Ketebe Yayınları etiketiyle 2019 Haziran’ında yayımlanan Osman Cengiz’in “16. Yüzyıl Osmanlı Düşüncesinin Kaynakları” kitabı Osmanlı İmparatorluğu için pek çok açıdan bir değişim ve dönüşüm süreci olan 16. asrı düşünce tarihindeki süreklilik ve kırılmalar üzerinden inceliyor. Osman Cengiz, hem döneme damgasını vuran hem de sonraki asırlardaki düşünce geleneğinde belirleyici katkıları olan Osmanlı âlimlerinden Çivizâde, Ebussu’ûd ve Birgivî arasındaki tartışma konularından hareketle irdeliyor süreci.

Osmanlı düşüncesine dair önemli bir kesit sunan kitap işlediği isimlerden hareketle özellikle fıkıh ve tasavvuf düşüncesini ele alıyor. İlk bölümde ‘aklın teorik örgütlenmesi’ başlığı altında zihniyet kavramı masaya yatırılmış. 16. asır söz konusu olduğunda Dâru’l-hadîslerin aklî ilimleri etkilediği bilinmektedir. Yazar Kanunî devrinde açılan Süleymaniye Dâru’l-hadîsi’nden haraketle bu değişimin temel dinamikleri üzerinde duruyor.

Kitabın ikinci bölümünde “ahlakın pratik yansıması: tasavvuf” konusu etrafında bahsi geçen üç âlimin tartışma konuları ele alınmış. Bunların başında raks-devran, sema ve vahdet-i vücud gibi meseleler gelmekte. Üçüncü bölümde ise bahsi geçen âlimlerin bu konulara dair fetvalarına yer verilerek adalet anlayışları tahlil edilmiş.

Kitaba göre Ebussu’ûd Efendi geleneksel fıkıh anlayışı üzerinden örfi maslahatı dikkate alarak kamu düzenini savunmaktadır. Şeyhülislamlık vazifesinde bulunmuş olsa da Çivizâde’nin hukuk tasavvuru ‘yalıtılmış ve literal’ bir niteliğe sahiptir. Yani o, ‘sosyal şartları ve toplumun ihtiyaçlarını görmezden gelmiş’ ve Hanefî fıkıh metinleri dışındaki kaynaklara itibar etmemiştir. Birgivî ise bu iki isme kıyasla orta yolcu bir yaklaşım sergilemiştir.

Osmanlı düşünce geleneğinin Razî geleneğinden beslendiğine dikkat çeken Osman Cengiz, ikinci bölümde bunların kelam, fıkıh ve tasavvuf üzerindeki yansımalarına işaret ediyor. Bir adım sonrasında ise 16. yüzyılda öncelikle siyasi-toplumsal alandaki farklı gelişmelerin yol açtığı değişimlere dikkat çekmekte. Bu bağlamda çok tartışılan bir meseleye de değiniyor yazar. Bazı akademik çalışmalarda Birgivî ve Çivizâde'nin Osmanlı Selefiliğinin temsilcisi olduğu yönündeki görüşü eleştiriyor.

Öncülleri Hariciler olsa da Selefiliğin modern bir yorum olduğunu vurgulayan yazar, Birgivî ve Çivizâde'nin Selefi olduğunu iddia etmenin anakronik bir hata olacağını savunur. Bunu temellendirmek için de Selefi düşüncenin temel ilkelerini sistemli bir şekilde inceleyerek söz konusu görüşü çürütür.

Yazarın Hariciler, Kadızâdeler ve Vehhâbilerin temel aksiyomlarından hareketle “Selefi zihniyetin varlık kodları”nı sistemli bir şekilde tasnif ettiği bölüm, Selefi zihniyeti anlayabilmek adına da oldukça faydalı. Bu sebeple alıntılayalım.

“Hâricîler, Kadızâdeliler ve Vehhâbîlerin yani fikrî zihniyet olarak çoğunluğun selefî kabul ettiği toplumsal gruplar için varsaydığımız selefî zihniyet paradigmasının unsurları şu şekildedir:

Nefret

Kendince yanlış olanın veya ötekinin varlığını tehdit olarak görme hissidir. Selefî zihniyet paradigmasının mahiyetidir. Kendi tarafında hak ve doğru olanın mevcudiyetine inandığından ötekini hak olan için, yani kendi varlığı için tehdit sayar. Toplumsal veya şahsî manada bu hissin kaynağı, ezilmenin çaresizliği olabileceği gibi ezmenin cazibesi de olabilir. Nefret hissi, bu paradigma mensuplarının zihniyetini diğer iki tasavvur ile birlikte bir duvar gibi kuşatır ve geçirgen değildir. Dolayısıyla tasavvur unsurlarından (nefret, adanmışçı kimlik, takdîsî lafz) birinde değişiklik meydana gelmeden bu kimselerin dünyasına ulaşmak imkânsızdır. Harici, Kadızâdeli ve Vehhâbî hareketlerinde bu mahiyeti görmek mümkündür. Aslında aynı mahiyet, kendisi dışındaki kültürleri zararlı gören her anlayış için söz konusudur.

