızı sağlayan şey evler, sokaklar, dağlar, vadiler, mağaralar, oyuklar değil içinde hatıralarımızı saklayan yaşanmışlıklar, yanılgılar, sevinç sesleri, gözyaşı kokusu ve ruhumuzun renkleridir.

Kendine kaçış ve kendini buluş

Kapadokya’nın insanları kendi kucağına çağıran sesindeki esrarengizlik de işte buradadır. Bir annenin koynuna, bir sevgilinin göğsüne, bir babanın dizine, bir adamın omzuna yaslanmaya çağırır gibidir. Ve insanların ürkütücü ve metalik seslerle harap olan ruhlarını bu güzel topraklarda dinginleştirmek, dinlendirmek için buralara akın ettiği boşuna değildir. Şehrin tekdüze yaşantısından ve boğan havasından, trafiğinden özellikle sanal yıkımlardan, sahte insan ilişkilerinden, kerhen konuşmalar, göstermelik gülüşlerden iğrenen ve kaçıp arınmak, durulmak ve bir damlacık huzur bulma gayretiyle güzel atlar ülkesine koşmaları beyhude değildir. Bu gelişler turistik bir geziden daha çok “kendine kaçış ve kendini buluştur”. Tıpkı Turna gibi… Adeta Cem’in cinnete ramak kala İstanbul’dan Kapadokya’ya kendini atması misali…

Eylül’dü. Mağrur bir hüzne bürünürdü Kapadokya. Ve hiç ateş olmadığı hâlde insanın genzine bir yanık kokusu yayılırdı. Sanki acının yangınlarını yüreğinden saçlarına ter ter akıtan ateşleri vardı da söylemeyi onur meselesi sayan hüzünbaz bir gelin gibiydi Kapadokya.

Değil midir ki, hüzün sana içinde çile mürekkebi ile yazılmış olgunluk mektubu olan zarftır.

Her bakan göze gözükmeyen kış papatyalarını görmüştüm karanlık bir mağarada. Herkesin mantar sandığı aslında papatyaydı. Uzanan her ele kendini kopartmayan bir nazenin çiçekti kış papatyaları. Bahar papatyalarından farklıydılar. Göbekleri beyaz, yaprakları sarıydı. Ve sessizliklerini şu söz ile noktaladılar:

“An gelir, bir papatyanın son yaprağında kopar kıyamet…”

10 Aralık 2014’te kitabın birinci serisi tamamdı. Ama ismi hâlâ meçhuldü. Kitap yetimdi isim açısından. Taslağı Kapı Yayınevi’ne teslim etmiştim. Editörüm yüzüme şaşkınlıkla bakarak;

“Hocam taslağı okudum. Kitap iyi güzel de ismi ne?”

“Henüz bilmiyorum. Bekliyorum.”

“…”

“Kapak çalışmasında görselleri bulalım belki resimler, kapak tasarısı isim bulmada öncülük eder, aklımıza gelir. Bulmuş oluruz.”

İki gün boyunca yayınevinde sabahtan akşama harıl harıl çalışıyoruz. Yayınevimizde ben de olmak üzere birçok yazarın program koordinatörlüğünü yapan menajerimiz Ayşe Nur Hanım odadaki telaşımıza şahit olmuştu.

“Hocam maşallah çok harikulade kitap olmuş. Taslağı bir gecede okudum. Ne kadar ağladığımı bilmiyorum. Peki, ismi ne oldu?”

Editörüm Rıfat Bey, “Ah bir de ismini bulsak, günlerdir isim ararız. Taslağı siz de okudunuz. Sizin bir öneriniz var mı isim hususunda?”

“Estağfurullah haddime düşmez. Hocam varken biz nasıl isim verebiliriz ki, netice de kitabı yazan o.”

Uzattığı çay bardağını alıp teşekkür ettikten sonra ona bir soru sormayı akıl ettim.

“Ayşe Nur Hanım sizin hiç yüreğiniz yandı mı?”

“…”

“Hangi yanıklık vardır ki toprağa girseniz bile sizi bırakmaz?”