Adanmışçı Kimlik

Kendisine, kendini veya diğerini feda/tercih etme mecburiyeti yükleyen kimlik. İster dinî, ister din dışı olsun kendi ile diğeri arasında tercih yapmak zorunda bırakma aslında sunî bir yönlendirmedir. İnsanlar pekâlâ birlikte ve huzur içinde yaşayabilir. Fakat selefî zihniyet paradigmasının hüviyet algısına göre tercih zorunludur. Bu zihniyet mensubu kimse "insanların iyiliği için" onlara zarar verebilir. Tanrı, insanlar veya taraftarları için kendini feda edebilir. Bunu tamamiyle onların veya çocuklarının geleceği adına yapar. Bu hususta samimi de olabilir. Zira manevî/kutsal bir davaya bağlıdır. Bu paradigma sahibi tam aksine bencilce bir tavırla, kendisi için herkesi riske de atabilir. Bu durumda kendi geleceği için buna mecbur olduğunu düşünür. Bu takdirde önemli olan toplum veya diğerleri değil, fert yani kendisidir. Burada fert, şahıs olabileceği gibi ayrıcalıklı bir çıkar grubu da olabilir.

Takdîsî Lafz

Herhangi bir önerme ve kavrama kutsiyet/dokunulmazlık veya günah/suç yükleyerek onun gerçek niteliğinden farklı bir sonuca yönelmedir. Bu terkip bize lafzın, zihin tarafından "takdis edilmiş" biçimde algılanmasını vurgular. Modern dönemler için bunu "slogan" olarak ifade mümkündür. Genel manada ise dini bir metin veya karizmatik liderin sözlerinin (nassın) taşıdığı kutsiyet ile örneklenebilir. Takdîsî lafzın ortaya çıkış biçimi çoğunlukla muğalatadır.

Nass

İnananları için kutsal/postulat sayılan her türlü metin ve önerme: Burada akıl yer alsa da çalışma biçimi, paradigmanın mahiyet ve hüviyeti tarafından sınırlanır. Kısaca bu paradigmaya mensup politik veya fikrî üniteler, nefretin ve adanmışçılığın yönlendirmesi altındadır. Nass temel hareket noktasıdır. Bu "nass" dinî bir metin olabileceği gibi "kutsal" bir şahsın sözleri de olabilir. Burada zihnin odaklandığı nokta, özneye neyin yüklendiğidir. Dolayısıyla yargı bildiren önermelerin o şekliyle hayata geçmesi istenir. Yorumlayarak onları "tahrif" etmek doğru değildir. Zira nass üzerine söylenecek her söz, onu söyleyenin fikridir. Nassın nâtıkı ise demek istediğini oraya "açıkça" yazmıştır.

Mugalata

Safsatadır. Selefî zihin, "Hüküm ancak Allah’ındır" gibi bir dini önermeyi kendi penceresinden yorumlayarak bambaşka vadilere girebilir. Sadece din değil din dışı sahada da bu zihniyet takdisî lafzı, muğalata üzerinden uygular. "Doğa, tüketeceğimiz enerjiden daha önemlidir" veya "Ağaç, yoldan daha değerlidir" gibi önermeler bu kabildendir. Bu önermeler, muğalata üzerinden sizi tercihe zorlar. Hâlbuki makul çözümlerde tercih zorunluluğunuz bulunmaz. Benzer biçimde "İşçilerin zincirlerinden başka kaybedecekleri bir şey yoktur", cümlesi veya "Siz buna değersiniz" şeklindeki yargılar da sayılabilir. İlkinde "işçi ile kaybetme" arasında, diğerinde ise "suje ile değer" arasında kurulan ilişki muğalata yani safsata olup bu önermeler, doğru ve hakikat gibi gözüken ama gerçeğe dokunmayan yönlendirmelerdir.

Reddetme-Sindirme

Selefî zihniyetin "kendi dışında" tanımladığı tasavvur dünyasını dışlama, kuşatma, onları sindirme refleksidir. Dini sahada tekfir ve tadlil (bid’at ve dalâletle suçlama) olabileceği gibi genel manada şiddet, tahkir ve tahrik gibi manivelalara sahiptir. Özelde dinî manada mezhep gibi kurumsallaşmış birikimi genelde ise, kendi dışındaki bütün geleneksel kültür ve medeniyet değerlerini ve onların maddî varlığını sindirmeyi hedefler. Dolayısıyla bu zihniyetin refeleksi, modern dünyada Kapitalist Selefîler için geçerli olduğu gibi, herkes için aynı düşünce ve refah düzeyini vaad eden böylece de herkesi, daha eşitlikçi bir dünya adına sefalette eşitleyen Sosyalist Selefîler için de söz konusudur.

Siyasî-Normatif Dil

Selefî zihniyetin kullandığı dil çoğunlukla normatif olup bu normatif dil belli maksatlara yönlendirir. Siyasî dil burada, ilm-i siyaset, siyasî menfaat ve topluma yönelik diplomatik üslup anlamındadır. Muhtevanın muhakkak, devlet yönetimi ile alakalı olması mecburiyeti yoktur. Ferdiyetçi siyasî/iktisadî haz/cezbe, söylemi ne olursa olsun bir zihnin, daha fazla şahsî yetki/refah talebidir.”


Hazırlayan: Munise Şimşek

Editör Hakkında