“Hüzün…” dedi. Ardından, “Hocam buldum ismini: Hüzün Yanığı.”

Hüzün Yanığı Şubat ayında yazılmaya başlanmıştı. 2 sene sonra yine Şubat ayında yayınlanmıştı. Gala imzasını Nevşehir hak ediyordu. Biz de öyle yaptık. Kapadokya’ya vefa borçluydum.

Güzel atlar ülkesi

Gelin biraz da Kapadokya’yı turlayalım.

Güzel atlar ülkesi Kapadokya… Kapadokya, coğrafi olarak sadece bir yerel mekân ismi değil, binlerce yıl medeniyetleri koynunda barındırmış kadim, evrensel kimliği olan bir kültür tarihidir. Toroslardan, Yozgat’a, Konya Gilistra’dan Kırşehir Hirfanlı’ya Kayseri Kapuzbaşı şelalesinden, Malatya’ya, Aksaray Ihlara vadisinden Sivas’a kadar uzanan büyük, geniş bir kadim medeniyetin bölgesel ismidir. Ankara ve Eskişehir dışında tüm İç Anadolu ve kısmen Akdeniz’i kucaklar Kapadokya. Bölge olarak onlarca şehri içinde barındırır. Kapadokya’nın merkezi, aynı zamanda dünya barış merkezi olan ve tarihteki ilk barış anlaşmasının da imzalandığı Nevşehir’dir.

Ürgüp, Göreme, Zelve, Çavuşin, Avanos, Orta Hisar, Uç Hisar, Derinkuyu ilçeleri, köyleri tüm sahasıyla Nevşehir Kapdokya’nın adeta kalbi konumunda.

Kapadokya iklim yapısı, coğrafi güzellikleri, ırmakları, yemek kültürü, Üzüm bağları, sanatı, el işçiliği, dokuması, türküsü, edebiyatı ile Anadolu’nun adeta asırlardır emanetini taşıyan bir harikalar yurdu.

Kapadokya’ya ilk kez gidenlere tavsiyemiz gökyüzünü iyi seyredin. Mavinin en berrak hâlini, beyazın diğer renklerle uyumunu, Mordan kızıla kaçan renk cümbüşünü en belirgin Kapadokya semalarında görebilirsiniz. Kendini saklarcasına bir çukura sığınmış gibidir orada tepeler, vadiler. Kapadokya’da hangi yöne giderseniz gidin her tarafta göğe doğru yükseldikçe incelen ve başında elips dairesel kayadan şapkasını takmış peri bacalarını, keskin sivri kayaları, ağzını yere doğru açmışçasına büyük girişleri olan mağaraları çokça görürsünüz. Bazen iç içedirler bazen de ayrı, vakarlı hâldeler. Uzaklardan Erciyes Dağı’nın silueti ve ay ışıkları gecenize misafir olur. Erciyes, gecenin içinde bir kayıp masal dağı gibi durur bakar size öylece.

Dediğimiz gibi her mevsimde ayrı güzellikler, her yöresinde farklı mutluluklar yaşatan bir ahu gözlü dilber gibidir Kapadokya ve sizi kendine esir, zebun eyler. Adeta küllerin içinde açan çiçek gibi… Size kuşlar gibi bir özgürlük hissi verir. Başınızı ne vakit göğe doğru kaldırsanız bir masalın içinde olduğunuzu hissettirir size.

Ürgüp’te peri bacalarının görüntüsünde bir güvercin süzülüşünü yaşarsınız. Kanat kanat olur tüm kuşlar yıldızların ötesine alıp götürür sizi.

Zelve’de havalanan uçan balonlar sizi yıldızlardan geri alıp Kelebekler Vadisi’nde gezindirir. Uç Hisar eteklerine inersiniz tüy hafifliğinde ciğeriniz havanın en temizini çekmiştir. Orta Hisar mağaraları size sıcak döşek, yorgunluğunuza naif birer yorgan olur, bebek uykularını yeniden yaşarsınız. Hele de Orta Hisar’da Mahzen Konağı’nın terasındaysanız elinizi uzattığınızda yıldızları toplayacak gibi olursunuz.

Gün doğumunu Ürgüp’te karşılayıp gün batımını Âşıklar Tepesi’nde uğurlayınca güneşin renklerle dans ettiğini göz kırpmalarını yaşarsınız. Ve gurup güneşi size ılık bir Orhan Gencebay şarkısı hediye ederek batıp gider:

Batarken ufuktan bir akşam güneşi

Bırakıp gitmiştin beni sen sevgilim

Yıllar yılı oldu hâlâ dönmedin geri

Ne olur ne olur ne olur dön bana

Bak batıyor yine akşam güneşi

Aşkımı dillerde gözümü yollarda

Kimsesiz bıraktın şu gurbet ellerde

Sanki kara bulut seni saklıyor benden

Ne olur ne olur ne olur dön bana

Yine gölgelendi akşam güneşi.

Derinkuyu’da yer altı şehrinde serin havanın derinizden iliklerinize ılgıt ılgıt ferahlıklar üflediğini tadarsınız.

Avanos’ta çamura banan ellerinizle çömleği mi yoğurduğunuzu, yüreğinizi mi yoğurduğunuzu bilemezsiniz. Dar sokaklardan, kesme taşlı yollardan asırlar öncesinden gelen nice aşkların vazgeçişler, hayıflanmalar, yanılgılar ve yenilgilerin seslerini işitir gibi olursunuz. Ayaklarınız aklınızdan habersiz sizi Turna’nın gelin yaşadığı konağa götürür. Esrik bir “Hüzün Yanığı” kokusu yayılır etrafa. Büyük eski tahta kapıyı açıp aralamaya korkarsınız. Ayaklarınız gerisin geri gitmek ister bu sefer aklınız ayaklarınızı dinlemez. Bir ölünün ıslak sesleri hâlâ duvarlarda çınlamaktadır. Cem midir sesin sahibi, Turna mıdır? Buna kulağınız değil yüreğiniz karar verecektir. Artık Halil Hoca da yoktur ki sizi düştüğünüz girdaptan alıp çıkarsın. Tabii okuyucu bilmez “Hüzün Yanığı” 3. serinin yarısının yazılıp sonra taslak kâğıtların yakıldığını. Okuyabilseydiniz Mihriban’ın bir tartışma esnasında kaza kurşunu ile Halil Hoca’yı vurduğunu da bilecektiniz.

Eğer mevsim kışsa ve yolunuz Avanos’a düşmüşse sizi Edip Akbayram’ın kadife tınısındaki şarkısı karşılar:

Hasretinle yandı gönlüm,

Yandı yandı söndü gönlüm.

Evvel yükseklerden uçtu

Düze indi şimdi gönlüm.

Gözlerimde kanlı yaşlar

Hasretin bağrımda kışlar.

Yukarıda bahsetmiştik: Kapadokya cazibeli şivekâr bir dilberdir, sevenini kendine esir ve zebun eder. Bu zebunlardan ikisi de Musa Eroğlu ve Edip Akbayram’dır.

Seneler önce Kapadokya’ya gelen Edip Akbayram ve eşi vurgun kaldıkları Avanos’a yerleşmişlerdir. Altı ay İstanbul’da, altı ay da Avanos’ta yaşamaktadırlar.

Makas dergimiz için yazdığımız Kapadokya yazı yolculuğuna yine bir “Hüzün Yanığı” cümlesi ile veda ediyoruz:

Şimdi sensiz kaçıncı gurbetteyim bilinmez,

Şimdi hasretinin hangi yangınındayım görülmez!

Bir Kış Papatyası kadar dışım beyaz içim kapkara,

Aşkın fırçasını alıp beni boyama, rengim çizilmez.

Sinan Yağmur, Kapadokya’da kış papatyası bulmak, MAKAS dergisi, Şubat-Mart 2019, sayı 6.

Güncelleme Tarihi: 02 Nisan 2019, 09:43
YORUM EKLE

banner19